O Abis* Benim Mezarım : Slowdive


Murat Mrt Seçkin
THE SADMAN...
Net ... çok net bir hayat yaşıyordum. Memur baba, üst kademe ev hanımı bir anne. İstese tanıdığımız tüm iş kadınlarını cebinden çıkarır ama o evi, çocukları tercih ediyor. Sevdiği dostları (kardeşleri) hariç o mesleği yapan herkes tarafından neredeyse planlı bir şekilde tutkuyla bağlı olduğu işinden soğutulan bir baba. Eve dönüşlerdeki ürkütücü asabiliği ile yüzüne bakmaya utandığımız (çünkü bizim yüzümüzden istifa edemez) ama güldüğünde tüm dünya sanki pamuktan yapılmışcasına rahatlatan bir adam. Ah bir de iki abi. Çok anlatmaya gerek yok, o anne-babadan çıkmış iki güzel varlık.
 
Nöbet günleri hariç her akşam sekmeden beraber yenilen yemekler. Klasik üç çeşit ve sonunda mutlaka meyve-tatlı kapanışı. Hiç bitmeyen umut dolu bir sofra. Umut dolu çünkü aslında herkesin zenginlikten ne yapacağını şaşırdığını sanan bir askerin ve sevgilisinin, neredeyse kıt kanaat geçinen hayatında tüm ailesini kendi yaşadığı yokluk ve umutsuzluklara ama en önemlisi yalnızlıklara tutsak etmemek için çabalayıp durmasından başka bir şey değil. Neyse ki üç kardeş mutluluğu aile-müzik-sinema- yemek olarak (en azından o zamanlar) dörde böldüğümüzden ne onlar ne de biz çok zorlanmadık.
 
Sonra lise zamanında başta ergenlik krizi diye düşündüğüm o karanlık üstüme çöktü. Her şey yolundaydı ama ben o raya bir türlü oturtulamayan vagona dönüşmüştüm. Önce gizli gizli kendime zarar vermeye başladım. Yaşıtlarım tuvalete kapanıp masturbasyon için enerjilerini feda ederken ben toplu iğneleri parmaklarıma batırıp dakikalarca oradan çıkan kanı izliyordum. Sonrasında engellenemeyen aseksüel bir fetişe dönüştü. Toplu iğne önce keskin bir bıçağa sonra cam jiletine doğru evrildi. Çizikler büyüyüp derinleştikçe daha çok kan, daha hızlı ve sıcak bir halde kolumdan aşağıya doğru inmeye başladı. Aslında yaptığım şey onunla temasa girmekten başka bir şey değildi. Madem bu kadar iyi hissettiren bir akıntı idi o zaman neden derimin altında gizleniyordu ki?
 
Bunları düşündükçe yaşadığımın bir ergenlik krizi değil ailem dışında gördüğüm insanların bana vermeye çalıştığı hayatı reddetme çabasından başka bir şey olmadığını anladım.
 
Günler böyle geçerken ailemin evde olmayacağı bir gün okulu kırdım ve daha mantıklı bir ses sistemine sahip abimin odasına girdim. Önce Sonic Youth Goo (1990) albümünü koydum ve küçük kesiklere başladım. Çok sevdiğim “Mote” şarkısında kendimden iyice geçip kesiklerin dozunu arttırdım ve sanırım bayıldım.
 
Uyandığımda hatırladığım üç şey var; abimin odasının kokusu, intihar ettiğimi sanan annemin komşumuza ambulans çağırması için yalvarırcasına çıkan sesi ve Sonic Youth kasedinin B yüzündeki Slowdive’ın “The Sadman”i ve oradan yükselen Rachel Goswell’in mırıldanmaları. Sonrasında hastaneler, amacının intihar olmadığını anlatamamalar, ilaçlar, ilaçlar ve olayın yakınında bile duramayan akrabalardan yorumlar.
 
