Today Again


Mahmut Dönük
Önce okul vardır hayatımızda. “Önce okul”. Eğlendiğiniz, yetenekli olduğunuz hatta kendinizi ispatladığınız konularda bile bu engele takılırsınız. “Basketbolda milli takım oyuncusu oldun ama önce okul.” “Fazıl Say’ın orkestrasına davet edildin ama önce okul.” Şu klişe “Yapma demiyorum, hobi olarak yine yap” yaklaşımı sebebiyle belli noktalarda önünüz kesilir. Eğitim sistemine lanet etmekle kalmaz, üniversiteye kapağı attığınız zaman rahatlayacağınıza inanırsınız.
 
Üniversiteye giriş sizin için çetin bir savaş olmuştur, ancak rahat değilsinizdir. “Önce okul.” yaklaşımı devam eder, çırpınırsınız bir şeyler yapabilmek adına fakat gençliğiniz sizinle değildir artık. “Hobi olarak” yaparsınız. Fotoğrafçılık, müzik, yazmak ya da herhangi benzer bir aktivite… Rahatsızlık, diploma alana kadar sürer. Diploma sonrası, “Güzel bir holdinge kapağı at, rahatlarsın” diyaloglarıyla devam eder. Kapağı atarsınız, ardından askerlik ya da evlilik karşınızdadır. Akabinde çocuk yapmak, iyi bir aile kurmak, pembe kazakların sırtınıza atıldığı Instagram’lık kahvaltılar ve en ufak çocuğun video’sunun Facebook’ta yayınlanması vs. vs. vs… Zaman zaman çalışmayı, işinizi ya da bu karmaşayı, mücadeleyi sevip sevmediğinizi kendinize soruyor musunuz?
 
Örneğin Alan Watts’ın bu konuda harika bir yaklaşımı vardır. Direkt olarak “özet geçmek” yerine ilgili video’nun başlığını verelim: Alan Watts – What If Money Was Nothing. Bu video’yu 2013’te izlemiştim. Yabancı bir patronla iş görüşmesindeydim. “Para ya da zaman sorun olmasaydı ne iş yapmak isterdin?”
 
Cevap veremedim, mal gibi kıvırdım. Patronsa hafifçe gülümsedi, koştura koştura bir post-it aldı eline ve video’nun başlığını yazdı. İşi tabii ki alamadım, ancak eve gider gitmez video’yu izlediğimde aklıma 2012 yazı geldi. Alkolün su gibi aktığı, kalbur altı rock barlarda DJ’lik yaparak para kazandığım veya bedava içtiğim 3 ay. (Hoş, astarı yüzünden pahalıya gelmişti DJ’lik, çünkü 2011’de aldığım Nokia N8 telefonumu –ki boktan bir telefon olmasına rağmen çok severdim- çaldığım bir akşamın dönüşünde takside unutarak kaybetmiştim.)
 
Dönelim 2012 yazına…
 
-Şu sitelere gir kanka, junior; account executive; marka yöneticisi gibi ne bulursan başvur. “İlgili bölümlerden mezun” mu yazıyor, başvur; işletme mi okuyacağız lan? İngilizce’yi yeterince kullanabilen mi yazıyor, başvur! Zaten İngilizce konuşmuyorlar bile, anca “Account Executive” telaffuzunu doğru yapabilmen için İngilizce istiyorlar...
 
