Büyülenmeye Devam
Röportaj: Oya Yalçın
Ümit Ünal’ın, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanından uyarladığı son filmi Şubat ayı sonunda vizyona girecek. 2001 yılında 9’u çektiğinden beri yeni filmlerini de hep merakla beklediğimiz Ümit Ünal, 21 Şubat Cumartesi günü “Filmini Kap Gel”in de konuğu olacak. Kaçırmamanızı tavsiye ederiz!
Sinemayla olan bağlantınıza bakınca 2001 önemli bir tarih gibi gözüküyor sizin için. Çünkü ondan önce senaryolarınızla vardınız. Roman ve öyküleriniz yayınlanmıştı. Ama o tarihten sonra yazıya gördüğünüzü de eklemeye başladınız? Tesadüf değil sanırım, değil mi? (uzun metrajlı filmler çekmeye başlamanızdan sonrası yani)
2001 yılında ilk filmim 9’u yazdım ve yönettim. Her sinema okullu genç gibi ben de hep kendi filmlerimi çekmeyi hayal etmiştim. Okul sırasında ödül alan kısa filmler yapmıştım ve mezun olunca kaderimin yönetmenlik olduğunu sanıyordum. Yazarlık, senaryo yazarlığı biraz “başıma geldi”. Hayal ettiğim, olmak istediğim bir şey değildi. İlk senaryom Teyzem’i yazdıktan sonra, o günün koşullarında sinemada eli kalem tutan adam az olduğu için, peşpeşe senaryo teklifleri aldım. Senaryo yazarı kimliği içine hapsoldum bir süre. Sonra ülkemizin bitmek bilmez ekonomik krizleri yönetmen olma hayallerimi erteledi durdu. 2001’de, yine ekonomik kriz vardı ama ben de parasız film yapmak gibi çılgınca bir fikre kapılmıştım. 9, adımın yanına “yönetmen” yazmamı sağlayan film oldu ve Türkiye’nin Oscar adayı vs. olarak beklentilerimi de aşan bir başarı sağladı. Ama bu istediğim filmi, kolayca çekme özgürlüğünü getirmedi bana, hâlâ her filmde sıfırdan başlayan bir yönetmenim.

Filmlerinizi dijital olarak çekmeniz sadece bütçeyle ilintili bir karar mı?
9, Türkiye’de tümüyle dijital çekilip 35 mm filme aktarılan ilk uzun metrajlı filmdir. O güne kadar buna cesaret eden olmamıştı, yurt dışında örnekleri vardı. Dijital videoyu seçmemin ilk sebebi elbette bütçeseldi. Ama o günlerden bu yana video teknolojisi son derece ileri bir aşamaya ulaştı. Bu saatten sonra yeniden 35 mm çekime dönmek bana oldukça zor görünüyor.
Derdinizi sinema dili ile anlatabiliyor musunuz? Sinema dilinin sınırları ve olanakları hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Ben bir tek sinema dilinin varlığına inanmıyorum. Sinema ya da genelde sanat, bir dil olmaya başladığı zaman klişeleşiyor. Sinema okullarında “sinema dili” diye okutulan şey şu an TV dizilerinde iyice suyu çıkmış şekilde kullanılan ilkel bir sinema dili... Ben yazarlıktan gelen ve zaman zaman “edebi” olmakla, “teatral” olmakla “suçlanan” bir yönetmenim. Filmin yazısı, diyalogları, benim için görselleri kadar önemli. Sinema dilimi buna göre kuruyorum. Saf bir sinemaya inanmıyorum. Sinemanın tüm sanat dallarından yararlanabileceğine inanıyorum. Bu açıdan bakınca sinema dili, sınırsız bir dil. Yeryüzünde kaç yönetmen varsa o kadar sinema dili var.
Bütçe ile ilgili bir kısıtlamanızın olmadığını varsaysaydık nasıl bir film çekmek isterdiniz? Yoksa zaten sizin için bir sorun teşkil etmiyor mu?
Dünyanın 7 ülkesinde geçen, işgaller, savaşlar, uzay gemileri, özel makyajlar, bilgisayar karakterleri filan içeren hayallerim yok. Bir gün çok ünlü biri olsam bile 10-15 milyon doları aşan bir film çekebileceğimi sanmıyorum. Çok büyük bütçeler olduğu zaman, bütçe sizi kontrol etmeye başlıyor, siz bütçeyi değil.
Siz neler izlediniz? Neleri sevdiniz? Şu anda ne izliyorsunuz? Bunu Türk sinemasını da içine katarak soruyorum aslında? Bunlar arasında sizi ciddi anlamda etkileyen isimler var mı?
