Aylin Güngör

Oturduğum Yerden : 10 Yılın Belgesi


Utkan Çınar
Yıllardır keyifle komşuluk yaptığımız Bant Mag. 10. yılında önemli bir kitapla karşımızda. Aylin Güngör, ülkemize gelen birçok önemli müzisyenin buradaki anlarında çektiği fotoğraflardan oluşan kitabı Oturduğum Yerden son 10 yılda Türkiye’ye gelen müzisyen çeşitliliğini, belgeliyor. Edwyn Collins’ten Mick Harvey’e; Tunde Adebimpe’den Ömer Süleyman’a birçok dünya çapında isim fotoğraflanmış burada. Aylin Güngör’ü Kadıköy’de yakaladık ve bu kitabın önemini ve çoğunluğu Bant Mag. organizasyonu olan konserlerin hikayelerini sorduk.
 
Bu kitap Bant Mag.’ın ilk basılı yayını oldu değil mi? Uzun süredir aklınızda olan bir fikir miydi, fotoğraflar mı ön ayak oldu yoksa zaten düşündüğünüz bir şey miydi? 
 
Büyük formatımızdan vazgeçtiğimizden beri ve bu yıl da 10. yılımız olduğu için böyle bir amacımız vardı. Bu kitap aslında 3 yıl önce hazırdı ama daha sonra yeni isimler de eklendi. Bir yerle anlaşırım ya da daha küçük formatta kendim bastırırım diye düşünüyordum. Yayınevi olmak Hakan’ın (James Hakan Dedeoğlu) hayaliydi, bu da bu süreci hızlandırdı. Yasal prosedürleriyle uğraşmak istemiyordum ama Hakan uğraştı halletti. Normalde bu boyutta, kalın pahalı bir ürün. Pahalıya da satıyoruz ama insanlar fotoğraf basıyorsan düzgün basmalısın diye eleştirilerde bulundu. Daha dandik basarız diye düşünüyordum. Fotoğraf olduğu için biraz pahalıya geldi ama asıl hedefimiz daha uygun formatta illüstratörlerin ya da illüstratör ve yazarların ortak çalışmaları.
 
Yapım sürecinde nasıl zorluklarla karşılaştın?
 
Biraz bekleme oldu. Matbaanın fiyatı, kâğıt seçme, benim hazırlanmam ayrı. Bant ve Babylon derginin tasarımını da ben yapıyorum. On beş gün uzaklaştım İstanbul’dan. Fotoğrafları yerlere yayarak sıraladım. İçindekilerini yazmak 15 dakikamı aldı. Ona zamanım kalmadı; en çok zaman ayırmam gereken şey... Yasal prosedürler için de birkaç ay bekledik. Oldu sonunda; benim hiç bir zaman olmayacağını düşündüğüm bir şeyken, bir anda oldu.
 
Seçki yaparken nasıl bir eleme yaptın?
 
Fotoğraflar neredeyse 10 yıllık bir süreden. 2004 – 2014 arası. İlk başlarda çok daha dandik makinalarla, küçük makinalarla çekiyordum. Fotoğraf çekiyordum ama çok fotoğrafçı gibi de takılmıyordum. Bant’ın arşivi olsun diye ilk konser yapmaya başladığımız zaman çıkan bir fikirdi. Ben kendime yine fotoğraf çekiyordum da daha çok doğa, hikâye fotoğrafları çekiyordum, portre çekmiyordum. Bir de utangaçtık çok aslında. Çok önemsediğimiz gruplar geliyor, böyle habire fotoğraf makinamı çıkarayım da çekeyim diyemiyordum. Hâlâ da öyleyim. Hep gizli gizli çekmeye çalışıyordum. İlk fotoğraflar öyle yandan yandan onun için. Özellikle ilk zamanlardaki fotoğrafları kronolojik yapmak istemedim, çünkü çok belli olacaktı benim gelişimim. O zamanlardan birçoğunu da kullanmadım aslında; o kadar da güzel olmadıklarını düşündüm. Bazılarını elemem gerekti. Bir de yani 300 fotoğraftan, şu an kaça indi bilmiyorum ama, 200 civarı ya da biraz daha fazlaya indi. Bazılarının bu pozu mu, o pozu mu, karar veremeyip onları ikili üçlü seri yapmaya karar verdim Bu eleştirildiğim de bir şey oldu. Çok fazla fotoğraf var çünkü. Hiç boşluk yok tasarımda. “Katalog gibi mi oldu acaba?” gibi eleştiriler aldım bir iki tane. Bu benim kararsızlığımdan kaynaklanıyor bence.
 
