Kırsal-Şehir İlişkisini Hal Yoluna Koyanlar


Durukan Dudu
Geçen ay, “Kırsal-şehir meselesini hal yoluna sokmak lazım”da kaldım.
 
Mesele “Bi' ara hallederiz” kıvamını çoktan geçmiş durumda. Hem şehirlinin, hem kırsaldakinin gündelik hayatını fazlasıyla işgal eden bir aciliyet, karşımızdaki. Taksim Meydanı’nın betona boğulması ve şehirlerin “Büyü de büyü, hep büyü. Hayırlısıyla her şeyi yut” dualarıyla her türlü hayırlardan fersah fersah uzaklara savrulması da, kimlik, ifade ve var olma özgürlüklerinin “iyi fikir aslında”larda kalması da, şehirde (ve hatta giderek kırsalda da) yediğinin insanı insan yapan gıdayla alakasının kalmamış olması da...
 
Aynı indirgemeci, tek tipleştirici, yok edici ve tam anlamıyla ceberrut kalkınmacılığın kısır, zehirli ve belki de en kötüsü, sıkıcı meyveleri.
 
Hepsini (sıkıcılık hariç) geçtim, kendisiyle birlikte hepimizi dörtnala toplu yok oluşa doğru süren bir paradigma bu. Lafın gelişi “yok oluş” değil, iklim değişikliği adında ve en değme zombi filmlerine taş çıkartan, üstelik savaşacak yaratıklar bulamayacağımızdan kelli, hiç eğlenceli olmayacak, acılı ve uzun sürecek bir yok oluş.
(Zombi kıyameti gibi olsa hadi bi’ nebze, hayatlarımıza anlam gelir en azından - bit.ly/ZAq6Xx)
 
Güzel haber ise bu berbat kalkınmacı paradigmanın çatım çatım çatlamakta olduğu. “Hani nerede? Gemi azıya iyice almadı mı, tam tersi?” diyenlerdensen, yarı-haklısın: Küresel ölçekte hızlı düşüşünün başlangıcındayız, sıkıcılığın son çırpınışları izlediğimiz.
 
İşin teori ve göstergelerini geçen sayıda da atıfta bulunduğum bir yazıma (bit.ly/15jfkfk) bırakıp, “Umut hani nerede?”ye döneyim.
 
Ters Göç
Başladı. Hacim olarak çok küçük, hatta göz ardı edilebilir kadar ufak olsa da henüz, yarattığı etki oldukça büyük: Çevresinde kırsala dönmüş veya dönmek üzere planlarını yapan birileri olanlarımızın sayısı hızla artıyor. Her kırsala dönüş hikâyesi, yıkılmaz gibi duran kocaman algı duvarlarında incecik çatlaklar açıyor, “Demek mümkünmüş” muhabbetlerini arttırıyor, kalanlara güç ve cesaret veriyor.
 
“Vahşi” Batı’ya giden ilk öncüler gibi, geride kalanlara gitmenin mümkün olduğunu gösteriyor.
 
Bu noktada iki temel soru var, onlara da değinmek lazım: Soru 1: Hepimiz kırsala dönmeye kalksak, yer var mı ki? Cevap: Kırsala dönmek isteyen herkes için yer var, evet (Ufacık bir şehirde 15 milyon insana yer buluyoruz, oradan hesaplayıver). Zaten kırsal-şehir dengesi bu ve diğer adımlarla düzeldikçe, şehirde yaşamak da çok daha keyifli olacak; herkesin arkasına bakmadan kırsala kaçmaya çalışacağı bir senaryo istesek de mümkün değil yani (zombi kıyameti olursa, belki).
 
Şu da var: Kırsalda yaşamanın bütün gün hamakta yatıp hayaller kurmak ve arada bir eğlencesine tavuk kovalamak olduğunu sanan kırsal romantikleri, bu göç edenlere yaptıkları ziyaretler sayesinde görüyor, kırsalda yaşamın aslında ne olduğunu. Yani elemeli, aşamalı bir süreç, söz konusu olan.
 