Son dönemde yurt dışından iki yönetmeni severek izliyorum. Biri Alfons Cuaron (hem yapımcı hem yönetmen olarak işleri çok ilginç), diğeri Michel Gondry (uzun metraj dışında reklam ve klipleri, her şeyi ilginç). Bunların dışında Coen Kardeşler ne yapsalar gider izlerim. Bazı Fellini ve Coppola filmlerini ezbere bilirim. Türkiye’de son dönemde üç filmi hem çok sevdim hem de deli gibi kıskandım: Üç Maymun (Nuri Bilge Ceylan), Kader (Zeki Demirkubuz) ve Korkuyorum Anne (Reha Erdem).

Yönettiğiniz tüm filmlere şimdi dönüp baktığınızda tek tek haklarında ne söylersiniz? Filmlerinizle ilgili aldığınız en anlamlı eleştiri ne oldu?
9’un senaryosu yazdığım her şey içinde en sevdiğim metinlerden biri. İlk filmimdi ve çok riskli bir filmdi aslında. 90 dakika boyunca tek bir odada sürekli konuşan insanlardan oluşan bir film. Sıkmadan izletebilmeyi bir başarı sayıyorum. Anlattığı şeyi, işaret ettiği şeyi de çok seviyorum. Anlat İstanbul, senaryosunun tümü bana ait olan ama 5 yönetmen birlikte çektiğimiz bir film. Onun da oldukça ilginç bir deneme olduğunu düşünüyorum. ARA çok hakkı yenen bir film oldu, Antalya’daki yarışmaya inanılmaz bir takım dolaplar sonucu alınmadı vs. Ama gösterime çıktığı andan itibaren hem izleyenlerden, hem eleştirmenlerden, hem de Antalya haricindeki doğru dürüst festivallerden çok olumlu tepkiler ve ödüller aldı. Gölgesizler benim büyük bir bütçeyle (tek başıma) yönettiği ilk film. Yine riskli, deneyci bir anlatıma sahip. Benim için bir sınav olduğunu düşünüyorum ve filme baktığım zamana sınavı her açıdan geçtiğimi sanıyorum. Ama tabii bunu zaman gösterecek.
Sizce geleceğin sineması’nın belirleyici özellikleri ne olacaktır? Sinemanın yaratıcı / dönüştürücü üretimdeki yeri ne olacaktır? Ya da sinemanın bir geleceği var mı?
Sinema, icadının üzerinden 100 küsur yıl geçtiği için yeni gibi görünen ama kökleri taa binlerce yıllık gölge oyununa, tiyatroya, ilkel çizgi romanlara kadar uzanan bir sanat bence. Ve henüz tümüyle keşfedilmemiş bir sanat. Ufku çok geniş. Daha her şeyin başındayız. Internet, bilgisayar oyunları, TV dizileri vs vs çağında sinema bir takım ticari sorunlar yaşıyor olabilir. Ama bu daha çok ticaretle, parayla uğraşan insanların sorunu. Sinema üç boyutlu hale gelebilir, dh interaktif hale gelebilir, her şey mümkün. Ama ben izleme şartları ne olursa olsun, hareketli resimlerle hikâye anlatma ve dinleme ihtiyacının bitmeyeceğinden eminim. İnsanlar yine hikâye dinlemek isteyecekler, hikâye anlatan hareketli resimler karşısında büyülenmek isteyecekler. Sinema bu binyılda çok daha gelişkin bir sanat olacak.
Çok teşekkürler…
Son filminiz Gölgesizler’in yapım sürecinden bahsedebilir misiniz?
Gölgesizler Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı romanından bir uyarlama. Yönetmen olarak ilk uyarlama filmim. Romanı yapımcı Hakan Karahan’ın teklifiyle ele aldım ve çok beğenip uyarlamaya karar verdim. Senaryo yazım süreci benim açımdan çok zordu, çünkü uyarlaması oldukça zor, çok karmaşık bir romanla karşı karşıyaydım. İster istemez, kendim bir yorum getirmek ve romanın içindeki bazı çatışmaları belirginleştirmek ve bazı şeyleri atarken bazı şeyler eklemek zorunda kaldım. O yüzden her yerde benim filmimin Gölgesizler romanından çıkacak filmlerden sadece biri olduğunu, benim yorumum olduğunu söylüyorum. Romanı okuyup sevenler, çok farklı bir Gölgesizler bulacaklarını bilerek gelsinler isterim. Filmin çekimleri 2008 Mayıs ve Haziran aylarında Kırklareli’nin Karadere köyünde ve Istanbul’da yapıldı. Daha önceki filmlerimde çalıştığım görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeni ile yine çalıştım. Filmin müziklerini Candan Erçetin yaptı. Bence hem konusu hem de biçimiyle oldukça aykırı ve ilginç bir film oldu. Şubat 2009 sonunda gösterime girecek, seyirciden gelece tepkileri ben de merakla bekliyorum.
oya@kargamecmua.org