Ütopya’nın Tükendiği Yerden…

Özgür Tacer

Söze Karl Mannheim’ın kuru, ama etkili ütopya tanımı ile başlayalım: Çevrelendiği varoluşla upuygunluk içinde olmayan bir bilinç ütopiktir. Bu yazıdaki hareket noktamızı da bir bilinç durumu olarak ütopya oluşturuyor. Kuşkusuz çoğu ütopya edebiyat formunda var olmuş; ancak biz ütopyayı salt bir edebi tür olarak tanımlamak yerine onu yazınsal düzeyde ifade bulan bir bilinç durumu olarak yorumlamayı tercih ediyoruz. Onunla aynı özü paylaştığına inandığımız distopyayı da benzer şekilde, özgül bir bilinç ve anlatı tarzı olarak ele alıyoruz.

Kuşkusuz ütopya ve distopya, düşünce tarihi boyunca bir arada varoldu. Yani birinin bittiği yerde diğeri başlıyor değil. Ancak, bir bilinç düzeyi ve yazınsal biçim olarak ütopyanın modern çağda ifade gücünü giderek yitirdiğini, buna karşın distopyanın yükselişe geçtiğini öne sürmek mümkün. Bu yazıda ise derdimiz, ütopyanın yeşerdiği ve solduğu iklimleri tasvir ederek, hangi tarih dizgesinin distopyayı etkin ve düşlem dünyasında egemen kıldığını anlamaya çalışmak. Bu süreçleri anlaşılır bir biçimde ele almak için de, ütopya ve distopyayı tarihsel süreçleri içinde izlemek belki en doğrusu.

Yazınsal tarihin ilk ütopyaları ele alındığında, yoğun olarak topluma dair bir dirlik-düzen özlemini dile getirdikleri görülür. Kusursuz bir idari yapı, birey ve devlet arasında karşılıklı hak ve yükümlülüklerin adil bir biçimde tanımlandığı, barışa ve adalete vurgu yapan bir toplum muhayyilesi hayli belirgindir. Örneğin, türün kurucusu sayılabilecek Thomas More, 1516 yılında kaleme aldığı ve türe adını veren Utopia’sında, Platon ve Aristo gibi klasik Yunan düşünürlerinin kusursuz devlet, mükemmel toplum tartışmalarını edebiyata taşır. Ondan yaklaşık 100 yıl sonra, Campanella, yine Plato’nun kusursuz devlet ve toplum ideallerine çok da uzak düşmeyen kolektivist bir teokrasiye öykünür. Güneş Ülkesi’nde akıl ve erdem her daim iktidardadır; bireyin çok az seçme özgürlüğü vardır ve gerek bilim ve sanat, gerek üretim, gerekse savunma, ilgili “akil adamlar” zümresi tarafından titizlikle yönetilir. Bu sayede toplumun “başıboş” kalması, ve kaosa sürüklenmesi önlenir. Campanella’nın dönemsel olarak çağdaşı sayılabilecek “Sir” unvanlı Francis Bacon ise, Yeni Atlantis adlı eserinde yine “aklın ve bilimin ışığında” yunup yıkanmış, hidayete ermiş mutlu bireyleri anlatır. Ortak paydada yine bilim ve akıl vardır.

Burada çarpıcı olan, herbiri birer siyasal doktrin düzeyinde sorgulamalar ve felsefi açılımlar içeren bu yapıtların, ittir kaktır bir zorlamayla “fantastik edebiyat” suretine sokulup kilise baskısından kaçınma işlevi görmeleridir… ki, buna rağmen Thomas More’un hayatı bir engizisyon celladının baltasında son bulurken Campanella bu yazgıdan son anda kaçabilmiş, ama hayatının 27 yılını zindanlarda geçirmişti. Bu ahval içinde elbet Hıristiyan teolojisi ve taassubu doğrudan eleştiri konusu yapılamazdı; ancak aklın ve bilimin ışığı zaten karanlığı boğmak içindi. Böylelikle Rönesans sonrası dönemin ütopyacıları, dinsel doktrinleri çiğneyip geçmeden onların devlet ve toplum nezdindeki iktidarını azaltacak formüller geliştirebilmekteydiler.

Ütopya türünün tarihselliği içinde elbette aykırı örnekler de bulmak mümkün. Ancak 19. Yüzyıla gelinceye değin yazılmış olan ütopyalarda hakça paylaşım, eşitlik, adalet gibi kavramların sorunsallaştırıldığını; dinin gerekliliğini yadsımayan, ancak aklı ve bilimi rehber edinmiş bir toplum düzeninin arzulandığını genelleyebiliriz. Henüz örgün eğitimin kurumsallaşmadığı, bilim ve felsefenin çok şanslı ve ayrıcalıklı bir zümrenin kullanımında olduğu bir çağ dizgesi için, dönemin ütopyacılarının “bir akıllı adam başta olsa keşke” diye kıvranmaları son derece anlaşılır bir şeydir. Asıl ilginç olan, bu dönemin eserlerinde bireyin özgürlüğüne ve mutluluğuna vurgu yapılmamasıdır. Klasik ütopyalarda özgürlük ve mutluluk, bir şekilde bireylere değil topluluğa maledilen bir değer olarak belirir. Mutluluk toplumun istikrarlı bir şekilde “iyiye” doğru tekamül etmesinin kolektif sonucu olarak tanımlanmıştır; öznenin mutluluğu, içinde yaşadığı toplumun dirlik ve düzeninden bağımsız değildir. “Bireysel özgürlük” ise, bir ideal olarak ütopyalarda yerini bulmak için 19. yüzyılın yükselen burjuvazisini bekleyecektir.

