Müziği Canlı Tutmak


Volkan Balkan
Geçtiğimiz günlerde Branford Marsalis, uzundur çalıştığı piyanist Joey Calderazzo ile Salon’a konuk oldu. İzlediğimiz harika konserin öncesinde hazır bir Marsalis bulmuşken sorguya çekelim istedik. Bu adamlar, davuldu, trombondu, trompetti, piyanoydu, saksafondu derken annelerine bayram ziyaretine gitmeye görsünler anında kuruverirler orkestrayı. Cazın ana damarlarından biri olan New Orleans’tan bir müzisyenle sohbet mevzu bahis olunca  “Caz mı demiştiniz? Bir daha düşünün!” diyesi geliyor insanın.
 
Lafı çok uzatmadan aile, çocukluk yılları ile başlayalım…
Biz müzisyen bir aile olarak görmüyorduk kendimizi. Geldiğim şehirde (New Orleans) akranlarım dördüncü kuşak müzisyenlerdi. Babam ise ailemizin ilk müzisyeniydi. Yani gerçek bir baskı yoktu üstümüzde, ya da sürdüreceğimiz müzikal bir miras. Müzik yapacağımıza dair bir beklenti de yoktu. Babam müzisyen olmamızı umuyordu ama bunu bize şart koşmadı. New Orleans gibi bir şehirde müzisyen olmak çok havalı, bu kararı vermek de çok doğal. Birleşik Devletler’in diğer şehirlerinde ise durum pek öyle değil. Oralarda rugby oyuncusu havalı ya da basketbol…
 
Şimdilerde durum nasıl?
Şimdi de aynı. Ama New Orleans farklı. Ben orada büyüdüm. Sokak orkestralarında çalanlar sporcular kadar ilgi topluyorlardı. Büyümek için güzel bir yer. Çok çılgın bir evimiz vardı; altı oğlan çocuğunun olduğu. Ödevini yapmak ya da kendine alan yaratmak çok zordu. Altı çocuk, annem, babam, büyük annem ve sadece iki yatak odası. Uzun yıllar bir sürü insan biraradaydık ama yeterince alanımız yoktu.
 
Birlikte çalıyor muydunuz o yıllarda?
Wynton’la (Marsalis) beraber çalışıyorduk, geleneksel yöntemle değil ama. Solfej dersi alıyorduk. Çift ses için yazılmış etütlerimiz vardı. Ben pesleri, Wynton da tizleri söylüyordu. Grupta tenor saksafon ve trompet varsa, trompet tizleri tenor da pesleri çalar. Fakat, ben o zamanlar tenor değil alto çalıyordum. Solfej çalışmaktan çok keyif alıyorduk, kitaptaki 167 etüdü hatim etmiştik. Tüm kitabı söylemek 8 ayımızı aldı. Evde beraber çalmıyorduk ama. Lisedeyken R&B grubunda çalıyordum, Wynton klasikleri çalışıyordu. Bir yandan da caz öğreniyordu ama o zamanlar benim pek umurumda değildi. Sonra birkaç parça öğrendik. Muazzam bir trompetçi olan Clark Terry  New Orleans’a geldiğinde babam da onlarla çalmıştı. Terry, Taş Devri’nin temasına harika bir aranjman yapmıştı. Biz de bu parçayı öğrendik. Tenor ve trompetin birlikteliği ve armoniyi kullanış biçimlerini çok sevmiştik. Öğrendiğimiz her şey, birlikte çalabilmemizi sağlayan egzersizlerdi bir bakıma. New Orleans müziğini dinlediğinizde grup müziğinin çoğu zaman sololardan daha iyi olduğunu görürsünüz. Bana göre önce iyi bir grup üyesi olmalısınız. Solo çalmak için pek de kafa yormamıştım, ta ki New York’a taşınıncaya dek.
 