Bu bir tercih de olabilir tabii. Sıralama mantığın neydi?
 
Çok fazla fotoğraf var aslında. Birçok müzisyene ulaştım, sordum. Bazılarına ulaşabileceğim durum yoktu ama izin alıp çekiyordum; çektiğimin farkındalardı. Zaten dergide yayımlamıştım, yasal olarak öyle bir sorun yokmuş zaten. Grunge döneminin ünlü fotoğrafçısı Steve Gullick de “Öyle bir şey yok, sen çektikten sonra senindir o iş artık” gibi bir şey söyledi, ben de rahatladım. Etik olarak, kötü çıktıkları ama aslında fotoğraf olarak çok güzel olan parçaları kullanmadım. Müziksel olarak uyum değil de fotoğraf olarak baktım. Aslında canımın istediği şekilde. Çok farklı filmler kullanıyorum, sabit bir filme takılmıyorum. Çoğunlukla yokluktan; çok fazla bayat film aldım, en ucuz yere bastırdım. Yıllarca da orayla çalıştım. Oranın garip halleri, hataları, benim bayat filmlerim… Bozuk bozuk fotoğraflar da var elimde. Bazı fotoğraflar çok net ve çok güzel bir kameradan, bazıları da kötü bir kameradan, kötü bir ışıkla. Yerleştirme tamamen uyuma göre. 
 

Belgeleme mantığı da önemli. Biz ‘90’larda stadyum konserleri ile yetinirken şimdi şu son 10 yıla bir bakıyoruz ki gelmeyen kalmamış...
 
Böyle blog’una koyan, Bant’ın facebook’undan paylaşım yapan biri değilim. Bu kitabı yapmasaydım ben de kalacaklardı. 30 yıl sonra daha da büyük olurlarsa; böyle garip bir kızın arşivinde böyle bir şey varmış gibi olur ya, öldükten sonra çıkar, ona dönüşecek bir şeydi. Bant için de çok anlamlı. Yeni nesle “Aa, o da mı gelmişti, bu da mı gelmişti?” diye göstermek açısından bizim için çok anlamlı oldu. Çünkü birçok ismi biz daha önce getirdik, sonra getirilemeyecek fiyatlara ulaştı kaşeleri. O zamanlar onlar çok tatlı takılabileceğimiz tiplerdi, o kadar da havalı değillerdi. Gerçekten de bir çoğuyla arkadaş olduk, hâlâ görüşebiliyoruz. İstanbul’a şimdi de geliyorlar, çok büyük venue’lerde çıkıyorlar ama hâlâ bizi arıyorlar “Yemeğe çıkalım” filan diye. Bu benim için çok değerli oldu aslında.
 
Buraya gelen müzisyenlerin İstanbul’a bakışı nasıl? “Kapalıçarşı”, “deve” tarzı bir oryantalistlik var mı?
 
Geldiklerinde görmelerini gerektiğini bildikleri bir Ayasofya, bir Kapalıçarşı var listelerinde. Amerikalılar tarihle ilgililer. Özellikle Damon & Naomi gibi daha entellektüel olanlar için şehrin eskiliği, tarihselliği çok önemli. Yemek kültürü de. Birçoğu için tatlılar çok önemli. Genelleme yaparsam Kuzey Avrupa ya da İngiltere’den gelenler için de biraz daha eğlence kısmı daha önemli. Hele bir de gençlerse, onlar daha çok gündüz uyuyayım; gece hayatı, eğlence hayatı… John Maus da böyle bir örnekti, çok da gezip bir şey öğrenmek istemiyordu. Burada yaptıysak konseri, Kadıköy’den çıkmayan, karşıya hiç geçmemiş olan vardı mesela. Benim için yorucu ekip oluyordu onlar, kumpir yiyip geçiriyorlar yemeği. Ama birçoğu Amerika’dan, entellektüel birikimi fazla olan ve de kültürü çok merak edenlerle tüm gece oturup Türk kültürü, Türk müziği üzerine uzun uzun oturup konuştuğumuz oldu. En çok heyecanlandıkları şey türk psych müziği. Çok merak ediyorlar, Barış Manço’nun evine gitmek istiyorlar, hemen plak almak istiyorlar, konser görmek istiyorlar. Yeni yerli piyasayı çok merak ediyorlar. Peyote’ye gidip bir şeyler dinlemek istiyorlar. Mesela Caribou’nun merakı oydu. Öyle biri gelince biz de çok zevkle gezdiriyoruz.
 

