Acemi Nalbant ile Kürdün Eşeği
Sohbet : Deniz Koloğlu
Acemi Nalbant ile Kürdün Eşeği
Deniz: Bu iki sayfa, pek sevgili İlhami Algör’ü bir tür “belgeleme” arzusunun sonucu mudur bilemiyorum. Bir saat boyunca “hayır bu bir söyleşi değil, biz iki arkadaş muhabbet ediyoruz. Evet evet, bu bir sohbet” diye birbirimize telkinlerde bulunduk. Daha çok İlhami için tabii ki, ne de olsa odaktaki ben değildim. Karga Mecmua ekibi olarak bir bahane yakalıyıvermiştik; İlhami Abi’nin üçlemesinin son ayağı Kalfa ile Kıralıça’nın* ikinci basımı göz kırpıyordu köşesinden.
İlhami: Yazar değilim ben yazıyorum. Yarın öbür gün köftecilik de yapabilirim, mecbur muyum hep yazmaya? O yüzden bu bir yazı sohbeti değil, sen benimle sohbet ediyorsun.
Kalfa ile Kıralıça: […] Neyse ki mevsim bahardır. Rüzgâr vardır. Çok sürmez, gökteki manidar işaret ve A. Hermesi Bey’in, beşerin nisyan ile malüllüğüne tefekkürü, “Unutmanın ve hatırlamanın insanoğluna faydası nedir? Ya da nedir, mesele nedir?” sorularını bırakarak dağılır. O esnada, yani zihnen birtakım sorular ile meşgul iken, uzak bankta, oturduğu yerden kırmızılık yayan kadını görür;
İ.: Aslında ilk iki kitap parantezin açılışı ve kapanışı gibiydi: Müzeyyen parantezi açar, Nezahat kapatır. Planlamamama rağmen Nezahat birinci kitabın devamı olmuştur, ama birincisi öyle bir yerde bitiyor ki nerden istersen ordan başlarsın, ucu açıklık güzel bir şey... Kalfa ile Kıralıça ise ayrı bir yerde... nasıl ifade edeceğimi açıkçası bilmiyorum ve bu bilmemeye de biraz teşneyim. Çünkü eğer döner de neyi nasıl yaptığına dair bilmeye başlarsan, bunlar sonraki yapacaklarında seni bir miktar kuşatabilir. Bilinçsiz, kara cahil ya da ne yaptığının farkında olmama hallerini tabii ki biraz abartarak kullanıyorum, bazı şeylerin bir miktar farkındayım...
D.: Kitaplarını çok az konuştuk. Hep olan oldu: açtı, saçtı, durdu, daldı, aldı rafa koydu, atladı, atlattı, bir güzel dağıttı. Ama anlaşmamız böyleydi.
İ.: Bir şeyin adının şu ya da bu olması bir manada çok da önemli değil. Tanımladığın zaman o durum bir şeyi statik hale getiriyor diye düşünüyorum. Canlı bir organizma olarak her an devam edebilmen lazım. Tanımlamak, yol kesici olabilir sanki. Bunda da ısrar etmem çünkü bunun tam tersini de düşünebilirim. O da şudur: hem tanımları hem de anı, ikisini birden kabul edip, tanımlayıp tanımlayıp, yaşayıp da gidebilirsin. Canlı olanı tanımlama. Yani canlıysan tanımlanmamalısın. Ama tabii tanımsız da yapamazsın, kimse, ben de… İnsanların gözlerini göremeyeceğin bir yükseklikten baktığın zaman dil tehlikeli bir alana girer. Yani tanımlamaya başlarsın...
K. ile K.: - Hanımefendi, gayr-i iradi oluşan bir his nedeniyle yanınıza gelmek istedim ve bu isteğe karşı koyamadım. Fakat ne bir sualim ne de söyleyecek bir sözüm var. İyi günler dilerim. Hoşçakalınız.
- Oh! Ne beis? Lütfen oturunuz. İster konuşunuz ister susunuz.
- O halde izninizle kendimi takdim edeyim. Bendeniz, boş gezenin baş kalfası, A. Hermesi kulunuz kıralıçam. […]
İ.: Bir kuşak hadisesi var; ben, bende birikmiş sesleri ve ritimleri kullanıyorum. Çocukluktan itibaren, sesler, müzikler, replikler, haller, bir sürü şeyler birikir kulakta. Her kuşağın biriktirdiği kendinedir, birbirlerinin iç kodlarını bilmek zorunda değillerdir. Bu bir sorun değil; birindeki öbürkünde eksik diyemem, sadece ondaki öbüründe yoktur, bu da doğaldır zaten.
K. ile K.: - Kucağındaki şey nedir?
- Bir hikaya kıralıçam. Filiboğlu İskender Bey’in Hind ormanında yaşadığı maceralar ve his dünyası üzerine.
İ.: Daha fazla bilmenin çok manası var mı bilmiyorum. Sanki yalın ayak kalmak daha iyi gibi. Bir şuursuzluk halini koru ki, bilmek ve öğrenmekten sana gelebilecek bir takım şeyler seni kuşatmasın. Tabii bu tamamen bir varsayımdır, bu böyle olmak zorunda değildir; hem bilebilirsin hem de kuşatılmayabilirsin, yani katılaşmayabilirsin.
D.: İlhami’nin yanında kendimi hep bir filmin içine düşmüş gibi hissederim. Gerçeklik hissinin bir nevi kırılma hali; kendisinin konuşması, muhabbetti dağınıktır. İçinde iç rahatlığıyla kaybolurum. Sandığından bir söz çıkarır ya da hemen o an, o bağlamda şahsına münhasır bir cümle kurar. Genellikle sonuna da, söylediğinin zincirini boşaltan “saçmalamak baki” kıvamında bir cümlecik ekler. Sözünün uçmasını ister, ben ise onun peşinde helak olurum.
İ.: Bir enstrüman düşün… benim canım onu öyle, kafama göre çalmak istiyor. Ben kendi adıma konuşurum; klarnet çalıyorsam bu böyle çalınır demem, ben böyle çalarım derim. Yarın öbür gün başka türlü çalmak istersem öyle çalarım. O yüzden aradaki bazı sesler, dönüşler, ters taklalar falan doğal olarak bir kuşak birikimi, düşünüşüyle alakalı olabilir. Ama belli bir kuşağın sınırları içinde mi kaldım ve onun dışına çıkamıyor muyum onu bilemem.
K. ile K.: - Güzel mi?
- “Üfür üfür ipe diz” tekniği ile yazılmış serbest bir eser kıralıçam.
- Reca etsem kalfa. O güzel sesinizle…
- Sıkılırsınız kıralıçam.
- Birkaç sayfa canım.
- Günah benden gitti kıralıçam.
- İçimi kıydınız kalfa. […]
D.: Telaş akıyor her yerinden gibi; kendinden kaçarken bir yandan da kovalıyorsun sanki…
İ.: Kendime havuç uzatır peşinden koşarım. Önden çekmeli, arkadan itmeli bir durum yani.
* Birinci kitap “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” (Dost Kitabevi Yayınları), ikinci kitap “Albayım Beni Nezahat ile Evlendir” (Dost Kitabevi Yayınları) ve üçüncü kitap Kalfa ile Kıralıça (Helikopter Yayunları).
dkologlu@gmail.com