Sonra ne oldu?
Herkes sololardan bahsediyordu, o zaman sen de düşünmeye başlıyorsun. Ben de kendime sorular sormaya başladım. ‘60 sonlarından ‘30’lara kadar dinlediğim her kayıtta nasıl oluyor da o müzisyenler bizden daha iyi tınlıyordu. Benim kuşağımın bu soruyu sorduğunu zannetmiyorum. Okuldayken en sevdiğim ders tarihti. Benim için her şey siyah ya da beyazdan ibaret değil. Pek çok ton var arada. Modern caz müzisyenlerinin hatalarından biri geçmişin önemsiz olduğunu düşünmeleri. Eskilerden bir kayıt dinlediğinizde sizden daha iyi tınladıklarını duyarsınız. Bence birçok kişi için psikolojikman, olmadıkları bir şey olduklarını söylemek daha kolay, eğer öncüllerini yok sayacaksak. Bu modern klasik müzik bestecileri için de geçerli. Beethoven, Wagner ya da Mahler’le kıyaslanmak istemiyorlar. Onlar başka zamandaydı, biz yeni bir dönemdeyiz diyebilirsiniz. Ben hiç böyle düşünmedim. Ben, o adamların neden bizden daha iyi olduğunu anlamaya çalışıyordum. O kayıtları dinledikten sonra sebebin çok açık olduğunu anlıyorsunuz; birlikte çok iyi çalıyorlar. Bizden önceki kuşakla tanışma fırsatım oldu. Eskilerden kimsenin sahneden indikten sonra solosundan bahsettiğini duymadım. Benim jenerasyonumu düşününce durum farklı. “3. şarkıdaki soloma bayıldım!” gibi laflara sık rastlarsınız. Bir futbolcu düşünün, bir sürü gol atıyor ama takımı hep kaybediyor. Takımın kaybediyorsa bu neye yarar ki. Ben de takıma odaklanmaya başladım. Birlikte iyi çalabilmenin formülü ne, swing nedir ya da o adamlarda olup bizde olmayan şey ne? Düşünmeye başlayınca cevabı basit, zor olan kısmı soruyu düşünmek. Soruyu düşünce cevaplar görece daha basit.
 
Duo (ikili) çalmak da bir nevi meydan okuma ya da bir aşama gibi geliyor bana. Öyle mi sizce de?
Okullarda öğretilen şarkılar sadece şarkılardan ibaret değildir. Şarkılar armoni demektir. Her şey parçalara ayrılmıştır. Mesela 32 ölçülük bir şarkı. Bunu 8’lik ölçülere bölersiniz. Sonra da o 8’lik ölçüleri öğrenirsiniz. Fakat bunları birbirine bağlamanız gerekir, çünkü parça aslında 32 ölçüdür. İyi duymayan müzisyenlere (ki pek çoğu iyi duymaz) bunu anlatabilmek güç. Duo çalarken en önemlisi; mesela oda orkestralarını dinlediğinizde orkestrayı tek bir kişi gibi duyarsınız. Kayda değer olması için her şeyin sürekli bir devinim içerisinde olması gerekir. Fakat solo öğrenme kafasındaysanız, tik tak… daba daba daba daba… dıbı dıbı dıbı dıbı… Duo çalarken de bunu yaparsınız o zaman; parçalar hep metronomik duyulur. Böylece parçaların önüne geçmiş olursunuz. Joey (Calderazzo) ve benim müziğe bakışımıza göre, bazen en iyi parçalar içinde solo olmayanlardır. Bir caz grubunda solo çalınmayan bir durum düşünün. Pek çoğu bunu düşünemez bile, çünkü cazı sevmelerinin sebebi solo çalacakları bölümlerdir. Bu yüzden insanlara “Cazı özel kılan nedir?” diye sorduğunuzda genelde yanlış olarak “Doğaçlamalar” cevabını alırsınız. Bu çok saçma, çünkü sizin kültürünüz de dâhil olmak üzere, her kültürde doğaçlama vardır. 20. yy’da cazı özel kılan iki şey var: Bemol 3 ve bemol 7’leri melodi içinde yerinde kullanmak ve swing vuruşları. Modern caza baktığınızda bunların hiçbirini göremezsiniz. “Nerede soloya giriyoruz?” diye sorar müzisyenler. (gülüyor) Doğaçlama işin sadece bir yanı. Joey ve ben, duo olarak kayıt yapmadan önce uzun yıllardır çalıyorduk. Uzlaştığımız bir nokta vardı ki benim için de en önemli soru da buydu: Müziği canlı tutmak için ne gerekir? Kurnazca akor değişikleri yapıp dünyaya “Bakın ne süper çalıyoruz,” demek değil. Bence müzik en iyi halini onun yolunu kesmediğimizde bulur. Önüne geçtiğimizde değil. Yemeğe arkadaşlarını davet ettiğinizde ufak çocuğunuzun iskambil kâğıtlarıyla numaralar yaptığını düşünün. “Hey, bakın ne yapıyorum,” diye sizi etkilemeye çalışır. Ama çocuklar yetişkinlerle yetişkinlere has konularda onlarla sohbet etmezler. Kendi dünyalarından konuşurlar: “Bakın neler yapabiliyorum…” Cazın geldiği halde bu, pek çokları çıkıp “Bakın neler yapabiliyorum, bu parça çok zor, ölçünün 11/4’lük olduğunu biliyor musun ya da bu parçada ölçü yok…” gibi maval okuyup duruyorlar. Bu kimsenin umurunda değil. Müzisyen değil bunlar, müziğe hayranlar sadece. Konser dinlemeye gelenlere bir seri matematiksel algoritma sunarsanız onları kaybedersiniz. Onlar müziğin içinde kaybolmak isterler, parçanın ne kadar zor olduğunu umursamazlar. Parçalar onların duygularına hitap etmeli. Bunu başarabilmek epey zamanımı aldı.
 
