Yeniden sınıf…


Foti Benlisoy
İşçi sınıfının “bitmiş”, geçmiş güzel günlerin hoş bir sedasından ibaret hale gelmiş olduğu iddiası o kadar sık tekrarlanır ki, neredeyse bir klişe halini almıştır. İşçi sınıfının tarihe karıştığına, onun kolektif bir fail olarak eyleme kapasitesinin artık söz konusu olmadığına dair sayısız kehanetten belki de en “talihsiz” olanı, AndreGorz’un 1968 yılının başında, yani Fransa ve İtalya’daki büyük emekçi kabarışlarının hemen arifesinde yazdığı şu satırlardır: “Görünebilir gelecekte Avrupa kapitalizminde işçi kitlelerini yaşamsal çıkarlarını savunmak için devrimci genel grevlere ya da silahlı ayaklanmalara sürükleyecek kadar dramatik bir kriz yaşanmayacaktır.” Bu satırların kaleme alınmasından yalnızca birkaç ay sonra Fransa’da tarihin en kitlesel ve en uzun süreli genel grevlerinden biri yaşanacaktı. İşçi sınıfına “kefen biçmekte” aceleci davrananların daima aklında bulunması gereken ironik bir örnek Gorz’unki.
 
Aslında bir post-kapitalizm çağına geçmiş olduğumuza dair onca spekülasyona rağmen son yirmi-otuz yılda işçi sınıfının küresel düzeyde sayısı ikiye, belki üçe katlanmış durumda. Ancak kendimizi kandırmayalım. İşçi sınıfı bir istatistik kategorisinden, bir “iktisadi sınıf”tan ibaret değil. Marx’ın ekonomik değil de “sosyal sınıflar”dan bahsettiğini unutmayalım. Yani sadece rakamlardan değil, belli bir sosyal-siyasal-kültürel etki ve gücü olan bir sınıftan bahsediyoruz. Sınıf; inşai bir süreç içerisinde oluşur, yani işçi sınıfı kendi kendisini mücadele deneyimleri aracılığıyla kurar. İşçi sınıfının kimliği iktisadi süreçlerin otomatik bir sonucu değil, kolektif mücadele ve direniş deneyiminin ürünüdür.
 
Hâkim sağduyunun aksine işçi sınıfı bir iktisat kategorisinden, bir istatistik verisinden ibaret değildir. Sınıf yalnızca doğrudan üretim sürecinde bulunmaz, yani onu sadece maden ocağında ya da tersanede görmeyiz. İşçi sınıfının âdetleri, gelenekleri, toplumsal kurumları, düşünüş biçimleri ve değerleri vardır ve sınıfı sınıf yapan da çoğu zaman bu öğelerin bir toplamıdır. Dahası sınıf, ancak siyasi temsili olduğunda, yani kendisini siyasal anlamda sınıf olarak ifade ettiğinde, sınıf olarak hareket ettiğinde kelimenin gerçek anlamında bir sınıf haline gelir. Yani sınıf “kimliği”, (nadir olarak “büyük” siyaset sahnesine çıkan, çoğu zaman gündelik, küçük ve ilk bakışta görünmeyen direniş formlarında ifadesini bulan) sınıf mücadelesinin ve bu mücadele içerisinde şekillenen kolektif deneyimlerin bir sonucudur.
 
Dolayısıyla işçi sınıfının ölüp ölmediği tartışması asla sadece rakamlarla ilgili değildir; onun politik, sosyal ve kültürel etkisiyle alakalı bir tartışmadır. İşte bir yandan dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu etkileyen bir proleterleşme sürecinin cereyan ettiği, diğer yandansa bir “sosyal” sınıf olarak işçi sınıfının siyasal, kültürel ve toplumsal kapasitelerinde ciddi bir gerilemenin söz konusu olduğu bir devirdeyiz. İşçi sınıfı hareketi 1970’lerin sonlarından itibaren almış olduğu bir dizi yenilginin yükünü üzerinden atabilmiş değil. İşçi sınıfının iktisadi, sosyal, siyasal ve kültürel gücünü kırmaya dönük küresel saldırının, sınıf hareketinin dünya ölçeğindeki kolektif müdahale ve örgütlenme kapasitesine ciddi darbeler vurmuş olduğunu söylemek hiç de abartılı değil.
 
