Communist Spectre That Still Haunts (*)


Mahnov
İnsanın sınırsız yaratıcılığı, yaratıcı emeği, sayılarla, saatlerle, dolayısıyla parayla ölçülebilir hale geldiğinden beri, iş hayatı bir ızdırap halini almıştır. O yüzden çalışma “hayatı” kendi zorla empoze eder, ortaya çıkan ürünün çoğu zaman önemi yoktur, bedenler çalışmayla “terbiye” edilir, yabanlıklarından arındırılır; köylüleri becerikli işçilere, askerlere dönüştürür. Disipliner toplumun hücrelerinde bir top gibi yuvarlanırız, önce aile, sonra okullar, askerlik, sonra iş, biyolojik süreçlerimizin denetlendiği hastaneler, yoldan çıkmaya meyil ettiğimiz anda devreye giren psikiyatrlar ile devamlı hizada tutuluruz. Adına para denen mutlak “yabancılaşma”ya, bir yeme koşar gibi koşarız ve bir müddet sonra onu edinme gerekliliği sorgulanamaz bir hal alır. Tüm hayat bir yabancılaşma efektine dönüşür, çalışmanın, sonuçlarına duçâr kaldığımız süreçlerin içinde debeleniriz. Hayatımız realize edilmeyi bekleyen mücevher gibidir, bedenimiz bir gerilla savaşının ortasına düşmüştür sanki, kendimizi bu paylaşım savaşından kurtarmamız gitgide zorlaşmaktadır.
 
Öte yandan disiplinler de çözülmektedir artık, geçmişte özgürlük vaat eden sokaklara yayılan bir kapitalist-uzam patlaması vardır. Çalışma hayatı, özel hayat ayrımı da ortadan kalkmak üzeredir. Artık üniversite bizi toplumsal hiyerarşide bir yerlere taşımaz, yoğun bir iş gününden sonra kaçılan özel hayat yoktur. Hayat üzerine yatırım yapılması gereken bir araca dönüşmüştür, sertifikasyonlar, master’lar, sürdürülebilir eğitimler, üzerimize yapıştırdığımız kültürel sermaye etiketleridir. Bir müddet sonra bu etiketle alınıp, satılmamız daha da kolaylaşır. Özgürlüğümüzün, alınıp satılma özgürlüğü olduğu bir evrende, değişim değerimizi artırmaya çalışmaktan başka çare yoktur. Biyolojik sorumluluk da ellerimizdedir artık, kilo alamayız, yoksa iş bulamayız, düzgün dişlere, anlamlı bir gülücüğe, teklemeyen kalbe ihtiyacımız vardır korporasyonların görünmeyen yüzlerinin ve makinelerinin kontrol ettiği uzayında var olabilmek için.
 
Hayat, üretim-tüketim paradigmasının bir nesnesidir artık, Hazlar peşinden koşulacak artı-değerler olarak dondurmalara, kahvelere, arabalara, nesnelere iliştirilen bir müphem artı-değerdir. Onları tükettikçe “mutlu” oluruz. Arabaların kıvrımları artmış, kadınsılaşmış, farları karizmatik bakışlara; dondurmalar fallik ögelere dönüşmüştür bu yeni coğrafyada. Nesneler etrafındaki fetiş, onların biyolojikleşmesine yol açmaktadır neredeyse.
 
Şimdilerde sosyal ağlarda imlenen alter-egolarımız şiştikçe özgüvenimiz artar, kendimize iliştirdiğimiz bu karanlık değer, değerimizi artırır. El sıkışlarımız birer “business transaction”dır artık. Bedenler, aynı nesneler gibi, buharlaşmakta, sürekli yersiz yurtsuzlaşmakta, yaklaşıldıkça değerinden kaybetmekte, kapitalist pazarda arzulanabilir bir hâl alabilmek için ötelenmektedir. Meta fetişizminin bedenlerdeki patolojisi, şizofrenidir. O yüzden feodalizmin nişane hastalığı histeri iken, kapitalizminki, şizofrenidir.
 
Birey geri dönüşsüz bir şekilde atomize olmakla kalmamış, tanımına ters bir şekilde bölünebilir bir hâl almıştır. Hipster ultra-atomize olmuş şehirli öznenin bir görüngüsüdür. Ancak, artık yarılma da tahammül edilebilir bir kişilik özelliğidir, çünkü pazarlanabilirdir. Bireyler, bölünebilirdir, tümlüğünü yitirmiştir, “bir” değillerdir artık. Alter-egolarımız kendisini sosyal ağlarda açığa vurmaktadır, imajlar aslın önüne geçmiştir çoktan. Bir imaj ekonomisi içinde, öznellikler değerlenmekte ve yeniden-değerlenmektedir. Öte yandan, en radikal özneleşme stratejileri, eşcinsellik misal, özel ürünlerle çevrili bir ekonomiye dâhil edilirken, evlilik yoluyla miras hukukunun ve dolayısıyla sistemin tam göbeğine çekilmiştir. Aşk uzak dağların arkasına gizlenmiş bir pop şarkısı sözüdür.
 