Aklıma yattı. Sonuçta reklam-sosyal medya sektöründe çalışan bir arkadaşımın tavsiyesiydi. Yaklaşık yirmi tane başvuru yaptım o gece. Tevekkül uykum yaklaşık bir hafta sürdü. İlk mülakatı gerçekleştirmek için bir reklam ajansından çağırdılar. Görüşmeye gittim apar topar. Toplantı odasında 5 dakikalık bir bekleyişin ardından kapı açıldı. Şaşırmıştım, çünkü mail’leştiğim kişiyi Facebook’ta aratmıştım evden çıkmadan önce. Bulamayınca Twitter’ını bulmuştum. Merhaba, nasılsın faslından sonra (ki bu fasıl 20 saniye sürdü, basit adamım sonuçta);
- E siz Twitter'daki Deniz değilsiniz?
- Ha evet böyle saçma pozları olan değilim ben.
(Konuşmadığım kadın birazcık daha toplucaydı. Dolayısıyla Twitter'da gördüğüm profilin şişko bir sarışına ait olduğumu söylemenin bin bir yolunu aradım.)
- Hani profilinde 1907 yazan, sarışın bir kadın vardı o değilsiniz yani?
- Eheh, evet.
- Gerçi böyle söyleyince de hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu. Yok yani sarışın olmanıza gerek yok zaten. Ben başvuruyu yaptım da hangi sıfat için başvuru yaptığımı hatırlamıyorum.
- Marka yöneticisi...
- Heh, çok güzel, ne yapar marka yöneticisi?
- Daha önce bir reklam ajansı deneyimin oldu mu?
- Vallahi ne yalan söyleyeyim yok. Ben zaten iş arıyordum, seksen çeşit firmaya başvurdum. Bir tek siz dönüş yaptınız ben de geldim. Ama şimdi marka yöneticisi arıyorsanız siz zaten diplomalı falan birini arıyorsunuzdur. Beni niye çağırdınız ki?
- CV'ni çok ilginç bulduk. Bu işi yapabileceğini düşünüyor musun?
- Bilmem ki... Yani iş tanımım bile kafada flu biraz.
- Reklamcı olmak istiyor musun?
- Yani elektrik mühendisi olmak istemiyorum. İstanbul’a geldiğimden beri türlü türlü işe bulaştım. Gerçi bunu dediğim zaman da kafanızda bir “Arka Sokaklar” profili oluşmasın. Yani DJ’likten tutun, yazarlığa... Ah şu blog yazılarını zaten bir bastırabilsem çok güzel olacak...
- Ne hakkında yazıyorsun blogunu?
- Deneme diyelim.
- Seni sosyal medya kısmında düşünebiliriz aslında. Sen hiç mühendis olacak biri değilsin zaten.
- Evet, öğretmen çocuğuna benzemediğimi de söylemiştiniz.
- Sosyal medya departmanında çalışmak ister misin?
- Olur, yani o da olur.
(Sosyal medya departmanından biri geldi, tanıştık. Onunla da konuştuk uzun uzun... Zaten “esnek çalışma saatleri” lafını duyduğumda başlangıçta, soğumuştum, bir anda harika bir teklif gelmeyeceğinin de farkındaydım.)
- Peki, önünü göremiyorsun ancak sana bir soru sorayım. On sene sonra kendini nerede görüyorsun?
- Ya şu klişeyi bir kere olsun yapmayın ya...
- Yok cidden. Ne bileyim spor bir araba hayalin falan yok mu?
- Valla on sene sonra, kendimi (Halamın yanına, New Jersey'e yerleşmek istediğimi daha önce söylemiştim.) Jersey sahilinde Malibu içerken görüyorum.
- Rahatsın yani.
- Her zaman...
 
Ardından benimle bir kez daha görüşmek istediklerini ancak önce başka biriyle görüşeceğimi, bu sefer biraz daha hazırlanarak gelmemi istediklerini söylediler. Ben de peki dedim, aldım voltamı çıktım.
 
Bana karşı gösterdikleri samimiyeti ve güler yüzlülüğü kötüye kullanmış olabilirim, ancak top; vurmaya çok müsaitti. Her pozisyonda... Bir daha da aramadılar. DJ’liğe geri döndüm o yaz. Parası iyi değildi ancak, fazlasıyla eğlenmiştim. 
 
Başlıktaki parçadan bir kupleyle bitirelim... 
"One day I will be a great man,
I just don't know when. 
Tomorrow's just,
Gonna be today again."
 
"Bir gün harika bir adam olacağım,
Sadece ne zaman bilmiyorum. 
Yarın sadece,
Tekrar bugün olacak." 



  mahmutdonuk@gmail.com