Ütopyanın tüm geleneksel formlarının belki de ortak özelliği, “kötü” gerçekliğin karşısına “doğru” ve “rasyonel” bir alternatif tasarım koymaktır. Bu noktada ütopyaların kaçınılmaz evrenselliği ortaya çıkar. Zira bu kurulumda, evrensel geçerliliğe sahip tek bir doğru vardır. Mutluluğun dahi formülasyonu tektir. Kaldı ki, bizatihi “akıl”, evrensel bir özne olarak kategorize edilmiştir. Bu anlamda ütopyaları birer büyük-anlatı (meta-narrative) olarak ele almak mümkündür. Bu itibarla da yazınsal ve kavramsal olarak ütopyanın düşüşünü, büyük anlatıların parçalanmaya başlaması ile, yani modernite krizi ile koşutluk içinde ele alabiliriz.

Burada moderniteyi, günümüz dünyasının hakim düşünce kalıbı olarak ele alabiliriz; yani, köklerini aydınlanma felsefesinde bulduğumuz, ussallıktan güç alan, teknik ilerlemenin sağladığı imkânlarla saptadığı “doğru”ları dünya coğrafyasına yayabilmiş bir hayat biçimi olarak. Burjuva değerlerinin yükselişe geçtiği bu hakim paradigma içinde, özgürlük, mutluluk, erdem gibi önceleri tek bir kitleye mal edilen kategoriler, artık sınıfsal, kültürel ve bireysel nitelikler kazanmaya başladı. İşte bu noktada, geleneksel ütopyaların erekselleştirdiği evrensel unsurlar, farklı sınıfsal-kültürel-bireysel katmanlarda farklı biçimlerde tanımlanır hale geldi ve semantik düzeyde yıkıma uğradı.

Modernite krizi sadece anlam düzeyinde gerçekleşmedi elbet. Ussallığa duyulan inancın sarsılmaya başlaması ve akılcılığa karşı artan güvensizlik, modernist kategorileri giderek parçalamaya başlamıştı. Bu süreçte güçlenmeye başlayan distopyanın belki de en önemli keşfi, aklın egemenliğinin insanlığı her zaman selamete götürmeyebileceği fikri oldu. Şimdi bu düşünceyi yaratan ve çeşitlendiren bir dizi tarihsel kırılma noktasına dikkat çekelim:

Ütopya geleneğini yıkıma uğratan kırılma noktalarından ilki kuşkusuz sanayi devrimi idi. Malumunuz sanayi devrimi, burjuva ideallerini yükselten, üretim süreçlerinde rasyonelliği; toplumsal hayatta ise sekülerliği geçer akçe kılan yeni bir paradigmanın başlangıcına işaret ediyordu. Bilimsel ve teknolojik ilerleme artık üretime ve dolayısıyla kârlılığa tahvil edilebildiği için her zamankinden de revaçtaydı. Ancak, bilimde ve mühendislikteki bu baş döndürücü ilerleme gerçekten iyi bir fikir miydi? Bundan kuşku duyan ilk edebiyatçılardan biri Mary Shelley idi. 1818 yılında yayınlattığı “Frankenstein, ya da Modern Promete” ile pozitif bilimlerdeki ilerlemelere ilk kuşku gölgesini düşüren yazar olarak distopyanın belki de hazırlayıcısı oldu. İlerleme nosyonuna yönelik bu temkinli tutumu sonrasında ünlü bilimkurgu yazarı H.G. Wells edindi ve bilimkurgunun yirminci yüzyılına kuşkucu bir miras bıraktı.

