Robo mu, Cop mu?
Murat Mrt Seçkin
Kişisel film zevkim yeniden çekimlere her zaman tedbirli yaklaşmayı seçmiştir. Bu tip yapımlara karşıyım demek haksızlık olur. Kabul etmek lazım ki birçok yeniden çekimin, mesela sadece bir oyuncusunun fiyatı orjinalinin toplam bütçesine eşittir. Bu da özellikle korku, bilim-kurgu ve fantastik gibi türlerde bizi heyecanlandıran projeler yaratılmasını sağlar. Çünkü dijital efekt devriminin bizi alıştırdığı şey daha gerçekçi sahnelerdir. Daha gerçek robotlar, cesetler, kanlar ve ölümler. Bu noktada kaçırdığımız şey bir filmin orijinalinin neden özü olduğudur. Adı üstünde orijinal odur ve gerçek yapıt karşımızda durmaktadır. Kötü olduğunu düşündüğünüz efektler, ışıklar veya çekimler çoğu zaman o filmin sevilmesini sağlayan en önemli unsurlardır. Bunların dışında bence karıştırılmaması gereken önemli şey de kitabın filmini farklı yorumlar ile çekmek başka bir çalışmadır, filmi yeniden çekmek bambaşka bir çalışma.Her zaman başarılı yeniden çekimleri yapan kişilerin bunu “ne güzel bundan iyi para kazanırız” diye değil sevdiklerinden ve belki de riske girerek çektiğini düşünmüşümdür. Bu yapıtları yukarıda belirttiğim “yeniden çekim endüstrisi” lafının dışında tutmayı tercih ederim. Ama diğer işler –özellikle 3D teknolojisi sonrası çıkanlar- tamamen daha fazla kola-mısır ve dondurma yedirtmeye yönelik, içi boşaltılmış, keyifli vakit geçirmelikler olarak beynimize yerleşiyor.
Herşeyden önce RoboCop bir polisin vicdan sahibi olabilme ihtimali üzerinde durması ile aklımız baştan alıyor. Hem Paul Verhoeven’ın hem de José Padilha’nın versiyonunda bu konunun üzerinde itina ile durulmakta. Baronlaşmış şirketler, çirkin siyasi bağlantılar, gittikçe kişiliksizleşen ve sermayeye hizmet adına manipüle edilmiş haber yapmakta sakınca görmeyen medya. Polisler topluma karşı işlenen suçlarda kahramanca ön plana çıkarken kişisel vicdanlarını sorgulamakta çekinmemekteler. Tabii ki patronlar ve başkanlar bunun tehlikeli bir yaklaşım olduğunun farkındadırlar. Vicdanı olan polis senin tasmalı köpeğin değil sadece yönettiğin devletin halkını adi suçlardan ve haksızlıklardan korumak için temiz bir adaletin lejyoneri olabilir.
Her iki filmde de bu açık ve net biçimde verilmiş. Teknolojinin zaferi her zaman savunma ve silah ihtiyacı için doğduğundan, yeni olan her şeye şüphe ile yaklaşmakta da sakınca görülmemeli. Memur Alex Murphy de, RoboCop’a dönüşmeden önce bir makinenin öncülüğünde çalışmaktan çok tercih hakkı olan bir ortak (insan) olmasının faydalarını ve zararlarını bize gösteriyor. Aslında ilk filmde rahatsız edici hantallığı ile karşımıza çıkan ED-209 isimli robot bunun en güzel örneği. Tekin olmayan, güven vermeyen, ters ve küçük bir müdahale ile katliam makinasına dönebilecek bir yaratı. Gerçek bir makina. Aslında iki film arasında bizi rahatsız eden unsurlar neydi diye tam da buradan başlayabiliriz.
İlk RoboCop’ta kullanılan stop-motion ve robotik teknikler tüm bu makinelere bambaşka bir hava veriyor. Stop-motion çekim tekniğinden kaynaklanan kısa kopuk hareketler aslında makinenin doğasında olan “aptallık” özelliğini daha da önplana çıkarıyor. Oysa ki hem ED-209 hem de RoboCop için yeni filmde oldukça seri ve atik hareketler mevcut. Gelişen teknolojinin bunu amaçlaması oldukça normal olsa da ilk filmin tutkunu olan bizler için hikâyenin bütünlüğünü bozan bir etkenden ileriye gitmiyor. Yeniden çekim bilim-kurguların en büyük problemi bu: “Daha gerçekçi, daha seri, daha hareketli”. Genç ve çabuk tüketen izleyiciyi 3D oyunları ile kandırmaya çalışırken içerik tamamen kayboluyor ve sadece şekilde hoş ve keyifli bir film kalıyor. Zaten bu noktada oyunculuğun da pek fazla önemi kalmıyor.
