Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?
Kerem Erol
Her ne kadar biz Jules Verne’i bilimkurgunun babası olarak bilsek de Mary Shelley’nin 1818’de basılan Frankenstein’ı (biz de çok az bilinen diğer adı Modern Prometheus) daha sonra bilimkurgu olarak adlandırılan ilk eserdir. İki yazar da kendi yaşadıkları dönemde kurgulamışlardır hikâyelerini. Haksızlık etmeyelim gerçi, Verne atom denizaltısını ve aya gidebilmeyi, Shelley de elektrik ve yaşam ilişkisini neredeyse 200 yıl önceden hayal edebilmişlerdir. Ama sayımızın konusu gelecek olduğuna göre, okuduğunuz yazıda detaylandıracağımız türden bilimkurguya ait ilk eser H.G. Wells’in 1895 basımı “Zaman Makinesi”dir. Yani geleceği kurgulayan ilk edebi eserdir.
Wells romanında hiç isimlendirmediği, sadece “zaman yolcusu” adıyla bahsettiği kahramanını, gerçekten çok uzak bir geleceğe, milattan sonra 800binli yıllara yollar (tam olarak 802.701 yılına). Gelecek nasıl olacak sorusuna bu kadar bu kadar uçta bir cevap veren Wells’in kurgusunda, türün birçok örneğinde görülmeyen bir olgu vardır, evrim. Yüzbinlerce yıl ilerisi için de herhalde en doğrusu budur. Kahramanımızın karşısına çıkan Eloiler, yazar tarafından güzel, çalışmaya ihtiyacı olmayan, hiyerarşiden habersiz bir ırk olarak betimlense de, sonunda insan neslinin yeraltına geçip orada evrimleşmeyi başaran, liderlerine saygı duyan, organize çalışan kolu Morlockların besin kaynağı oldukları anlaşılır. Yazar kurgusuna kendi sosyalist tavrını, tüketim toplumlarını bekleyen sonu biraz da vahşice betimleyerek aktarmıştır.
Zaten bilimkurgu türünün ilk örnekleri aslında üretildikleri dönemi hicvetmek/eleştirmek amacındadır. 1900’lerin başlarında “robot” sözcüğünü (Çekçe çalışmak anlamına gelen robota’dan) dünyaya kazandıran Karel ve Jozef Čapek kardeşler, kitle imha silahları, dünya dışı akıllı varlıklar hakkında yazarken tröstlerin, şiddetin, diktatörlüğün insanlık üzerindeki korkunç etkilerini anlatmaya çalışmışlardır. Kardeşlerden Karel İkinci Dünya Savaşı başlamadan hemen önce Prag’da ölmüş, sonraları Gestapo tarafından halk düşmanı ilan edilmiş, küçük kardeş Jozef ise hayatını Bergen-Belsen toplama kampında yitirmiştir.
Gelecek kurgularındaki karamsarlık veya kaygı olarak adlandırabileceğimiz tehlikeyi işaret etme durumu distopya (anti-ütopya) kavramını ortaya çıkarır. Distopik gelecek kurgularının atası Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in 1920 yılında kaleme aldığı “Biz” adlı romanıdır. Olaylar, kahramanı “D-530”un ağzından bir günlük şeklinde anlatılır ve 26. yüzyılda sosyalist rejimin insanı birey olmaktan uzaklaştırıp sadece “Biz”in bir parçası haline getirmesi konu edilir. Totaliter rejimlere ağır eleştiriler getiren kitap Sovyetler Birliğinde hemen yasaklanır ve yazarın kendi dilinde ilk baskısı ancak 1988 yılında yayınlanabilir. Zamyatin’in eseri daha sonra türün iki başyapıtına, yani Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı ve George Orwell’in “1984”üne esin kaynağı olacak detaylar içerir. Örneğin romanda bütün evler saydamdır ve herkes her an görülebilir.

Bahsi geçen bu iki kitap yıllar yılı karşılaştırılmış, hangisinin daha iyi olduğu yazarların hayranlarınca hep tartışılmıştır. Ancak kesin olan bir şey var ise o da Orwell’in terminolojiye kattığı her şeyi gören “Büyük Birader” ve “Düşünce Polisi” gibi kavramların, Huxley’in ise hedonistik (hazcı) toplum betimlemelerinin gün geçtikçe distopyadan gerçeğe dönüşmekte olduğudur.
