Terletmeyi Severim


Halil Fırat Eren
          - Ebem dondu.
Bu lafı etmesinin iki nedeni vardı. Birincisi, bu tarz yanlış cümleler kurmanın komik olduğunu düşünmesiydi. İkincisi ise cumartesi günü muhteşem olan havanın pazar günü mümkün olduğunca bozmasıydı. Kız arkadaşı -her seferinde olduğu gibi- yine gülmüştü söylediklerine. İkisi de oldukça heyecanlı görünüyordu. Hatta gerginlerdi sanırım. Evet, evet, gerginlerdi. Bunun nedenini çok geçmeden anlayacaktım. Buralı değillerdi. Onları ilk defa görüyordum ve müstakil bir eve, ellerindeki anahtarı kullanarak gireceklerdi. Arkadaşından sadece sevişmek için evini ödünç alan bir gençle karşı karşıyaydım. Fakat emellerine ulaşabilmek için önce çok zorlu bir rakibi geçmeleri gerekiyordu: Beni.
 
İstanbul’un en huzurlu semtlerinden biri olan Kuzguncuk’un, en huzur bozucu yokuşuyum ben. Behlül Yokuşu diye kime sorsanız gösterir. Aslında sormanıza da gerek yok. Biraz yürüyünce görürsünüz zaten. Buradaki herkesi tanırım. Herkes de beni tanır. Birçoğu için sokağa çıkmama sebebiyim. Ama yukarıda yaşayanlara da, aşağıda yaşayanlara da her zaman güzel şeyler sunduğum doğrudur. Yukarıdakilere sahilde çay keyfi ve hoş sohbetler sunarım, aşağıdakilere ise ağaçların arasından görünen masmavi bir boğaz manzarası. Fakat çoğunlukla, çekecekleri eziyet, alacakları keyiften daha büyükmüş gibi gelir. O yüzden Behlül Yokuşu’nda ikâmet edenler, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmazlar.
 
Fakat onlar, tırmanmak zorundalardı. Ama yalnız değillerdi. Hatta tırmanmaya başladıktan kısa bir süre sonra, -bu tırmanışın onlara getireceği mutluluğu unutarak- oflamaya başlayacaklardı. Çektikleri rezillikleri düşünüp ne kadar kötü bir hayatları olduğuna ikna olacaklardı. Sevişmek için başkalarının evlerine ihtiyaç duydukları yetmiyormuş gibi, bir de bu yokuşa katlanmaları gerekiyordu.
 
Onlardan sonra başka bir çift geldi. Boyunlarında fotoğraf makineleri asılıydı. Pahalı makineleri vardı. Çünkü fotoğraf pahalı bir uğraş olmak zorundaydı ve bu hobiye sahip olmak için yüklü miktarda para ödemeleri gerektiğine ikna olmuşlardı çoktan. Pazar günlerini, eski semtleri dolaşıp fotoğraf çekerek geçiriyorlardı. “Burası, o bildiğiniz eski semtlere benzemez,” diye geçirdim içimden. O eski, ahşap, cumbalı evlerin fotoğraflarını, Boğaz manzarası eşliğinde çekebilmek için yokuşu tırmanmak zorundaydılar. Fakat onlarda nefes nefese kalmışlardı işte. Çok geçmeden yoruldular. Üstelik yorgunluktan elleri titrediği için, istedikleri fotoğrafları bir türlü çekemiyorlardı. Çektikleri her fotoğraf bulanık çıkıyordu. Sinirlendiler ve ara sokaklardan birine girerek kayboldular. Manzaranın tadını çıkaramamışlardı bile. Oysa tek yapmaları gereken manzaraya bakıp öpüşmekti ya da birer sigara yakmak. Ama günlerden pazardı ve bu hobi gününde mutluluk, çekilen fotoğrafların internete yüklenmesiyle elde edilirdi.
 
Sonra ev yemekleri yapan bir lokantada çalışan paketçi çocuk tırmanmaya başladı ıkına sıkıla. Telefonun çalışından anlamıştı acıkanların bu yokuşun en tepesinde oturduklarını. Aksi gibi servis motoru da bozuktu. Yürümesi ve küfretmesi gerekiyordu. Üstelik kartla ödeme yapılacaktı ve bu “Bahşiş yok!” demekti. Küfür ede ede tırmanmaya devam etti. İşinden memnun değildi. O telefonu alacak parayı biriktirsin, hemen ayrılacaktı işten. Telefonun hayaliyle ha gayret dedi. Dönüş yolunda da bi’ hayli sinirliydi. Gerçekten de bahşiş alamamıştı. Sırf bu yüzden, bir kere bile kafasını kaldırıp manzaraya bakmadı.
 
Çırak aşağıya inerken, yokuşumuzun az ünlüsü tırmanışa geçmek üzere nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Bir oyuncuydu fakat bu aralar boştaydı. Ona sorarsanız, bu onun seçimiydi. Buraya, oyun yazmak için taşınmıştı. Bu eşsiz manzara ona gereken ilhamı verecekti ama homurdanmalarından anladığım kadarıyla işler yolunda gitmiyordu. Hatta oyuncu arkadaşlarını arayıp, boş pozisyon var mı diye sorar olmuştu artık. Belki de hiç başlayamadı yazmaya. Sürekli şikâyetleniyordu zaten. “Manzara güzel ama ah bu yokuş,” diyordu kelimeleri vurgulaya vurgulaya... Günden güne de daha kötü bir hale düştüğünü fark ediyordum. Tam içimden “Dikkati de iyice dağıldı,” diye geçiriyordum ki birden dikkatini tekrar toparladı ve ekmek almayı unuttuğunu fark etti. Küfürlerinin yoğunluğu ve sesinin yüksekliği aynı oranda artıyordu.
 
Tam aşağıya indiği sırada, kâğıt toparlayarak geçimini sağlayan bir adam ve küçük oğluna rastladı. Önüne çıktıkları için onlara da sinirlenmişti. Adam, oyuncunun sinirli olduğunu fark etmiş ama çok fazla takılmamıştı. Çünkü aklı, iki tekerlekli el arabasına bağladığı koca çuvalı doldurmaktaydı. O çuvalın dolması tencerenin dolması demekti. Kafasındaki bu düşünceler, küçük oğlunun sesiyle bölündü:

          - Babaa, babaa! Bak ben de buldum!  

Küçük çocuk, elinde tuttuğu ayakkabı kutusunu büyük bir neşeyle babasına gösteriyordu. Babası onun için çuvalın ağzını açtı. Çocuk, babasının hareketlerini birebir taklit ederek kutuyu ezdi ve çuvalın içine attı. Daha sonra geri dönüşüme gidecek olan bu kutu, buralarda oturan bir kadının, ayakkabı dolabında duran ve yılda sadece bir defa giyilebilme fırsatı bulabilen ve giyildiği sırada da kadına daha yuvarlak bir popo ve daha ağrılı ayaklar veren, topuklu bir ayakkabıya aitti ve o ayakkabı hiçbir zaman, şu an bu kutuya sığan kadar büyük mutluluk yaratmayacaktı. Çocuk, ev ekonomisine küçük bir katkı sağladığı için gururluydu.
 
Adam, yokuşu gözleriyle tarttı ve düz devam etmeye karar verdi. Hava zaten soğuktu ve küçük oğlunu daha fazla yormak istemiyordu. Fakat, ne soğuk ne de yokuş çocuğun umurunda değildi. Babası istese, yokuşu düz bir yolda yürüyormuş gibi tırmanırdı. Çünkü en tepeye kadar çok yol vardı ve bu, bir sürü kutu demekti. h.f.eren@gmail.com