Arthur Russell’ın saklı kalmışları


Can Hankendi
70lerin ortası. ’68 kuşağının müzikal geleneklerinin o dönem için yepyeni ve keşfedilmeye müsait elektronik enstrümanlarla yavaş yavaş yer değiştirmeye başladığı New York sahnesi. Yine aynı zaman dilimi ve aynı New York’ta ortaya çıkan Ramones ve ünlü “Punk” müzik dergisinin editörü John Holmstrom’un dediği gibi, vahşi ve asi müziği temsil eden rock müziğin (ve “rock’n roll”un) Billy Joel ve Simon and Garfunkel’la anılmaya başlandığı bir karmaşa dönemi. Ve tabii ki bu karmaşanın getirdiği zenginliği müziklerine yansıtmayı başaran Frank Zappa ve Headhunters’la birlikte büyük Herbie Hancock.
 
Belki de müzik tarihinde genre’lar arası karmaşanın ve bu karmaşanın getirdiği çeşitliliğin en yoğun şekilde hissedildiği bu dönemde ortaya çıkan, ancak bu zenginlik içinde gözlerden, kulaklardan ırak kalmış bir müzik adamı Arthur Russell. New York’un şimdilerde daha da ünlü mekanı The Kitchen’ın müzik direktörlüğüne 21 yaşındayken getirildiğinde, The Kitchen’ı minimal ve post‐klasik müziğin önemli isimlerinden Philip Glass, John Cage ve Talking Heads’in kurucu üyesi David Bryne’le tanıştıran bu genç adamın eklektik müzik anlayışı ’92 yılında AIDS’e bağlı ölümüne kadar devam eder. ’80lerde disko albümleri yapan bir prodüktör olarak ünlenen Russell’in müzik geçmişi ender görülebilecek bir çeşitliliğe sahip. Bu çeşitlilik içinde, gençlik yıllarında budizm, müzik ve şiir sevdası sayesinde tanıştığı ünlü beatnik şair Allen Ginsberg’le yaptığı şiir kayıtlarından (ki benim Russell’a tanışmam da bu çalışmalar sayesindedir), folk, rock, garage, minimal müzik kayıtlarına kadar her türlü müzikal renge tanık olmak mümkün.
 
1971 ve 1992 arasına yayılmış bu çeşitliliğin, daha önce paylaşılmamış parçaları, Ekim 2008 sonunda yayınlanan Love Is Overtaking Me albümünde dinleyicilere ulaşıyor. Bu yirmi bir yıllık müzikal karnavalının silueti olan albümün yapı taşını, Russell’ın “disko” çalışmalarına oranla daha az yayınlanmış folk ağırlıklı parçaları oluşturuyor. Russell’ın akustik gitari eşliğinde kaydettigi şarkılar —hem şarkıların ruhundan hem de Russell’ın dokunaklı ve dokulu sesinin marifetlerinden olsa gerek— Dylanesk sözler eşliğinde bir yalnızlık öyküsü anlatıyor. Elbette bu sözlerde, Dylan etkileri kadar Ginsberg ve dolayısıyla beat kuşağı etkileri de kolaylıkla hissediliyor. Ginsberg şiirlerinde olduğu gibi, Russell’ın şarkı sözleri ‘gerçek’le temellendirilen, sıradan nesne ve durumların içinde gizli kalmış kırılgan güzelliklerden dem vuruyor. Bir şarkısında yalnız bir köpeğin hikayesini anlatırken, bir başka şarkısında sürpriz bir şekilde kapısına gelen eski sevgilisini gördüğü anı, doğumgünü için annesinin yaptığı portakal rengi sürpriz pastayı gördüğü ana benzetiyor Russell (sırasıyla, albümdeki Eli ve Habit Of You şarkılarından alıntılar).
 
Russell’ın yirmi bir senelik müzik geçmişinin yirmi bir parçayla anlatıldığı albümde, geleneksel hint müziği enstrümanları sitar ve tablayla renklendirilmiş bir kovboy sarkisi Goodbye Old Paint oldukça farklı bir folk anlayışıyla yorumlanmış. Albümün ikinci yarısında karşımıza çıkan, elektronik altyapılarla süslü parçalar ise (Habit Of You, Janine, Your Motion Says, Planted a Thought, vb.) günümüzün indie ve indietronica furyasinin iyi örnekleri olarak sayılabilecek Magnetic Fields, The Whitest Boy Alive, Notwist, The Album Leaf gibi toplulukların çalışmalarının belki de ilk örnekleri sayılabilecek nitelikte parçalar. Kayıtlar konusunda, takıntı halini almış mükemmeliyetçi tavrı yüzünden plak şirketleriyle arası pek iyi olmamış ve belki de bu yüzden kulaklarımızdan uzak kalmış müzik adamlarından biri Russell. Bu müzikal zenginliği geç de olsa keşfeden müzik şirketlerinin yayınladığı albümlerden altıncısı “Love is Overtaking Me”, Russell’ın gizli kalmış folk tutkusunu günümüze taşıyarak önemli bir boşluğu dolduruyor.
hankendi@gmail.com