Cinsellik yalıtılmıştır, penisler ve vajinalar buluşurken kondomlar güvenlik aygıtı olarak işbilir öznenin yardımına koşarlar. Sıvı alışverişi bile kontrol edilir, böylece erkekler sperme, kadınlar yumurtaya indirgenir. Althusser şöyle der; “Bir fabrikada diğer fabrikalarda üretilmeyen tek nesne, işçidir.” İşçiler evlerde üretilir, diktiğimiz binalar birer üretim bandıdır, insanlar huzurlu evlerinde rahatça ürerler, üredikçe yeni tüketim öznellikleri dünyaya gelir. Velhasıl, çocuk, kârlı olması beklenen bir yatırımdır.
 
Modern üretim paradigmasıyla beraber nesne sayısı patlamıştır, ama insan nüfusu da aynı şekilde geometrik olarak artmıştır. En pahalı doğum doktorları şimdi soyumuzu ileri taşımak için kredi kartımızdan slip çekerler. Evlerle birlikte AVM’ler de patlar, mobilyalarımız artık bizim karakteristik özelliklerimizi tarifler. Yediğimiz yemekler, sonsuz hayat vaat eder, keten tohumu atmayı unutmayız salatalara. Muhafaza edilmiş hayatların içine tıkıldığı hücrelerde, dev LCD ekranlar bizi gerçekliğe bağlar. Plazalar, gökdelenler, özelleşmiş, disipliner aygıtların cenderesinden sıyrılmış güvenlik aygıtlarıyla korunurken kendimizi güvencede hissederiz.
 
Ve sonra, sabah kalkıp işe gideriz.
 
Peki, her şey bu kadar karamsar olmak zorunda mı? Bizim için değil aslında, çünkü kolektif eylemle bu yabancılaşmayı kırabildik. Yukarıda anlatılan şeylerin çoğu, bittabi, çeşitli şekillerde mecmua okurlarının da bildiği şeyler. Fight Club’vari karanlık zindanlarda dövüşerek ilerleyen, devrimci durumlarda görünür hâl, halen söylenenle gerçeklik arasındaki uçurum dünyada henüz birleşememişken, Gezi’de birleşmiştir; ona devrimci niteliğini kazandırmıştır. Ultra-atomize özneler, iktidarın üretimine katıldığı direniş vasıtasıyla, iktidarın kullanımını mecbur bıraktığı gaz maskeleri altında diğerleriyle aynılaşmıştır. İşine giden plaza insanı, gündüz tüm ayrıksılığıyla bir özneleşmeyi icra ederken, akşamında diğerleriyle “bir”leşebilmiştir.
 
Öte yandan, çok sevdiğim bir yazıda dediği gibi, imaj ekonomisinde çevrimiçi olmuş tüm alter-egolar, gerçek duvarları sanallaştırarak uzamsal yayılımı tersine çevirmiştir. Geçtiğimiz yıl Taksim’i özgürleştiren ve benim adına “geçişli özne” dediğim, henüz tarifi bulunamamış öznenin sihirli niteliği de buradadır. Özgürdür, çünkü direnmektedir ve kendini sınırsızca ifade etmektedir; eşittir, çünkü gaz maskelerinin arkasında, herkes aynıdır. Subcomandante Marcos’un dediği gibi, maskeler arkasında bizler, diğerleriyiz.
 
Kimse burjuva vatandaşlık kriterleri ya da etnik kriterlerle orada değildir. Ve bu ikisi yani özgürlük-eşitlik arasındaki diyalektik gerilim, sağlıklı bir şekilde, bir uzamda çözülebildiği için de, kardeşlik, mümkün olabilmiştir. 21.yy’ın ilk komünal cumhuriyetçi kazanımı o yüzden gerçektir. Dünya değiştirilmiştir, çünkü dünyanın algılanışı değiştirilmiştir, artık hepimiz Gezi’nin olay-zamanında yaşıyoruz. Buna iktidar da dâhil. Sosyalizmin kalkınmacı retoriği nasıl iflas ettiyse, neoliberal kapitalizmin yabancılaşma evreninin de nasıl kırılabileceği, ilk defa post-modern dünyada orada ispatlanmıştır ve bunun ispatlanabilmiş olmasının tek sebebi de nesneleşmeye direnen insanların direnişini sisteme soğurabilecek iktidar teknolojilerinin bu coğrafyada henüz yeterince işlerlik kazanamamış olmasıdır. O yüzden şiddetle saldırıyorlar! Ellerindeki tek aygıt bu çünkü. O yüzden fıtrat arıyorlar her şeyde, çünkü direnişçi devrimci öznenin “öz”ü, kolektiftir, ele geçirilemez bir yabanlığı imler. O yüzden Gezi deneyiminin “öteki”si, asla AKP falan değildir, bütün bir üretim-tüketim paradigması ve onu mümkün kılan dünya çapındaki tahakküm sistemleridir. Communist spectre that still haunts bourgoisie! Burjuvaziye musallat olmuş komünist hayalet!
 
(*) Hâlâ avlanana komünist hayalet
  mahnoyev@yahoo.com