Kılavuzu Karga Olanın...
Yayın
Memleketin saygın siyaset bilimci ve sosyologlarından
Artun Ünsal’ın bundan 20 sene evvel Fransa’da Fransızca olarak yayınladığı
Anadolu’da Kan Davası, Yaşamak İçin Öldürmek, Yapı Kredi Yayınları tarafından Emre ve Niyazi Öktem’in çevirileriyle Türkçe’ye de kazandırıldı. Adından da anlaşılacağı gibi Anadolu’daki feodal dünyadaki geleneksel kan davası olgusunun; namus, çıkar çatışması, rekabet gibi nedenlerle nasıl gerçekleştiğini mahkûmlar arasında yaptığı alan araştırması sonuçlarıyla ortaya koyuyor. Memleketin en ürkütücü alışkanlıklarından biri hakkında çarpıcı bir eser.
Film
Bu ay Cannes’da prömiyerini yapacak 2 adet filmden bahsetmek istiyoruz. İlki Danimarka’nın çıkardığı en yetenekli isimlerden ve kariyerini
Pusher’dan beri dikkatle takip ettiğimiz
Nicolas Winding Refn’in
Only God Forgives isimli yeni çalışması. 2011’deki
Drive ile anaakıma ve uluslararası seyirciye açılan Refn, başrolde yine Ryan Gosling ile şehrin yeraltına, suç mahallerine kamerasını doğrultuyor. Ailesinin uyuşturucu işlerine paravan olarak kullanılan bir Thai-box klübü işleten Gosling karakterinin, anne (Kristin Scott Thomas etkileyici tınlıyor) zoruyla ağabeyinin intikamını alma çabasını konu alan film; Refn’in
Bronson ve
Pusher serilerinde gördüğümüz “kırmızı” estetiğini
Drive’ın devamı olarak getirmesi gibi görünüyor. Gosling-Refn ortaklığı önemli işler doğuruyor. Külliyatına dikkat etmek gereken önemli bir yönetmen Refn… Diğer filmimiz ise hepimizin sevgilisi
Coen Kardeşler’in son yapıtı
Inside Llewyn Davis. 2002’de aramızdan ayrılan ve 1960’ların başında, New York’ta Greenwich Village’daki folk hareketinin önemli üyelerinden biri olan Dave Van Ronk’un (Bowie de son albümünde kendisinden alıntı yapmıştır) 2005’te yayınlanan hatıraları
The Mayor of MacDougal Street’ten uyarlanan senaryosuyla ve T-Bone Burnett imzalı müzik yönetimiyle gene ağız sulandıran bir işe benziyor. Başrolde Oscar Isaacs’in yer aldığı film her ne kadar Van Ronk’un hayatından esinlense de Dylan göndermeleri bolca
. Coen demirbaşı John Goodman ile şaşırtıcı biçimde Justin Timberlake ve Carye Mulligan da kadroda yer alıyor. Her şey Coen’lerin yapısına uygun görünüyor. En rahat oldukları kulvardalar. Bu da insana heyecan veriyor.
Michael Shannon son dönemlerdeki favori aktörlerimizden.
Boardwalk Empire dizisi, Sam Mendes yapımı
Revolutionary Road ve Werner Herzog imzalı
My Son, My Son, What Have Ye Done? gibi filmlerdeki oyunculuklarıyla günümüzün en iyi yeni kuşak aktörlerinden ve şu sıra her tuttuğu altın olan bir oyuncu olduğunu kanıtlamıştı. Bu aralar onun cephesi pek hareketli. Ünlü tetikçi Richard Kuklinski’nin yaşam öyküsünden uyarlanan
The Iceman’deki Kuklinski portresi onun için biçilmiş kaftan. Kendi yalnızlığında boğulan karakterleri müthiş bir başarıyla canlandıran Shannon’a bu filmde ‘90’ların fetiş oyuncuları Ray Liotta ve Winoına Ryder gibi isimler de eşlik ediyor. Shannon’un ayrıca bu yazın en beklenen yapımlarından biri olan yeni Süpermen filmi
Man of Steel’de de kötü adam General Zod’u canlandıracağını da belirtelim. Sonunda iyi bir Süpermen filmi olabilir belki… Shannon’un ilk iki filminde başrol katkısı verdiği Amerika’nın en heyecan verici genç yönetmenlerinden
Jeff Nichols’un 3. filmi
Mud’da ise başrolde yeni bir kariyer dönüşümü ve saygınlık sürecine giren Matthew McConaughey alıyor. Suçlu “Mud”ın Arkansas’ta tanıştığı ergenlerin yardımıyla otoritelerden kaçış mücadelesini konu alan film Nichols’un kendine özgü doğa çekimi ve ritmini en iyi yansıtan işi olabilir. McConaughey’nin de kariyerinin en iyi filmi olduğu söylenen yapımda ayrıca Reese Witherspoon, Sam Shepard ve tabii ki Michael Shannon yer almakta. Göz atmadan geçmeyin.
