CAMIN ARDINDAKİ DAHİLER - 4
Utkan Çınar
Bu ayki mikser-üzeri-dirsek-çürütücümüz rock n’roll her çağına ayak uydurabilmiş, tek albümlük dokunuşları seven bir İngiliz; John Leckie. 30 yıldan uzun zamandır İngiliz Rock n’Roll’una kattıklarını anacağız, hakkını teslim edeceğiz.
JOHN LECKIE
John Leckie’nin hikâyesi aslında tam olması gereken yerde 1970’lerde İngiltere’de Abbey Road stüdyolarında başlıyor, mütevazi bir teyp bekçisi olarak. Ama hangi albümlere yardımcı oluyor? Pink Floyd’un Dark Side of the Moon’una, George Harrison harikası All Things Must Pass’e (ki hamisi Phil Spector bu proje de) ve John Lennon’un (veya Yoko Ono’nun) Plastic Ono Band’ine… İşi öğrenmek için hiç de fena değil. Ki bu tecrübeler onun rock n’roll’un 3 farklı çağında iz bırakmasını da sağlayacaklardı.

İlk başrol ise 1976’da, dönemin egzantrik glamrock grubu Be Bop Deluxe ile. Tam 4 albümde grupla beraber olurken artık Abbey Road’dan ayrılıp kendi ayaklarının üzerinde durmasının vakti gelmişti. Arada folk tarihinin bence en güzel adamlarından Roy Harper’ın Bullinamingvase’ini (sosyalist) Peter Jenner ile yaptığında post-punk kapıdaydı artık ve ateşi yakacak, o adamların elinden tutacak birileri gerekiyordu. XTC’nin debütü White Music (bir All Along the Watchtower cover’ıyla tabii ki; cover’lamayan var mı zaten?) iyi bir new wave antremanıydı. Yine aynı yıl post-punk türünün ilk örnekleri Leckie’nin elinden çıktı. Buzzcocks’u bırakan Howard DeVoto yeni cinlikler peşindeydi ve de Magazine bunun için doğru yerdi. 1978’de yayınlanan Real Life hem Leckie’nin çığır açan işlerinden biri hem de tam bir klasik olarak hâlâ pikaplarımızda saygıyla döndürüyoruz. Tabi bu albümden çıkan Shot By Both Sides (nedense benim favorim Definitive Gaze’dir) nasıl ilk popüler post-punk şarkısıysa, ikincinin mühendisliğinde de Leckie imzası vardı. Sex Pistols’u artık eğlenceli bulmayan John Lydon yeni projesi için güzel bir çıkış ismi ve şarkısı lazımdı. Hazır Leckie de oralardayken Public Image çıkıverdi ortaya. (Sonraları bazı doktorların depresyondan muzdarip hastalarını yalnız olmadıklarını göstermek için dinletildiği rivayet edilir.)

1984 Leckie’nin başka bir İngiliz dehası Mark E. Smith’le ortaklığının başlama yılı. The Fall ile 3 albüm süren ve son 25 yılın en iyi işlerinden This Nation’s Saving Grace’i de (Pitchfork’tan 10.0) barındıran süreç diyalektiğin emrettiği üzre hem Smith hem de Leckie’nin pek de hazzetmediği Bend Sinister’la sona erer. Yine de bu dönem prodüktörün “usta” titrini üzerine oturtmaya başlamasıdır. ‘90’lara geçişi hazırlayacaktır.
Madchester soundundan bir kaç ay önceki Martin Hannet yazımızda bahsetmiştik. Hannet gibi Leckie de ‘80’ler Madchester’ından, ‘90’lar Brit-pop’una geçişin mimarlarından oldu. Hannet’in 1991’deki ölümüyle de yük ona kaldı.