Soru 2: Dönenler hep belli bir yaş üstü değil mi? Cevap: Kaba bir genelleme yaparsak önemli kısmı şimdilik öyle,
evet. Ve ama, 25-35 yaş aralığında kırsala dönenlerin sayısı hızla artıyor. Zaten bu dönüşlerin “köy kötü, mahrumiyet yeri, sıkıcı; gençlik köyde harcanır mı?” algı duvarlarında açtığı kılcal çatlaklar da daha bi’ derin oluyor. Biz, 25-30 yaş arası dört kişi olarak kırsala göçtüğümüzde misal, baya’ bi’ yaygara kopmuştu.
Yaygara iyi, yaygara güzel. Algı kalıplarını açmaya birebir.
 
Ekoköyler
Ters göçle doğrudan bağlantılı olarak, ekoköy girişimlerinde de artış var. Kırsalda yaşamdan farklı olarak ekoköyler, ütopik mikro-toplum projeleri. Süreçleri çok daha karmaşık ve zorlu; çok sağlam ve adeta Role-Play oyunlarında olduğu gibi her bireyin farklı bir boşluğu dolduracağı, üstelik bunun grup dinamiklerini bozmadan gerçekleşeceği “öncüler” gerekiyor. Bir de emek, tabii: Köyden usta getirtip inşa ettirdiğiniz binaların çevrelediği arazi ekoköyleşemiyor; belki ekolojik çiftlik oluyor.
 
Benim tanımlamamla, Türkiye’de henüz bir ekoköy yok. Yakından takip ettiğim / bildiğim ve yakın zamanda vuslata erme potansiyeli gördüğüm üç ekoköy girişimi var: Marmariç’teki Permakültür kolektifi, Yeryüzü Derneği’nin Ekoköy girişimi ve bizim Ormanevi’miz.
 
Bugüne kadar yapılan ama genelde grup içi sorunlardan yarım kalanlar / bitenler dışında Türkiye’de doğumla emekleme arası bir aşamada olan ekoköylerin önemi şu: Hayalini kurmaya bile korktuğunuz kadar güzel yaşamların gerçek, gönüllü sadeliğin vaat ettiği her daim mutluluğun mümkün olduğunu gösteriyorlar.
 
Toplum Destekli Tarım ve Katılımcı Sertifika
Şöyle: Tüm üretim aşamalarını ve iyi olduğunu bildiğin gıdayı, üreticiyle istediğin zaman iletişime geçerek uygun fiyata almak; üstelik bunu yaparak “kapitalizm”le en etkili mücadeleyi vermiş olmak.
 
Bunun için hem üreticinin, hem tüketicinin örgütlenmesi lazım. Üretici örgütlemesi bizde, sıkıntı yok. Şehirdekiler de kendisini, ailesini ve dostlarını örgütlerse, oldu bu iş. Kolaylaştırıcı birkaç kurum: İstanbul’da Yeryüzü Derneği, Ankara’da Doğal Besin Bilinçli Beslenme Grubu, Çanakkale’de ÇAYEK. Bulunduğun şehirde yoksa bile, kurması çok kolay; birimize soruver. Buğday Derneği’nin ÇAYEK’le birlikte yaptığı bir modelleme çalışması da var hem, yakında çıkar “Şehrinde toplum destekli tarım örgütlerini nasıl kurar, nasıl işletirsin?” deyu kılavuzlar.
 
Sıkıcı ve kibirli kalkınmacılığın karşısında, gülümseyen ve dalgacı yaşamcılık için herkesin yapabileceği sayısız şey var; hem de bir şey feda etmeden. Hayatını buna vakfetmen gerekmiyor - gerçi bi’ girdin mi işin içine, çıkmak istemiyorsun pek.
 
Kırsal-şehir dengesini bir hal yoluna koyalım da, gerisi de gelecek.
 
 
Yazının geçen sayı yayımlanan ilk bölümüne kargamecmua.org adresinden ulaşabilirsiniz.