ALTOGETHER...
Just For A Day (1991) ilk dinlediğim Slowdive albümüydü. Aslında bir iki sene sonrasına kadar ilk albümleri olduğunu bile bilmiyordum. Hep müzik dinleyen bir ailenin içinde büyümenin verdiği en güzel şey ses tayfınızın çok ama çok geniş olmasıdır. Sam Brown albümünü yanına rahatlıkla Pungent Stench veya The Glove koyabilen üç erkek çocuğu için Slowdive bambaşka bir dünyanın kapısını açıyordu. Dalgalanarak yok olan sesler tam tersi bir yol izleyip topraktan çıkıp, küle dönüşüp bedene kavuşuyordu. İçindeki sesler ve kurgular ile mutsuzluğu dürtmesi gerekirken başka bir kapı açıp hayata bağlıyordu. Uzunca bir süre sırf o hislerin peşinde koşabilmek için bu albümü dinledim.
 
Sonrasında Souvlaki (1993) ve Pygmalion (1995) gibi iki harika hediye daha geldi.  
 
19 yaşlarında kaydettikleri kısa bir demo’nun ardından tam da filmlere yakışır bir şekilde tanınmaya başlıyorlar. Çıktıkları bir performansta onları gören EMI yetkilisi Creation Records ile sözleşmelerinin önünü açıyor. Ses olarak Ride, Moose ve My Bloody Valentine gibi grupların izinden gittikleri için doğal olarak kendileri de Shoegaze isimli türün yeni güzellikleri olarak lanse ediliyorlar. Aslında bana göre tüm bu saydığım gruplar ile beraber Slowdive’da bir türün ya da raf etiketinin içine sokulamayacak kadar geniş bir ruh haline dönüşen-hitap eden seslerden oluşuyor. “Cocteau Twins, Mudhoney gibi çınlıyor” (Simon Williams / NME) gibi bir yorum kafanızdaki tüm klişe shoegaze tanımlarını silebilir bence. Hatta bence shoegaze denen şeyi tamamen unutsanız (her ne kadar hoş ve doğru bir hikâyesi olsa da) daha da rahat edersiniz.
 
Neil Halstead ve Rachel Goswell gibi iki önemli nüveyi içinde barındıran Slowdive hikâyesini çok abartmadan, tüm diğer güzel shoegaze damgası yemiş gruplar gibi kısa kesiyor. Onun içinden Mojave 3 gibi tatlı mı tatlı bir bebek çıkıyor. Sonrasında da her ikisinin güzel soloları. Özellikle Slowdive şarkıları ile bezenmiş Halstead akustik performansları can yakıyor.
 
...Ve aniden yeniden doğarak konserlere veriyorlar kendilerini. Çünkü yıllar geçse de anaakım müziklerden uzaklaşan her genç insan bir şekilde bir yerde Slowdive’a bulaşıyor. Garip çünkü yeni bir albüm beklemiyorum. İşin doğrusu buralara gelirler mi? Ondan bile emin değilim. Yine de biraraya gelip Slowdive kabuğu içinde müziğe devam etmeleri beni mutlu ediyor.
 
VISIONS OF LA...
...Annemin sesi ve ona eşlik eden Rachel. Sevdiğim grupların bir futbol maçıymışcasına benimle konuşulmasından, bana evimde zorla dinletilmesinden işte bu yüzden hoşlanmıyorum.
 
Benim Slowdive’da yaşadığım şey annemin küçük oğlunun canına kıydığını sanarkenki gözyaşları ve Rachel’in sakinleştiren sesinin rahatlığı. Seni doğuran kadını üzmenin verdiği ömür boyu vicdan azabı cezası ile cinselliğini tamamen yok ederek âşık olduğun kadının öpüşen sesi.
 
Ne ben tamamen senin sevgini anlayabilirim müziği yapanlara ne de sen benim sevgimin sebebini. Zaten uzatma öyle kalsın. Her şeyimizi paylaşmanın önemli olduğundan dem vurduğumuz ama sanal paylaşımlarda öteye gitmeyen vicdanımızın birazcık taze kalması adına, kuruyup yok olmaması adına, bazı şeylerin güzelliğini kendimize saklayalım. Sonra sokakta, bir mekânda çalarken kızlı erkekli dinleyip sarılalım, dans edelim, öpüşelim...
 
* Abis: Okyanuslarda güneş ışığının ulaşamadığı derin çukurlar, sanki tersine dağlar. (Fransızca  Abysse’den)




 
  muratmrtseckin@gmail.com