Modernitenin yirminci asrı, ütopya geleneği açısından çok daha kritik kırılma noktalarına tanıklık etti: bunlardan biri temsili demokrasinin, yani halk egemenliğinin baskıcı bir egemenlik formuna dönüşebileceği gerçeğiydi ki doğrusu bu yenilir yutulur cinsten bir gerçeklik değildi. Avrupa hükümetleri birer birer parlamenter demokrasiye evrilirken iki dünya savaşı arası Avrupa’yı saran faşist dalga, siyasal muhafazakarlığın kolay kolay insanlığın yakasını bırakmayacağını bir tokat gibi vurmuştu yüzlere. Daha da fenası, yüzyıllardır siyasal düşünüşte kendine yer bulmuş olan kolektivizmin, uygulamada totalitarizmin pek uzağına düşmemesiydi. Gelişen teknolojinin nimetlerinden savaş endüstrisinin de faydalanması ve bunun getirdiği yıkıcı sonuçlar da cabasıydı. Soğuk savaş, yeni emperyalizm, ekolojik yıkım, emek sömürüsünün yeni icad edilen çeşitli formları ve saire; dünyanın gelecekte daha iyi bir yer olacağı inancını büyük ölçüde kör etti. İşte bu ahval içinde önce totaliter rejimlerin sorunsallaştırıldığı distopyalarda, formlarda bir patlama yaşandı; Jack London (Demir Ökçe – 1908), Yevgeni Zamyatin (Biz-1921); Aldous Huxley (Cesur Yeni Dünya-1932), George Orwell (1984-1949), Ray Bradbury (Fahrenheit 451-1953) birbirinden kasvetli gelecek tasarımları ortaya koydular. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise ekolojik, post-apokaliptik, hatta bürokratik distopyalar fantastik kurgu dünyasında yerini almaya başladı.

Buradan anlıyoruz ki, distopya günümüz gerçekliğine referanslı, tepkisel bir bilinç. Ancak bu yönüyle ütopyadan farklı olduğunu iddia edebilir miyiz? Ütopya, dinsel taasubun, siyasi baskının, toplumsal istikrarsızlığın ve henüz doğa kanunlarına boyun eğmek durumunda olan insanlığın maruz kaldığı türlü felaketler içinde sıkışmış insan aklının bunları aşmaya dair kurduğu düşleri temsil ediyordu. Distopya ise dinsel taasubun, siyasi baskısının, toplumsal istikrarsızlığın ve doğa kanunlarına eskisi kadar olmasa da yine de boyun eğmek durumunda olan insanlığın maruz kaldığı türlü felaketler içinde sıkışmış insan aklının yarattığı hezeyanları. Şimdi bu iki cümle arasındaki “nüans farkı”nı bulunuz. Bu yardımcı olmadıysa, iki farklı edebi gelenekten iki ayrı yazarın iki ayrı durumunu ele alalım: yukarıdaki satırlarda bahsi geçen “Ütopyacı” Campanella engizisyon döneminde geçen hayatı boyunca engizisyon celladından kaçmıştı; ondan 500 yıl sonra yaşamış olan “distopik” P.K Dick ise soğuk savaş döneminde geçen hayatını McCarty iktidarının gizli ajanlarından kaçarak sürdürdü. Aradan yüzyıllar geçse dahi, düzene tehdit oluşturabilecek kadar “aydınlanmış” bir bireyin başına gelmesi olası haller çok da değişikliğe uğramamış belli ki.

Bu çıkarım bize neyi söylüyor? Ütopya’yı var eden insanlık durumu ile distopya’nın türediği insanlık durumu arasında dağlar kadar fark yok. Aradaki fark, bu durumu toparlamaya dair elimizde uygulanabilir pek fazla reçetenin kalmamış olması, ki bunu ütopyanın krizi olarak tanımlıyoruz. Bu noktada tabii ki ütopyanın tamamen yitip gitmiş bir tür olduğu iddiasında değiliz; popüler edebiyatta özellikle 1960’lardan sonra bu türün bir uyanış içinde olduğu da öne sürülebilir; ancak yaşadığımız dönemin gerek edebiyatında gerekse sinemasında distopik tahayyülün çok daha baskın karakterli, popüler ve akılda kalıcı olduğu aşikar.

Mannheim’ın ütopya tanımına geri döner ve de onu tersine çevirip distopya’ya ulaşmayı denersek elimizde şöyle bir önerme kalıyor: Çevrelendiği varoluşla upuygunluk içinde olan bir bilinç distopiktir. Distopya, insanlık adına korkutucu olan ne varsa ondan beslenen ama hayal gücünün sınır tanımazlığıyla daha da rahatsız edici olabilen etkili, güçlü bir anlatıdır. Bu yönüyle belki de onu ütopyanın tersi veya antitezi değil, tamamlayıcısı olarak görmeliyiz. “Kusursuz toplum”un artık geçerli bir ideal olmaktan çıktığı, beşeriyete dair “en doğru”, “en iyi”, “en güzel” varsayımlarının izafileştiği ve silikleştiği bu insanlık dönemecinde düşen bayrağı devralan distopya; bilimkurgunun en güçlü silahını, yadırgatma’yı (estrangement) kullanarak çok daha güçlü bir sistem eleştirisine imkân sağlıyor. İnsanların içinde yaşadıkları düzenin kokuşmuşluğunu olası her temsil düzeyinde ifşa ederek köktenci bir toplumsal dönüşüm ihtimalini canlı tutuyor.

Diyeceğimiz odur ki, endişeye mahal yok. Belki yaşadığımız asır ütopya’yı öldürdü, ancak bizi çevreleyen duvarın ötesini görmemiz için bize gerekli yabancılaşma hissini yaşatacak düşlemsel donanıma, bereket ki, halen sahibiz. Bir diğer deyişle: Başka bir dünya hâlâ mümkün!

ozgur.tacer@undpg.org.tr