Albüm
2 sene evvel
Junip ile bir röportaj yapmış ve Jose Gonzales’in bu grubuyla devam etmesini umduğumuzu söylemiştik. Beklediğimiz çıktı ve kendi-adını-taşıyan 2. Junip uzunçaları ortamlara düştü. 2005’te
Black Refuge isimli bir EP ile başlayan hikâye, Jose Gonzales’in solo kariyerinin (bir reklam yardımıyla da) tavan yapmasıyla sekteye uğramıştı. 2010’da
Fields ile geri dönen üçlü istim üzerinde artık.
Fields’e göre synth’lerin daha öne çıktığı, daha özgür fikirli, daha neo-saykodeliyaya göz kırpan, iyi bir albüm
Junip. Evet, Gonzales’in soloları daha popülerdi belki ama cevher kesinlikle Junip’de. Tecrübeleri arttıkça güvenilir liman olma halleri de sağlamlaşacaktır.
Bu ay İsveç’ten gidiyoruz. Stockholm’un medar-ı iftiharı, yeni yüzyılın en cool grubu
The Knife, 7 yıl aradan sonra yeni albümleriyle kapımızı çalıyor.
Shaking The Habitual adı üstünde rutini sarsan bir çalışma. Grubun bir yarısı Karin Dreijer’ın Fever Ray projesi ve yine grubun 2010’da kotardığı
Tomorrow, In a Year operasıyla aslında bu yeni albümde dinlediğimiz sound’un verilerini almıştık. The Knife’ın yaptığı en akustik iş Scott Walkervari bir kafa yaratırken, Björk’ün Dünya Müziği sosları ve The Knife elektronik damarıyla da birleşince pek ilgi çekici bir durumun ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Ama şunu da belirtmeden geçmemeli; bu kadar bekleyişten ve bu kadar potansiyelden sonra da insan kaliteli bir deneysellik yerine bir başyapıt bekliyor.
Cobain aramızdan ayrılalı 20 seneye yakın zaman geçmişken yeni bir Kurt bizi müzikleriyle mutlu ediyor. Amerika’nın en revaçtaki şarkıcı / şarkıyazarlarından Philadelphia’lı
Kurt Vile, yeni albümü
Wakin on a Pretty Daze ile olgunluk dönemine girdiğini müjdeliyor ve göreceli olarak kariyerinin en iyi işine imza atıyor. 2011’de ortalığı kırıp geçiren
Smoke Ring For My Halo’dan sonra The War On Drugs’ta da beraber çalıştığı Adam Granduciel ile yollarını ayıran ve albüm-turne grubu The Violators’a Jess Trbovich ve Rob Laakso ile devam eden Vile, çok kişisel ve gerçekten de birebir hayatında olup bitenden, turne hayatından, müzikal hayatından bahseden bir albüm çıkarmış ortaya. Müziği Syd Barrett, Neil Young ve The Velvet Underground referansları içerirken, Tom Petty ve Springsteen gibi isimleri de andırıyor. Ama bir yandan da ‘90’ların grunge ve post-rock sound’larına da işaret edebiliyor. Bunların hepsini özgün bir potada eritmek herkesin harcı değil. Albümün Steve Powers imzalı sokak sanatlı kapağı da ayrı güzel. Vile bizi keyiflendiriyor.
‘70’lerin sonunda Avustralya’dan çıkan en iyi şeyler daha sonradan Nick Cave & The Bad Seeds’e evrilecek The Birthday Party ve
Crime & The City Solution idi. Simon Bonney’nin “saksofonlu” post-punk grubu 1986 tarihli debütünü de zaten Mick Harvey ve Rowland S. Howard gibi Birthday Party’cilerin katkılarıyla yayınlamıştı. 1991’de durdular, Bonney ‘90’larda iki tane Americana albüm yaptı. Ve 22 yıl sonra geri döndüler! Hem de ne kadroyla! Bonney’nin yanı sıra David Eugene Edwards (16 Horsepower, Wovenhand), Jim White (Dirty Three), Alexander Hacke ve Danielle de Picciotto oluşan ve Detroit’i mesken tutan grubun son albümü
American Twilight post-punk âşıkları için şu çorak zamanlarda büyük nimet.