Günümüze yaklaştıkça teknoloji, gelecek kurgularında sadece mekânı tanımlayan bir öğe olmaktan çıkar ve konunun bir parçası hatta kahramanlardan biri haline gelir. 80’lerden önce bilimkurgunun büyük üçlüsü olarak gösterilen Arthur C. Clarke, Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov teknolojinin yarattığı imkanları da sorunları da eserlerinde sıklıkla kullanmışlardır. Heinlein anlatımındaki mühendislik detaylarıyla kurgu dünyaların akla yatkınlığını arttırmış, Clarke ünlü “Space Odyssey: 2001”de insanların makineleşmesi kadar makinelerin insanlaşması üzerinde de durmuş, Asimov ise “Ben, Robot”unda teknolojiyi düşünme yetisine sahip, dünyanın yeni hâkimi olmaya aday bir rakip olarak tanımlamıştır.
Bu anlamda neredeyse her kısa hikayesi veya romanı filmleştirilen Philip K. Dick’e de bir parantez açmak gerekir. Ridley Scott’ın kült filmi “Blade Runner”ın senaryosunu oluşturan kitap Dick’in yazdığı “Do Androids Dream of Electric Sheep?” adlı romandır. Dick romanında hem inandırıcı bir distopya oluşturmuş hem de kahraman koltuğuna varolma savaşı veren taklitleri (replicants) ve atandığı görev sırasında karşılaştığı olaylar yüzünden kendi insanlığını sorgulamaya başlayan bir taklit avcısını oturtmuştur. “… bütün bu anlar zamanın içinde kaybolacak… Gözyaşlarının yağmurda kaybolduğu gibi… Artık ölme zamanı” cümleleri bir androidin son sözleridir kitapta.
Bu dönemin çoğu kayda değer yazarı belirgin akademik kariyere sahip bilim insanlarıdır ve bunu kitaplarına yansıtmaktan çekinmezler. “Contact”ın yazarı Carl Sagan astronom, “Halka Dünya”nın yaratıcısı Larry Niven matematikçi, “Solaris” ile tanınan Stanislav Lem tıp doktorudur.
80lerden başlayarak teknoloji yön ve amaç değiştirdikçe, gelecek kurgulamaları da buna uyum sağlar. Bilginin ve iletişimin hızla önem kazandığı dünyada kurgular da bu öğelere yönelir ve yeni bir akım başlar. Bu akımın adı ilk kez Bruce Bethke’nin bir kısa öyküsüne isim olan “Cyberpunk”tır. Bethke’nin bir akım başlatmak gibi bir niyeti yoktur aslında, bir kavram yaratmak istemiştir sadece, ancak ortaya attığı sözcük kendi amacını çok gerilerde bırakır. Önceleri teknolojinin yarattığı sorunlarla mücadele eden insanı konu alan bir bilimkurgu dalı olarak şekillenen Cyberpunk, daha sonra teknolojinin içine doğan ve onunla birlikte yaşayan insanları tanımlayan bir alt kültür haline gelmiştir (Billy Idol’ın aynı adlı albümünü de hatırlayalım). Bana göre türün en önemli yazarları arasında William Gibson (Neuromancer, 1984), Bruce Sterling (Mirrorshades, 1986) ve Pat Cardigan (Synners, 1991) sayılabilir. Cyberpunkçılar için asıl olan güç bilgidir. Daha sonra filmi de çekilen Gibson’ın kısa öyküsü “Johnny Mnemonic” Cyperpunk kültüründe bilginin önemine dair belirgin örneklerdendir.
Diğer yazın eserlerine göre bilimkurgunun endüstriyel yan ürünler vermeye daha uygun olması (bilgisayar oyunları, filmler ve bunlardan türeyen her şey) zaman zaman hor görülmesine sebep olur. Belki de burada pek azından bahsedilen yüzlerce roman veya öykünün edebi değeri gerçekten tartışılabilir. Ancak insanoğlunun bildiklerini arttırması bilmediklerinin çokluğunu işaret ettikçe bilimkurgu varlığını ve önemini sürdürecektir.
Eğer birgün biri çıkıp da Evrenin hangi nedenle
ve niçin burada var olduğunu keşfederse,
Evrenin birdenbire yok olacağını ve
yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır
Bir diğer kuramsa
bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.
Douglas Adams (Otostopçunun Galaksi Rehberi’nden)
keremerol@hotmail.com