İlk RoboCop’un kötü dünyasında anarşi ve kaosa bakış açısı seksenlerin benzer klişelerinden çok farklı olmasa da Verhoeven bir şekilde sizi etkilemeyi ve moralinizi bozmayı başarıyor. Aslında bana sorarsanız gereğinden fazla teknoloji kullanmadan hepimizi o sıkıntılı dünyaya inandırıyor. Hoş çekildiği yıllarda Birleşik Devletler çok da farklı değildi. Toptan bir American Psycho ruh hali yaşandığını hepimiz biliyoruz. Gökdelenlerde yaşayan ve ne iş yaptığı belli olmayan küçüklü büyüklü milyonerler ile neredeyse tamamen sokağa düşmüş, restoranların çöplerinden yemeğini çıkaracak hale gelmiş kalabalık bir halk. Devlet görevlileri de tam bunların arasında kalmış orta sınıf. Hem o halkın haline üzülüyorlar hem de var oldukları ortamı kaybetme korkusu ile emirleri uygulamak durumunda kalıyorlar. Yeni film ise doğal olarak bu anlamda da günümüze uyarlanmış. Evet bir sıkıntı var ama çılgın televizyon görüntüleri ve film boyunca dibine kadar kullanılan efekt oyunları tüm bunların üstünü kapatıyor.
Seyirciyi rahatsız-huzursuz etmesi gereken devlet-şirket-emniyet-medya dörtlüsünün ürkütücü ve aşırı güçlü birlikteliği olmalıyken, yoğun ışık, ses ve grafik oyunları nedeni ile ortanın üstünde bir aksiyonun verebileceği kadar heyecan veriyor.
Verhoeven’in filmde sürekli olarak gösterdiği tüketim mesajlarıda her ne kadar seksenlere özgü gibi gözükse de günümüzün “Halkın Problemi Top 10”unda ilk sıralarda yer alır. Padilha bunu öne çıkartmak yerine yine o on içindeki bir konuyu, son on yılda belki de Amerika halkının en çok dert ettiği şeyi, güvenliği kullanıyor. Bu noktada doğrusu yanlışı budur diyemem çünkü konuyu iyi bir şekilde ele alıp kendi versiyonuna güzel oturtmuş. Buna yakın bir örnek olarak memur Alex Murphy’nin dönüşümünü de ele alabiliriz. Her iki film de bunu oldukça başarılı vermiş. İlk versiyondaki polisimiz daha çok bir yarı makine iken yeni versiyonda neredeyse android’e dönüşmekte. Belki de bu yüzden sinir krizleri daha şiddetli geçiyor. Aynı zamanda RoboCop Alex’in ailesi de başka bir renk katıyor. İlk filmde neredeyse sadece hatıralarda dönüp duran eşi ve oğlu yeni filmde düzenli olarak karşımıza çıkıyor ve hatta müdahale ediyor. Oysa ki onların yokluğu Alex’in yeni bedeni ve onu yaratanlar ile ilgili mücadelesinde daha can acıtıcı bir hal alıyor. Alex önce kendisi olma, sonrasında da ailesine ulaşma konusunda çaba harcamak durumunda kalıyor. Bu da ilk filmi çekici kılan öğelerden. İkinci filme ailenin düzenli olarak girmesi ile (bazen) lüzumsuzlaşan bir duygusallık yaşanıyor.
Başta da dediğim gibi yeniden çekimlere bakış açım ilk versiyonunu ne kadar sevdiğimle ilgili. Bir filmin hoşça vakit geçirmek için çekilmiş olması ya da en kaba hali ile çerezlik olması eleştirilecek bir şey değil. Sinema her şeyden önce eğlence için var ve bunu inkâr edemeyiz. Yine de bir filmin yeniden çekimi ister istemez büyük bir iddia ile geliyor. Zaten başarı ile varolmuş bir yapımı tekrar yapmak demek “Bak onun eksikleri vardı, ben daha iyisini yaptım” demekle aynı. Bu da bize acımadan eleştirme hakkını veriyor.
Tutkunu olduğumuz bir yapım için sadece o filmin renk tonlarının bile farklı olması mutsuzluğunuza ve eksi puan vermenize yeterlidir. Bunu diyorum çünkü ilk RoboCop’taki tonlar ve ışıklar beni çok etkilemişti. Yeni yapımdaki netlik ise kendimi kaptırmamı engelleyen bir baraj görevi gördü.
Kötü film yoktur diye düşünüyorum. Hepsinin kendi içinde bir güzelliği var. Sanata ve sosyal çevremize dair akademik saplantılarımız yüzünden beğenmediğimiz, bize uymayan filmleri yok saymak ayıbına düşmeyelim. Bir tane bile izleyicisi varsa o film iyidir. İzleyicilere ve sinefillere düşen şey yapımcılarının binbir iddia ile övünerek ortaya çıkarttıkları ve türlü süslü kelamlar ile süsledikleri işlerini acımasızca eleştirmek. Çünkü her zaman daha iyisi vardır.
muratmrtseckin@gmail.com