Yeni müziklerden mesela ilgilerini çeken şeyler oluyor mu genelde? Sadece Barış Manço, Selda Bağcan...  
 
Kim Ki O da mesela, Ekin’in albümü vermesi üzerine Radio Dept. bir şekilde arkadaş edindi ve bir turnelerine çağırdı. DJ Fitz diye bir arkadaşımız var. Animal Collective gibi birçok grubun turne menajeri; İrlandalı ve Londra’da yaşıyor. Ghost grubunun menajeri olarak geldi, herkese bahsetti. Tune-Yards falan hepsini teker teker ayağımıza getirdi. Elijah Wood’u da o getirdi. Hepsinin istediği Türk müziği aslında, onu merak edip geliyorlar, yeni tipleri merak ediyorlar. Biz de hepsine büyük bir mp3 folder verip gönderiyoruz. Yeniler ve eskiler diye sabit bir folder yarattık en sonunda. Çok etkili oldu. Bazı grupları gerçekten çok sevdiler. Yağmur Kızılok’tan izin aldık, Damon & Naomi Fikret Kızılok’un iki parçasını bastı. Grup Ses Beats aynı şekilde yine Fitz’in aracılığıyla bir sürü festivale gitti. Ama biraz spesifik şeyleri seviyorlar. Psych bağlantısı olanları, öyle her şeyi değil. Biraz yerel olması, hissinin olması gerekiyor. BabaZula’yı mesela seviyorlar doğal olarak, hele bir de izledilerse.
 
Seyirci iyidi ya da kötüdü diye paylaştılar mı senle mesela hiç?
 
O bizim yaşadığımız stres oluyordu aslında. Grup çok anlamıyordu. Damon & Naomi de mesela, biz çok yanlış bir gece yaptık. Cumartesi günü yaptık, Miller in the Night filan. Normalde bir club konsepti olan bir gece yaptık, çok kalabalıktı ama herkes konuşuyordu ve çok sessiz bir müzik yapıyorlardı ve rezalet oldu.
 
Benim ayağımın da biraz kesilmesinin nedeni biraz budur. Lambchop, ki bunlar kalburüstü isimler, seyretmeye gitmiştim ve o müzisyenlerin yaşadığı stresi görmek çok rahatsız edici. Böyle konser dinlemek istemem.
 
Barın içerde olması zaten bir kere olayı yanlış yapıyor. Aralarında bu işi iş gibi yapan Salon ve Babylon var. Salon’u ben çok sevdim. Birinin bu konuya el atması, o konserlerin sessiz olması gerektiğini anlatması ve oturmalı düzenle vs. seslerini kesmesi gerekiyor. Aslında daha küçük ve daha böyle profesyonel takılmayan ama müzik çok seven yerlerde, buradaki Arkaoda’daki konserlerde çok harika bir seyirci oluyor. Sıfır ses, isteyen dışarı çıkıp sigara içiyor; çok net bir şekilde farklı.
 
Bundan sonra neler var planlarınız arasında?
 