Cazda gelenek meselesinden de dem vuralım isterim. Nedir önemi?
Her şeyde olduğuyla aynı. Bulunduğunuz toprakların 1500 yıllık bir müzik geleneği var. Amerikalı birinin gitarı bırakıp tarı gitar gibi çalmaya başlaması mesela… O enstrüman öyle tasarlanmamıştı. Eğer enstrümanınızı değiştirecekseniz, o kültürü de benimsemeniz gerekir. Yapmanız gereken dışarıya çıkıp insanları gözlemlemek. Kültürü coğrafyalar belirler. Yemekler, gelenekler, insanların ritmi müziği yaratır. Şu parmak pozisyonlarını, şu akorları çalmalısınız diyen bir tar metodu alıp insana dokunamazsınız. Bilgi değil, müziğin sesi dokunur insana. Caz çalan pek çok insan da geleneği yok sayar. Daha önce söylediğim gibi, kötü çaldıklarından dolayı. Sabırları yok ve gerçekten yapabileceklerine karşı inançları yok. Birkaç hafta deneyip, kötü tınlayınca bırakırlar. Klasik müzik çalışmaya başladığımda, süre uzun gerçekten, kötü çaldım ama bırakmadım. Devam ettiğimde beni çok daha donanımlı yapacağına inanıyordum. Duo olarak kayıt yaptığımızda da bunun faydasını gördüm örneğin. Enstrümanı bir nevi kontrol edebiliyordum. Tek bir notayı tutmaktaki gücün farkına vardım, piyanonun o nota etrafındaki devinimini izledim. Bunu yapmak için tabii ki net bir tona ve enstrümanınızda hâkimiyete ihtiyacınız var, caz müzisyenlerinde şimdilerde pek olmayan. Caz çalmak için 12 tonu öğrenmek ama blues sound’unu bilmemek bir hata bence. Ama egonuz için iyi olabilir, çünkü kötü yaptığınız bir şeyi dinlemek zorunda kalmazsınız. Benim öğrencilerim de aynı hataya düşüyor. Onlara 10 yıl klasik müzik çalıştığımı ve berbat çaldığımı, 11. yıl da ise daha az berbat olduğunu anlatıyorum. Fakat hiç sabırları yok. 10 hafta bile dayanamıyorlar. Bir şeyi kötü çalınca, hemen vazgeçiyorlar. Bence artık hedefler değişti. Caz da bugün insanlar nasıl görmek isterse o halde. Amerika’da Kenny G de caz çalıyor mesela! Kimseyle tartışmaya girme niyetinde değilim. Bazıları arkadaşım. Everette Harp mesela, çok yakın arkadaşım. Smooth Jazz diyorlar sitiline. Caz müzisyeni diye geçiyor, eyvallah. Hasbelkader her ülkede caz çalınıyor. Dinlediğinizde caz gibi tınlamıyor, o zaman da bu bizim cazımız diyorlar, eyvallah. Artık her ülkenin kendine göre bir caz müziği var. Bu sahte bir tartışma ama Amerika’da da öyle. Caz seviyorum diyip hayatında hiç caz albümü dinlememiş insanlar dolu. Bir müzisyen olarak ben inandığım, benim için doğru olan yoldan ilerlerim. Benim için her müzik otantik tınlamalı, müzik yapmaya çalıştığım her an otantizimle ilişkilendiriyorum müziğimi.
 
