Güneyde Yaşama İmgesi ve Güneyde Yaşamak


Gülşah Aykaç
Sevgili okur, sahil kasabasında yaşamak, güneye inmek ya da kırsala göç, çoğumuzun içinde mutluluk yaratan nahif bir hayal, değil mi? Kafamızda yarattığımız hayalde nerde ve nasıl olacağımız gibi nerde ve nasıl olmayacağımız da var. Her sabah tıkış tıkış bir otobüste yoğun bir trafiğin içinde, sevmediğimiz kıyafetlerle sıkıldığımız işimize gitmemek ya da standart iki artı bir apartman dairemizden toprağa basabileceğimiz, denize girip gelip bahçedeki domates biberleri sulayabileceğimiz eve geçebilmek. Var olmanın hafifliğinin, üzerimizdeki şortun ve parmak arası terliğin hafifliğiyle karışık yaşandığı yeni bir hayat imgesi…
 
Şehirleri ele geçirmiş kaotik ve politik ortam bu “kaçış” ya da  “yeni bir hayat” imgesini güçlendiriyor. Olursa internetten takip edip üzerine yazılar yazabileceğimiz, kendimizi her akşamüzeri attığımız köy kahvesinde muhtarla tartışacağımız yürek sancıları… Olayların içinde bedenleriyle var olabilmiş, mücadele veren, olaylara maruz kalan arkadaşlarımız yaz tatillerinde uğrarlar ve ev yapımı şarabımızdan tadarken yaşananları anlatırlar belki…
 
 |Sevgili okur, yazının hemen bu kısmında belirtmeliyim ki hayallerime çok fazla beklenti yüklemeden, sadece İstanbul’dan uzaklaşmak ve doğaya biraz yakınlaşmayı denemek için ben de güneye yerleştim. Yaklaşık iki üç yıl her fırsatta kendimi İstanbul’dan dağlara, otlara ve kayalara atarak bekledim ve beklediğim fırsat bir iş teklifi ile geldi. Mimarlık mesleğine mensup olarak, yaklaşık bir yıldır Muğla’nın Datça İlçesinde yaşıyorum. |
 
Güneyde yaşama hayalinin gerçekleştirildiği ama hayal kırıklıklarıyla son bulduğu hikâyeler var. Benim bazılarına tanık olduğum hikâyeler de. Adam yazın Datça’ya geliyor, bakıyor sakin bir yer, hemen bir mülk edinme gayretine giriyor, zaten yolda yürürken karşılaşacağı üç insandan biri emlakçı diğeri müteahhit ve zaten onlar da onu arıyor, arada bazı son derece bıkkın ve olumsuz insanlar var ve onlar “Yaa ne işin var abi Marmaris’e git, Bodrum’a git,” diyor… Adam ısrarcı, e malum Datça’nın doğası diyor, âşığım diyor, rüzgârı her daim eser serin tutar diyor; emlakçı da onaylıyor, bir de bademi var her derde deva diyerek katkıda bulunuyor. Adam evi alıyor, ya da arsa alıp ev yaptırıyor, bahçeyi ekiyor. Bir yıl sonra ev terk edilmiş, camında satılık ilanıyla kalakalıyor. Adama bahçe işi zor geliyor, geceler çok sessiz ve adam ekliyor “Doğru düzgün hastanesi de yoktu zaten Datça’nın, şimdi Karaburun tarafları var ya oralardan yer bakıyoruz,” diyor.
 
Bu hikâyedeki boşluk ya da kırılma noktası nedir? Neden Adam’ın fikirleri değişiyor? Benim teorim şu yönde: Güneyde yaşama imgesi ile güneyde yaşamak arasındaki fark bu hayal kırıklığını yaratıyor. Bu fark ne mi? Bu fark Datça ile ilgili değil, bu fark Adam’ın kendisi. Adam’ı tanımadığımız için tam olarak bir cevap vermiş sayılmıyorum. Bu yüzden kendi yaşadıklarımı yazıp, bendeki kırılma noktasını deşifre edeceğim.
 
Benim de Datça ile ilgili ya da güneyde yaşamakla ilgili hayal kırıklıklarım Datça’nın ya da güneyin kendisi ile ilgili değil. Birkaç ay önce tanışıp sohbet etme şansı bulduğum Can’ın (*) cümlelerini alıntılayarak konuya girmek istiyorum: “Oysa biz de Migros’tan alışveriş yapmak zorundayız. Çünkü pazardaki domates üretiminde gereğinden fazla ilaç kullanıyor.”
 
Tarımdaki bilgi ve gelenek kaybı tüm dünyada olduğu gibi Datça’da da var. Burada da bir şehir planı politikasından söz etmek mümkün değil. Mimari olarak hâkim olan üslup, kaç metrekareye kaç bir artı bir daire sığar hesabı ile imar notlarının kesişiminden doğuyor sayılır. Mimarlık yerine müteahhitlik (ya da yapsatçılık), iç mimarlık yerine tadilat yaptığınız bir inşaat piyasasında kendinizi bulmanız an meselesi… Daha önce İstanbul’da yaşadığım bu ortamın daha yoğun ve “eee bu işler böyle” tavrıyla karşıma yeniden çıkması beni üzüyor.
 
|Bu sırada etrafımda hayalini gerçekleştirmenin mutluluğuyla yaşayan, yaşça benden büyük insanlara sordum. Ve gerçek bir doğal hayatın sırrını buldum: mülk edinme ve kira geliri, yani para kazanma zorunluluğu olmadan yaşayabilmek…|
 
Daha uzun vadede fark ettiğim şey ise, beş yıl önce Bodrum’a taşınmış olan çocukluk arkadaşım Gülcan’la birlikteyken cümlelere dökebildiğim daha içsel bir mesele… İşe giderken dağlara bakıp mutluluktan çığlık atıyorum, sabah ya da akşam iş öncesi ya da sonrası denize girip mutlu oluyorum, evin önündeki bahçede çiçek ve sebze yetiştirmeye çalışıyorum, kendime bol bol vakit ayırıp yeni şeyler deniyorum ama bu güzellikler paylaşamazsan çoğalmıyor. Bedenen yanında olan, senin gibi birileri lazım. Bir şey üretme zorunluluğun elbette yok, birlikte keşfetmek üretmenin kendisi, birlikte olmak yeni bir hayatın güzelliklerini çoğaltıyor.
 
Ben her zaman iş hayatına, mimarlık ortamına tepkiliydim ve her zaman çokluk içerisinde bir şeyler üretip onları paylaşarak var oldum. Hayal kırıklığı noktalarım da tam olarak bunlardan, yani yine kendimden kaynaklanıyor.
Kısacası diyeceğim o ki sevgili okur, güneyde yaşama imgesi ve güneyde yaşamak arasında bir fark var: o da sensin. İmge seninle birlikte gerçekleşiyor ve o zaman yaşadığın şey hayalinden farklı olabiliyor. Yine de bizim için bir dileğim var: bol bol hareket edelim ve hayatı paylaşabilelim…
 
(*) Can Kaya, Kıyıda Mimarlık, Datça.
 
  gulsahaykac@gmail.com