Konser
New York’lu güzide grup TV On The Radio 2011’de basçıları Gerard Smith’i çok erken yaşta kansere kurban verince grubun geleceği ile ilgili de bir belirsizlik hasıl oldu. Ama çok heyecan verici bir gecede,
Brooklyn Vapuru adı altında grubun tüm üyeleri kendi farklı projeleriyle İstanbul’da olacaklar. Grubun baş adamı Tunde Adebimpe’nin Tall Firs davulcusu Ryan Sawyer ile 2009’da kurduğu
Stabbing Eastward, Kyp Malone’un
Rain Machine, gruba trombon ile destek veren Dave Smith’in
Smoota ve gene Ryan Sawyer’ın
Lone Wolf & Cub isimli projeleriyle ilgimize mazhar olacaklar. Bütünü biliyoruz da bakalım parçaları da iyi miymiş?
Brooklyn Vapuru, 15 Mayıs, Çarşamba, 22:30 - Babylon
Bizim memleketin sevgilisi gruplar vardır.
Depeche Mode da onlardan biri. 13. albümleri
Delta Machine’in turnesinin bir ayağı da İstanbul bu ay. Ortak tarihleri 30 yılı geçen Depeche Mode birçok uluslararası hit’e imza attı ve yeni albümleri hakkında farklı yorumlar gelse de toplamda gayet iyi bir tecrübe yaşatacaktır sevenlerine. Gözü kapalı katılım gösterilecek etkinliktir bu ay. (Albüm ayrıntılarını Kontraplak sayfamızda okuyabilirsiniz.)
17 Mayıs, Cuma, 21:00 - Küçükçiftlik Park
İz – Galata Perform
2-9-16 Mayıs Perşembe, 4-11-18 Mayıs Cumartesi, 20:30
Performans kolektifi Galata Perform’un toplumsal hafızayı sorguladığı
İz adlı oyunu Mayıs ayı boyunca kolektifin Tünel’deki mekânlarında görülebilir.
Aynı dairenin ev sahipliğinde üç ayrı yaşam ve zaman iç içe geçiyor oyunda. 6 -7 Eylül öncesi iki Rum kız kardeş, 80 darbesi sonrası devrimci bir genç ve “fırsatlar ülkesi” kurnazlarından bir ev sahibi, bugünlerde kentsel dönüşüme kurban gitmekte olan Tarlabaşı’nın son misafirlerinden seks işçisi bir transeksüel ve onun bıçkın sevgilisi. Kara mizahın tadında verildiği, iç içe geçen bu üç trajik öyküyü izlerken akla bir soru takılıyor: Belki de sıra sizde!
İz’in yanı sıra Galata Perform’un geçen yıl başladığı
Yeni Metin - Yeni Tiyatro festivalinin de ikincisi düzenleniyor bu ay. Yeni yazarları desteklemeyi amaçlayan projede seçilmiş beş metin, beş ay süren atölyelerin ardından okuma tiyatrosu olarak tiyatro meraklılarına sunuluyor. Bu yıl ki temayı da “Sınırlar” olarak belirlemişler.
Festivalin İtalya’dan da iki konuğu var. Ricci / Forte ikilisi çağdaş İtalyan tiyatrosunun aykırı isimlerinden olarak anılıyor. Medyada sıklıkla maruz kaldığımız pornografiyi oyunlarına taşıyan ikili “Her gün gördüğümüz gerçeği şiirsel bir dille anlatıyoruz,” diye ifade ediyorlar tavırlarını.
Güllerin Altında isimli atölye çalışmaları ve
Macadamia Nut Brittle adlı kapalı gişe oynadıkları okuma tiyatrosu, yeni ne olup bitiyor diye düşünenlerin ilgisine mahzar. galataperform.com’a girip bir bakıverin.
İyi insanların yol açtıkları kötülükler - ALAN İstanbul Proje Odası
10 – 25 Mayıs
…Hepimiz “iyi” insandan ne anladığımızı biliriz. İdeal iyi insan içki ve sigara içmez, küfretmez…
…belki bir üniversitenin mütevelli heyeti üyesidir ve yıkıcı fikirleri olan profesörlere görev vermeyerek eğitime yönelecek saygısızlığı önler.
…“Kötü” bir adam sigara, arada bir de içki içer; hatta damarına basıldığında ağzını bile bozabilir.