Yine de ben sizin Wynton Marsalis’e göre daha yenilikçi olduğunuzu düşünüyorum. Sanki onun geleneği yaşatmak gibi bir misyonu var, yaptığı projelere baktığımızda. Siz de bir yandan Buckshot LeFonque gibi hip-hop’la dirsek temas içerinde işler de yaptınız…
Yenilikçiden ziyade daha çok gelenekçi olduğumu düşünüyorum. Ama yaratıcı bir grup müzisyeni biraraya getirip, onlara geleneği öğretirseniz bu çok işe yarar. Bu, müziği daha modernize eder. Daha çok seçeneğiniz, söyleyecek farklı yollarınız olur. İnsanoğlu bu gezegende olduğundan beri temalar aynı çünkü. Bu sebeple pek çok müzisyen insani temalar yerine matematiğe kafayı kırdı. Orada farklı bir şeyler var sanıyorlar ama farklı bir halt olduğu yok. Sadece 12 nota var, Batı sisteminde tabii. Şarkılar; aşk, nefret, ölüm, güzellik, mutluluk, acı hakkında. Bu, insanlar etrafta dolanmaya başlayıp, enstrümanları geliştirmeye başladığından beri böyle. Ne kadar çok şey öğrenirseniz, ne kadar farklı tür dinlerseniz; İran’dan, Arabistan’dan Afrika’dan müzikler dinlerseniz, aynı şeyi farklı yollarla söylemeyi öğrenirsiniz. Bu da sizi oldukça çok yönlü bir müzisyen yapar. Fakat yeni bir şey icat etme fikri oldukça aptalca. Tarihe bakacak olursak, tüm devrimci klasik müzik bestecilerinin hepsinin gelenekçi olduğunu görürsünüz. Stravinsky, Shostakovich… hepsi gelenekçi. Herkesin öğrendikleri bilgiyi onlar da öğrendi ama özel ve eşsiz olduklarından, diğerlerinin duymadıkları şeyleri duydular aynı eserlerde. Walter Isaacson’un Einstein hakkında yazdığı kitabı okuyordum. İşaret ettiği noktalardan biri Einstein’in yeni bir teori icat etmediğiydi. Teorilerinin hepsi çığır açan teorilerdi ama onların hepsi var olan bilgilerdi aslında, yeni bir bilgi icat etmedi. Eldeki verileri masaya yatırdı ve çağdaşlarının göremediği bir şeyi gördü. Biz ama bunu, adam bir gün uyandı, aklına bir fikir geldi ve yeni bir şey icat etti diye öğretiyoruz. Bu çok saçma. Düzenli, bir sistem içinde çalışırsanız, sonra bir gün kalkıp “Bunu hep böyle yapmışlar, ama acaba şöyle olmaz mı?” diyebilirsiniz. Bu işte yeni bir fikirdir. Yeni fikir, aslında eskiden olanın daha genişletilmiş halidir. Benim de gittiğim yol bu; bilgiyi alıp, onu diğerlerinin gördüğünden farklı görmek.

juzma2@yahoo.com