Avangard Pasajlarda Devrim Matematiği Üzerine


Oğuzhan Oğuz
Paul Laverty haklı. Hatırlayınız, şöyle yazmıştı bir köşeye: “We want bread. But we want roses too.” (Ekmek istiyoruz. Ama güller de istiyoruz) Zira, Bread and Roses’da Elpidia Carrillo’ya tek sahnede çarkın nasıl işlendiğini anlattırması için Ken Loach’ı azad etmesi de karşılıklı iki bira eşliğinde kutlanası. Lakin konumuz bu değil. Paul Laverty, Ken Loach, Elpidia Carrillo falan... yazı bir nebze “cool” başlasın diye belki. Ne de olsa bünyeye “iş” başlığıyla zerk olan bu hayat-ı muhterem karın ağrısı olabildiğince fiyaka ve riya tabanlı. Mütevazı bir katkı olsun diye belki de mevzuya farklı bir içgüdüyle bakmalı. El ele verip “bir değer yaratan emek” koyalım bu içgüdünün adını. Biraz daha katlanılası olsun diye belki, öyle ya da böyle birilerinin sömürgesi olarak yaşama hissiyatı ile yüzleşme seansları.
 
İlk seans, benim bu satırları yazarken kâğıda aval aval bakmama, kalemle oynamama “düşünmek” adını verip kendimi avutmamla eşdeğer bir yanılgının işe, hayata ve belki de akıllarda en yer etmiş haliyle iş hayatına uygulanması üzerine kurulu.
 
“Şartları daha iyi” diye bir kavramın gönüllerde taht kurduğu, sadece terimlerin, ünvanların, birtakım kazanç veya hayatı idame ettirme triplerinin büyük bir toprak bütünlüğü sağladığı Sektöristan adlı Manda’nın tırnak içine alınabilen bir içgüdüyle her bir bireyi sorgusuz sualsiz paydaşı ilan ettiği bir yok olma biçimi aslında, ilk seansın eyleme dönüşen mavrası. Bu katakulli algıda da yerini almasın diye belki, buralara bir yere birkaç soru iliştirmesi sanki.
 
Temsil misal; kâğıt ve banknotun yoğunluğu (kütle bölü hacim) arasında sadece birkaç binde birkaç’lık bir fark varken, bir nefes sıhhat biçimi olarak insanoğlunun bu iki nesne altında ezilme oranları arasında dağlar kadar fark olması, sizce de matematiği tersten okuduğumuzu, durduk yere fiziğe kendi meşrebimizce manalı bir sol kroşe atmaya çalıştığımızı ve yetmiyormuş gibi bir de bu aksak kolajın üstüne sosyal sınıflar bina etmekte olduğumuzu acziyet unsurlarımız olarak gözler önüne sermiyor mu?
 
Hiçbir şeyi tamir etmeden, bırakın tamir etmeyi, tamir etmeye çalışmanın dahi tadını almadan, “sürekli üretim” anlayışıyla endüstriyel mutantlara dönüşmek, küfrettiğimiz tüketim çılgınlığı ile günlerini gün ettiğine inanan milyonlar ile aynı hizzaya getirmiyor mu bizi? Biz, yani işte “bir değer yaratan emek” içgüdüsüyle hayatı daha yaşanabilir kılabileceklerine inanan bir avuç badire meraklısı… Biliyorsunuz, kendimizi yeterince kandırırsak “bütün bu olanlara” bir nefeste sekizyüzyirmisekizmilyon alternatif yaratabiliriz akşamları. Oysa hatırlayınız, kötünün emsal teşkil ettiği bünyelerden sıyırmıştık tembel teneke diye aşağılanan vücutlarımızı.
 
O yüzden sanki artık biraz şöyle soruları mı sormalı? Zaten hiçbir şey beklemememiz gereken bir tayfa var, ona eyvallah… Eyvallah da, biz abilerim ablalarım, biz ne zaman tartışmaya başlayacağız kırık dökük, ağır aksak ne varsa tamir ederek başlamalıyız’ı? Ne zaman deneyeceğiz, alternatiflerin de çarka çomak değil, egoya hamak olduğunu anlamayı?
 
Zibidi bir endişeyle kılı kırk yarmadan yazıyorum bunları, kendi söküğünü dikemeyen tüm terzilere rakı kokan bir sitemle… Ağır ağır yürürken Kadıköy’de…
 
Hey bayım… Üretme, paylaş benimle. Sayın bayan… Hadi sen de sen de!
                                                                                                                                            

 
  oguzo@sabanciuniv.edu