En Zor Meslektir; İnsan Olmak!


Müge Ersan
İş, işten geçti, gitti zaten diye düşünerek, kendini bundan hangi ata koşturacağını bilemeyen, denize doğru derin derin bakan işsizler ordusu haline gelir bazı kentler. Hele ki taşına toprağına beton döktükçe altın kazanan açgözlülerin yaşadığı İstanbul gibi şehirler. Geçen yılki verilere göre İstanbul %11.2’lik işsizlik oranıyla bölgesel sıralamada ikinci. Uzmanlar bunun iki temel nedeni olarak, şehirdeki emek piyasasının doymuş olması ve iş sahiplerinin daha ucuz üretim yapabilecekleri çevre illere kaymasını gösteriyor.
 
Birincisine uzmanların kendileri de pek inanmıyor aslında. Çünkü gelişmeye ve genişlemeye açık olan İstanbul’un doyma noktasının var olduğu şüpheli. İkincisi ise daha inandırıcı olmakla birlikte üretim sektöründeki sermayedarların zaten hep içinde olduğu bir eğilim.
 
Bunlardan daha belirgin olan sosyolojik ve psikolojik nedenler ise uzun rakı masalarında tartışmaya açık. Çoğunluğun “bey” olmak istediği İstanbul’da, metrobüsün çok faydalı bir iş olduğu konusunda her masada mesaj verilmeye devam ediyor. Ama herkes arabasıyla gitmek istiyor bir yandan da işine. Evden işe, işten eve gitmek de İstanbul’un, özellikle beyaz yakalılarının pek tercih etmediği bir durum. Biz bu yakaları değirmende ağartmadık dercesine, iş çıkışı “bi drink” almadan duramıyorlar. Haklılar da bir bakıma, onca stres, yoğunluk üstüne bir de trafik çilesi eklenince yorgunluğu bir şekilde atmak gerekir elbet. Tabii bazen de eli işte gözü oynaşta olmanın verdiği muzırlıklar da hoş görülmeli.
 
İster fiziksel ister zihinsel olsun çalışmak, hele ki üzerine para veriyorlarsa, insanoğlunun kendini ispatlama çabasının getirisi. Yoksa bir şekilde ya varoluşsal sorunlara kafayı takıp kendini yok olma hissiyatına sokuyor insan, ya da günlerin nasıl da kendiliğinden gelip geçtiği konusuna şaşırıp, mazinin bir köşesine takılıp kalıyor.
 
Yüreğini başka bir yol bulma sevdasına kaptırmış olan bazıları ise kurulu düzende çalışmanın, aslında zamanını satmak olduğunun farkında. Sabahları aynı saatte bir yerde olma ve akşamları onlara emredilen saatte oradan ayrılmak zorundadır sermaye düzeninin içinde bir şekilde yer alan herkes. Zamanlarını para karşılığında satarlar böylece. Patronları onlara ne zaman üretmelerini söylerlerse, ancak o zaman, onlardan istenilen şeyleri üretirler. Bu kaçınılmazdır. Elbet birileri sabit ve kontrol altındaki üretimin parçasında yer alacaktır.
 
Bu çarkın içinde yer almamak ise sadece iki grubun gerçekleştirebildiği bir lükstür. Birincisi; zaten hayatlarının en iyi ihtimal üçte birini çalışarak geçirmiş ve artık emekli olmuş olanlar. Diğeri ise zaten bu düzeni hiçbir zaman içine sindirememiş, belli zamanlardaki eğitimden çok öğrenime odaklanmış, zaten çoktan okunmuş olan şeyleri değil, keşfedilmeyi bekleyen şeyleri okumaya kendini adamış gerçek entelektüeller. Ruhunda bir nebze de olsa bu ikincisini barındıran insanlar da kimi zaman ev kirası ödemek, hastalık masraflarını karşılamak veya sadece bir yerden bir yere seyahat etmek için paraya ihtiyaç duyduklarından, kurulan düzende çalışmak zorunda kalırlar elbet.
 
Bu zorundalık, geceleri uyutmayacak kadar zorlarına gider. Bir gün, aslında hiç istemedikleri bir iş görüşmesine gittiklerinde de “Sizi neden işe alalım?” sorusuna; “Bunu da ben mi söyleyeyim” cevabını vermeden dönmezler evlerine. 2008 yapımı Vizyonerler filmindeki gibi patlamak istemezler çünkü. Filmde altı çizildiği gibi mutluluğun parayla satılan ezbere yazılmış reçetelerde olmadığını bilirler. İnsanoğlunun varoluşsal amacının her gün daha çok para ve mal sahibi olmak için çalışmak gibi basit olamayacağını hissetmişlerdir. Mutluluğun, sayısı giderek artan kol saatlerine baktıkça artmayacağını, o saatlerin ayarladığı zamana göre yaşamadıklarında anlamışlardır. Kimilerinin aşka ayrılan zamanlarını bile satmak zorunda olduklarını gördüklerinden; şarkıyı her dinlediklerinde ağlamışlardır “tamirci çırağı”na.
 
Sadece verilen işi yapmak zorunda olarak çalışmak; bir ağaç gibi sessiz, bir orman gibi ekipçesine aynı kadere mahkûm olmaktır aslında. Herkes mahkûmsa, bunu değiştirmek imkânsız, bir kişi bile almışsa özgürlüğün tadını bunu bulaşıcı hale getirmek ise umut vericidir. O hep aradığımız umut ve huzur da içimizdedir, doğru. Onu kat kat giysilerimizin altına sakladıkça unutuyoruz varlığını. Ne un için ne ün için, sadece kendi için çalışmak, iş tutmak zorundadır insan. Koldaki altın bilezik; bir meslektir yaşlıların dediği gibi. İnsan olmak gibi zorlu bir meslek.
 
Kendi dışındaki insanların da aynı huzuru tadabilmeleri için arkasını kollamaktır, insan olmak. İnsan olmak, canını zor kurtarmış bir insanın uzandığı sedyeyi ondan sonrakiler için temiz bırakma isteğidir. Bunları hissetmeden evden işe giderken içilen hiç “bi drink” o huzuru bulmaya yardımcı olamaz. 
 
  muge.ersan@gmail.com