Bu geçiş döneminin en büyük meyvası ise Stone Roses kendi adlarını taşıyan debütleriydi*. Roses tayfasının XTC ile yaptığı işlerden hayran olduğu Leckie’yi çağırması sürpriz olmazken, zaten yıllardır sahne performanslarıyla rüştünü ispatlamış gruba güzel bir ilk albüm gerekiyordu. Adres yanlış değildi. Cornwall’daki tarihte bir sürü efsane albüm kaydına evsahipliği yapmış ve sadece belli bir akıntı zamanı, su yoluyla ulaşımın mümkün olduğu Sawmill stüdyolarında kayıtları yapılan “Fools Gold”, “I Am the Resurrection” gibi harika şarkıları barındıran albüm hem tarihin en iyi debütlerinden biri hem Leckie’nin gençliğinde alışkın olduğu saykodelyayı güncel popa nasıl çaktırmadan yapıştırdığının da en güzel örneği. (Vokallerde reverb!)
Bu geçiş döneminin en büyük meyvası ise Stone Roses kendi adlarını taşıyan debütleriydi*. Roses tayfasının XTC ile yaptığı işlerden hayran olduğu Leckie’yi çağırması sürpriz olmazken, zaten yıllardır sahne performanslarıyla rüştünü ispatlamış gruba güzel bir ilk albüm gerekiyordu. Adres yanlış değildi. Cornwall’daki tarihte bir sürü efsane albüm kaydına evsahipliği yapmış ve sadece belli bir akıntı zamanı, su yoluyla ulaşımın mümkün olduğu Sawmill stüdyolarında kayıtları yapılan “Fools Gold”, “I Am the Resurrection” gibi harika şarkıları barındıran albüm hem tarihin en iyi debütlerinden biri hem Leckie’nin gençliğinde alışkın olduğu saykodelyayı güncel popa nasıl çaktırmadan yapıştırdığının da en güzel örneği. (Vokallerde reverb!)Biraz hızlanmalı. Cool Britannia döneminin başlangıcı. Radiohead, Creep’in arkasını getirmek istiyor. Tek şarkılık bir grup olup olmama baskısı, iyi bir ikinci albüm baskısı. Leckie devreye giriyor.
The Bends, Planet Telex’in ilk vurgusundan itibaren her beklentiyi aşıyor. Çömez bir Nigel Godrich olanları izliyor. Atmosferik sound mu, parlayan gitarlar mı istediniz işte Bullet Proof. (albümle ilgili Leckie’nin bence ders sözleri: “Gibson’larımız, Fender’lerimiz, Danelectro’larımız ve her türlü garip amplimiz vardı Soldano gibi. Ama 3 hafta sonra başa dönmüştük. Bir Fender Twin ve de Telecaster.”) Radiohead’in şu andaki konumunu düşününce zaten başaracaklardı diyebiliriz ama bu kadar kolay olur muydu acaba Leckie olmasa?
The Bends, Planet Telex’in ilk vurgusundan itibaren her beklentiyi aşıyor. Çömez bir Nigel Godrich olanları izliyor. Atmosferik sound mu, parlayan gitarlar mı istediniz işte Bullet Proof. (albümle ilgili Leckie’nin bence ders sözleri: “Gibson’larımız, Fender’lerimiz, Danelectro’larımız ve her türlü garip amplimiz vardı Soldano gibi. Ama 3 hafta sonra başa dönmüştük. Bir Fender Twin ve de Telecaster.”) Radiohead’in şu andaki konumunu düşününce zaten başaracaklardı diyebiliriz ama bu kadar kolay olur muydu acaba Leckie olmasa?Sonra aynı reçete The Verve’ü yarattı. Beraber çalıştıkları ilk albüm A Storm in Heaven, belki de onların en dürüst albümü oldu (geçen senekini düşününce...). Kula Shaker ve K’yı da unutmamalı tabii. Son olarak o dönem yeni Radiohead diye anılan ve halen de özgün tarzıyla çok dinlemesem de saygı duyduğum Muse, ilk iki albümü Showbiz ve Origin of Symmetry’i Leckie’nin yönledirmelerei altında yaptı.
Dr. John (Anutha Zone), Simple Minds, My Morning Jacket(Z), Cowboy Junkies, Robyn Hitchcok ve bir Afrika yolculuğu ile Baaba Maal gibi müşterileri de oldu John leckie’nin; ayrıntıya girmeye yerimiz yok. Naçizane bir adını geçirelim dedik bu Rock’ın altın çağlarını birbirine hiç de zorlanmadan bağlayan emekçiyi.