ATP Festivali’yle sergisini yapacağım Londra’da, 16 temmuz da... Festival Londra’ya çok yakın bir yerde, büyük bir tatil köyünde oluyordu ama orayı bitirdiler. Şimdi İzlanda, Avustralya gibi yerleri gezmeyi düşünüyorlar. İstanbul da istediler, hatta bizle de konuştular ama biz de öyle bir ortamda yaşamıyoruz . Londra da bir dükkân açtılar Popup Shop diye, 3 aylık bir proje, oraya da çağırdılar. Çünkü bu kitaptaki isimlerin hepsi o festivalin de isimleri. Yayına gelince, Bant’ın 10. yıl yayınını yapmak istiyoruz, başarabilirsek bu yıl bitmeden. 7 yılı Bant diye 3 yılı bantmag diye; bir şirket değişikliği var. O şirket biz değiliz ama ekip aynı ekip, dolayısıyla etik olarak bas bas 10. yıl diye bağırmamız ayıp olabilir. Ama aynı ekiple 10. yıl diyerek kıvırabiliyoruz. Eski halini bilmeyen çok fazla yeni okurumuz var. Dijital olarak başladığımızda bizi yeni bir dergi sandılar. “Çocuklar deniyor,” diyen tipler var ekşisözlük’te. “Bunlar vardı, Cem Dinlenmiş’ler Bora Başkan’lar vardı, şuna dönüştü,” diye göstermek istiyoruz. Daha çok illüstrasyon üzerine bir şey yapmayı düşünüyoruz.
 
Çok önemli bir şey. Bizim memlekette genelde bir hafıza problemi vardır ya hep. Batı’ya baktığında kendi popüler kültüründe sürekli bir 10. yılı 20. yılı kutlama durumu var. Hep kuşak değişiyor. Sürekli bir belge tutulması, satmasa da mesela bunun durması ve orada iki üç kişinin eline geçip “Vay bak neler olmuş,” demesi, “Bu memlekette de bir şeyler yapılmış,” demesi çok önemli. Elinize sağlık.
 

Edwyn Collins
Adamın felç geçirme hikâyesini biliyorsun. Konsere ailesiyle geldi. Ayrıca yok Tindersticks’in klavyecisi, başka bir grubun gitarcısı, grubunun hepsi çok özel isimlerdi. Hepsi onun morali için turneyi yapmışlar. Normal şartlarda bizim paramızın yeteceği bir konser değildi. Onun kitabını basan bir yayıncı arkadaşımız var İngiltere’de. Hastanedeki kuşları çizmiş, eliyle egzersiz yapmak için. Ondan aldık eşinin mail’ini. Çok istediler İstanbul’a gelmek, biz de çok sevindik. Aslında biraz acıklıydı görüntü. Herkesin onu motive etmeye çalışması, onun çok mutlu bir çocuk gibi heyecanlı olması ama bazı şeyleri yapamaması, gitarını çalamaması. Fotoğrafını çekmek istedim. Biraz çekindi çünkü hafif sorunlar var yüzünde felçten dolayı. Büyük Londra Oteli’nde kalıyordu sanırım. Ghetto'dan oraya gitmek için bir arkadaşımızın arabasına bindirdik, hiç yürüyemiyordu gerçekten. Arabada ben “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” dedim; şöyle bir döndü çektim. Bana doğru dönüyordu fotoğrafını çekeceğim diye ve bayağı büyük hamlelerle döndü, 3 karede çekebildim. Benim için hafif acıklı bir fotoğraf aslında ama durumunu iyi anlatan… Hâlâ karizmatik, ama çok yavaş ve çok sakin.
 

John Maus
Arkadoda’daki konserden… 3 gün bizde kaldı ve garipti diyebilirim. Hem çok sevdiğim hem de hafif endişe duyduğum bir karakter oldu. Seninle konuşmuyor da sana konuşuyor tiplerinden. Böyle tavana bakıyor ve konuşuyor. Atıyorum İslam felsefesinden bahsediyor ama sana sormuyor, sen daha iyi biliyorsun bazı şeyleri mesela. Üstünü başını hiç çıkarmadan öyle yattı, öyle kalktı ve o konuştu, biz dinledik. Fotoğrafını çekmek istedim bir kere, çok da bayılmıyor poz filan vermeye. Normal hali böyle çok sakin ve çok yakışıklı, düzgün ama sahnede kendisini yumruklayan, kafasından aşağı su döken, çıldıran bir tip. Böyle kasları, damarları çıkıyor; Herkül, Hulk gibi bir şey oluyor. Ondan sonra da, çok fazla enerji harcadığı için, düşüyor. Bu tam konser bittikten sonra. Sigara içtiğini bile sanmıyorum. Konserden sonra Arkaoda balkonuna kaçtı, ben de arkasından kaçtım ve çok cesur bir hareketle flaş patlattım adamın yüzüne iki tane. Ipod’dan çalıyor müziği ve üzerine vokalini yapıyor. Bayağı utangaç bir tip.
 