Artık yerleşmiş tabirle “neoliberalizm” olarak adlandırdığımız bu saldırı, otuz küsür yıl içerisinde kimi yerde daha fazla kimi yerde daha az başarılı oldu. Kesin olan, neoliberalotoriterizmin esas itibariyle işçi sınıfının, emekçi ve ezilenlerin kendi bağımsız örgütlenme ve kolektif eyleme geçme kapasitesini hedeflediği, bunu tahrip etmeye yöneldiği. Bu otuz küsür yılda sermaye ezilenlerin kendi hayatlarını kontrol etmeye dönük enerjilerini, kendi hayatlarına sahip çıkmaya dönük inisiyatiflerini, yaratıcılıklarını, özgüvenlerini törpülemekte bir hayli başarılı oldu. Sınıf hareketi ve toplumsal mücadeleler zorla bastırıldı, parçalandı, atomize edildi, bölündü, hareket edemez kılındı, itibarsızlaştırıldı. Aşağıdakilerin bağımsız örgütlenmeleri işlevsiz kılındı, gayrısiyasallaştırıldı, emekçi kamusallıkları ticarileştirilerek tahrip edildi. Şirket ya da aile dışında toplumsal eyleme kaynaklık edebilecek kolektif bir özne bırakmamaya yönelindi. Bireyci-rekabetçi bir kültür, kolektivist-dayanışmacı pratikleri ve kamusallıkları tahrip edecek şekilde yaygınlaştırıldı. 1981’de ABD’deki hava kontrolörlerinin grevinin ya da 1984-85’te İngiltere’deki büyük madenci grevinin kırılmasından bugüne bu yolda dünya ölçeğinde ciddi mesafe kat edildi. Bu uzatmalı yenilgiler devrinin işçi sınıfı hareketinde yarattığı sonuçları hesaba katmayan hiçbir siyasal analiz “gerçekçi” sıfatını hak etmeyecektir.
 
Sınıf hareketinin aktüel durumu, güvencesizliği, parçalanmışlığı, devlet nezdindeki siyasal etki ve gücünün iyice cılızlaşması ve sosyal marjinalleşme itibariyle sınıfın genel görünümü, adeta 19. yüzyılın ilk yarısındaki manzarayı andırıyor bugün. Bu anlamda sınıf hareketini mücadele içerisinde şekillendirecek kurucu deneyimleri açığa çıkartacak yapı ve araçların büyük ölçüde yeniden ve bazen en baştan inşa edilmesi gibi bir görevle karşı karşıyayız. Sınıfı yeniden bir kolektif özne haline getirecek, sınıfın birlikte eyleme ve örgütlenme kapasitesini geliştirecek deneyimlerin oluşabileceği mecraları ortaya çıkartmak gerekiyor. Hem de kapitalist krizin müsebbibi olduğu muazzam bir siyasal ve sosyal çalkantının tam ortasında. Bugün dünyanın dört bir yanında işittiğimiz sarsıntılar, muazzam bir metalaşma-proleterleşme sürecinde işçi sınıfının kendisini yeniden kurmak için verdiği eşitsiz, bazen çelişkili ve kesintili mücadelelerin sesinden başka bir şey değil.
 
Dolayısıyla iyimserliğin, kaderciliğin değil de aktif bir iyimserliğin zamanıdır: Türkiye’de de son birkaç yıldır işçi sınıfının değişik katmanları arasında ciddiye alınması gereken bir kaynaşma olduğu aşikâr. Taşerona, güvencesizliğe, sendikasızlaştırmaya, olumsuz çalışma koşullarına, patronun ya da ustabaşıların onur kırıcı davranışlarına karşı direnişler giderek yaygınlaşıyor. Yeni bir kuşağın sermayeye olduğu kadar sendika bürokrasilerine karşı da mücadele içerisinde özgüven kazandığı açık. Dolayısıyla “ortaya konuşma”, soyut ilkeler adına genel kamuoyuna hitap etme zamanı geldi de geçiyor. Zaman, bugünün sınıf referanslı eylemi ve söylemini inşa etmenin zamanı…
  fotiben@gmail.com