…Yıkıcı fikirleri de vardır; örneğin, barış istiyorsanız savaşa değil barışa hazırlanmanız gerektiğini düşünebilir.”
Bertrand Russel’ın “İyi insanların yol açtıkları kötülükler” makalesinden yola çıkarak hazırlanan sergide Turgut Yüksel, Anti-pop, Ercüment Morgök ve Bürkan Özkan, ezber bozan işleriyle sizleri bekliyor!
Alan İstanbul, Asmalı Mescit Caddesi No:5/2, Tünel-Beyoğlu
Komadub – Derinbaz
Uzun zamandır duyuyorduk, çok acayip bir kayıt geliyor, Komadub şöyle, Komadub böyle. Bu sene 19 Ocak’ta Hrant için yaptıkları ve Fedai Pacha’nın da eşlik ettiği (ve remikslediği bir versiyonu da olan) parçayı internetten paylaştıklarında kayıtların hazır olduğu hissine kapıldık. Çok geçmeden, Mart sonunda grup
Derinbaz adını verdikleri ilk albümlerini bandcamp üzerinden yayınladı.
Hybrid K. ve Zaffah’ın 2010’da birlikte çalışmaya başlamasıyla temelleri atılan Komadub, 2011’de Firuzaga’nın katılımıyla trio formuna ulaştı ve kayıtlara geçti. O zaman bu zamandır merakla beklenen bu kayıtlar artık sürümde. Bağlama, cura, def, bendir gibi Anadolu ve Orta Asya sazlarıyla aldıkları kayıtları çiğ bir dub altyapısıyla düzenleyen Komadub’ın
Derinbaz albümünün müptelalık yaptığını belirtelim. Ortamlarda (sub olsa ne iyi ama yoksa basları kökleyerek) çalınız. Kayıtsız kalınamadığını, mutlaka birilerinin yanınıza yaklaşıp “Bu nedir?” diye soracağını göreceksiniz. Çok orijinal, çok bütünlüklü bir iş. Yılın en iyi çalışmalarından.
Deli Gömleği – Zaman – Favela Müzik
İlk albümünü neredeyse 10 yıllık bir gecikmeyle, 2011 yılında çıkaran Deli Gömleği, bu sefer arayı çok uzatmadan 6 şarkılık ikinci albümünü dijital olarak yayınladı. Lansmanı da Karga’da yapılan albümde Özver Yılmaz’ın alışıldık kuralları, kalıpları kıran sözleriyle Türkçe sözlü alternatif rock’a önemli bir katkı sağlıyor.
Zaman, üçlünün artık oturmuş müziğiyle rahatça dinlenen, akan bir albüm. Grubun grunge türünün memleketteki en sağlam kalesi olduğuna dair fikri de bir kez daha ispatladığı bir albüm aynı zamanda. Grunge derken özellikle “Kuyu”, “Münzevi” (ki bu şarkıda kaval da duyuyoruz) gibi şarkılarda buralardan kromatik riff’lere de rastlanıyor.
‘90’ların sonundan beri müzik yapan, beste yapan bir grup Deli Gömleği ve sadece bu durum bile takdir edilmelerini, desteklenmelerini gerektiriyor. Ama sadece bu da değil,
Zaman gibi albümler yapıyorlar. Daha ne olsun?
Mauna Kea – Scales – Ada Müzik
Ada Müzik’ten şaşırtıcı bir albüm. Uzundur firmanın kataloğunda böyle deneysel işlere rastlanmıyordu. Mauna Kea’nın ilk albümü
Scales, 6 parça, 30 dakikalık bir konsept albümü. Mehmet Yaranona, Mete Yafet, Koray Erkan ve Yiğit İrde’den mürekkep grubun elemanlarını farklı gruplardan, projelerden de tanıyoruz aslında. Fakat Mauna Kea diğer işlerine benzemiyor.
Progresif rock – post rock arası giden, bazı bölümlerde math-rock’a da göz kırpan bir müziği var Mauna Kea’nın. Albümün 2. parçası “Gaia”da Carl Sagan’ın
Kozmos’undan ve kendi sesinden bir bölüm; “Sceptic”de ise Zeynep Eğrioğlu’nun vokalini duyuyoruz. Diğer çalışmalar enstrümantal. Memleketin majör firmalarından birinden böyle bir albüm çıkmış olmasına seviniyoruz ve Mauna Kea’yı takibe alıyoruz.
info@kargamecmua.org