Tara Jane O’Neil
Ya iki ya üç kere geldi Tara, bu ilk gelişi. Cihangir’de yaşıyordum, sonra Hakan’la evlenince buraya taşındık. Sonra yakınımızda nerede konser yaparızı düşündük. Arkaoda ile tanışıklığımız olduğu için “Burada konser yapsak ya” diye düşündük. İlk Kim Ki O ile deneme yaptık; oluyormuş. Sonra Tara Jane’i çağırdık. Arkaoda’daki ikinci konser Tara Jane oldu. O da çok heyecanlandı. Bizim ekibin çok eskiden, Hakan’n özellikle çok eski gruplarını bildiği, çok sevdiği biri. O da çok isteyince, biz de çok heyecanlandık. 5 gün kaldı. Hıdrellez Şenlikleri vardı, oraya götürdük; aklını kaçırdı. Fotoğraflar oradan. Süper sarhoşuz, hepimizde bir çıldırma hali var. İkinci gelişinde bütün arkadaşlarını getirdi neredeyse ve büyük bir İstanbul âşığı oldu sonra. Hatta Portland’da benim fotoğraflarım, Tara Jane’in ve başka bir arkadaşının fotoğrafları; üçümüz birlikte sergi açtık. Çok sevdik birbirimizi. TV On The Radio ekibiyle gelen davulcu var mesela, Tara Jane’in çok yakın arkadaşı. Onun aracılığıyla o TV On The Radio ekibi buraya tatile geldi. Her tanıdığın başka bir arkadaşını da getirmek istiyor.
 


Ömer Süleyman
Çok eğlenceliydi bence. Suriye’den buraya vizesiz gelebildiği için; o zaman Björk’ün albümüne remix yapmıştı, o kayıt için geldi. Ada Müzik’in stüdyosunda buluştuk. Aynı dili konuşmuyoruz ve Arapça bizim bildiğimiz şeyler böyle çat pat. Ben de İskenderun doğumluyum, orası da Suriye sınırı… Muhabbet etmeye çalıştık. Çok flortözdü, bana “Gitanes” ikram edip duruyor; çok eğlenceliydi. Yağmur yağıyordu, Ada Müzik’in stüdyosunda böyle tepeden bakıyordum. Yokuş aşağı, o kıyafetiyle, geç kalmış koşturuyor. Michael Jackson gibi görünüyordu. Çok güzel bir aurası var adamın.
 

Magnolia Electric Co.
Benim için biraz hüzünlü. Jason Molina öldü ve bu o grubun son konseri gibi oldu galiba. Son turneleri. Sabahında çok eğlendik, kahvaltı yaptık, alışveriş yaptı Jason Molina. Cihangir’den, Çukurcuma’dan bir sürü şey pahalı şey aldı. Bize bıraktı ve “Bunları bana gönderir misiniz? Ben şimdi taşıyamayacağım,” dedi. Akşam bu tarafa, Cibalikapı’ya yemeğe geleceklerdi. Ekip geldi, bu gelmedi. Ekip biraz üzgündü gelemedi diye, pek de bir açıklama yapmadılar. Biz de bir daha göremedik onu. Sonra göndermek için adresini aradık, ulaşmaya çalıştık ulaşamadık. Meğer o gün de çok alkolden dolayı gelememiş. Büyük alkolikmiş, biz anlamamıştık. Sonra hastaneye yatırılmış ve hastaneden kaçmış, birkaç ay sonra da ölmüş. Kurtaramamış kendisini. Bizde kaldı o eşyalar, gönderemedik. Evde duran gümüş bir kutu var kocaman ve deniz feneri var. Benim için üzücü oldu. 
 
  khgv@hotmail.com