Mutluluk Dediğin Nedir Ki?


Övünç Üster
Soruyu ciddiye alıyorum ve başlıyorum. Önce hormonal, sonra ruhsal açıdan yaklaşıyorum; sıkı tutunun.
 
*
Bir kalemi, dişlerimiz arasında iki dakika boyunca tutarsak, beynimiz bedene mutluluk hormonu salgılatıyor. Eğer kalemi dudaklarımızla tutarsak, o zaman mutsuzluk hormonu salgılanıyor.
 
Bu kadar basit aslında; hormonal emir büyük yerden ve net geliyor: Sebebi yok, sonucu var; öyle yaparsan mutlu hissediyorsun kendini. Şaşarı yok ama bir açıklaması var: Kalemi dişlerimiz arasında tutarken, yüzümüzdeki kaslar, gerçekten güldüğümüzde çalışanlarla aynı ve durum tam olarak şu: Ben bilmem beyin bilir; gülümsüyorum, öyleyse mutluyum.
 
Dudaklarının arasındayken ise somurtuyorsun sanıp, vücut kimyanı, asık suratına uyduruyor; bunu yapan beyin!
 
Robot gibiyiz, tıpkı. Bilimsel araştırmalar var konuyla ilgili ve sonuçlar net. Hormonlar bir kere salgılandı mı, duygu garanti. Deneyip yanılmak yok, al bir kalem, hakikaten kesintisiz iki dakika yap; biri bu kapıya çıkıyor, diğeri ötekine.
 
Elbette, bu teknikle, her gün yalnızca iki dakikanızı ayırarak, temiz bir yirmi dakikalık mutluluk hormonu sörfüne çıkmak -teknik olarak işe yarar olabilecekse de- olacak iş değil. Mutlu hissedebilmek için kendine robot muamelesi yapmak olur bu. İşaret edilen yere değil, işaret parmağına bakmak gibi; herhangi bir yere gidilemez o şekilde.
 
Öte yandan, mutlu hissettiğinde gülümsemekle, mutlu hissetmek için gülümsemek, yine de iki yakın arkadaş olabilir. Somurtmak, kesinlikle işe yaramıyor, bu kesin. Bu bilgi, duygularına hâkim olamadığını hissettiğinde, davranışlarına hâkim olarak, duygularını değiştirebildiğini öğretebilir insana. Üstelik bu, birinin gelişiminde oldukça büyük bir aşama bile olabilir.
 
*
İşin ruhsal hallerini tarif etmek içinse, bir sahne canlandırmak daha uygun: Yağmurlu ve soğuk bir gecede, ıssız ormanda yürüyen biri. Karnı uzun süredir aç, ıslanmış, üşümüş ve yalnız. Çaresizce yürümeye çalışıyor ve şartlar keskin, durumsa bariz: Kendisi çok mutsuz.
 
Derken, ağaçlar arasında, bacasında tüten dumanı, tepesinde damı ve dört duvarıyla, bir ev çıkıyor karşısına. Kapıyı çalıyor ve dostça karşılanıyor. Kuru giysiler, sıcak bir kâse çorbayla ekmek, bir de geceyi geçirebileceği sıcak yatak veriyorlar ona. Yirmi dakika sonra, tamamen ve kesinlikle çok mutlu artık.
 
Şimdi, hikâyenin burasındayken, düz mantık, şunu öneriyor: Eğer bu kişi, bir kâse tuzsuz çorba ve kuru ekmekle bu kadar mutlu olabiliyorsa, daha zengin bir sofra, daha rahat giysiler ve daha büyük bir yatakla, çok daha mutlu olacaktır. Ancak düz mantık, bir masanın ve bir atın, dört ayaklı oldukları için aynı şey olduklarını da önerebilir; hele ki söz konusu duygular olunca, hiç güven olmaz düz mantığa.
 
Çünkü daha fazla yemek, daha çok giysi ya da daha büyük bir evi olunca, daha mutlu olmuyor insan. Üstelik sadece mutsuz da olmuyor o durumda; korkunç bir sonuç doğuruyor böylesi bir mantık: Kısır döngü yaratıyor, hem de hiç çaktırmadan. Daha iyi, daha geniş, daha rahat, daha çok’un peşinde bir kez koşmaya başlayınca, önce yuvarlanmaya sonra düşmeye başlıyor bir noktadan sonra, dipsiz bir kuyunun derinlerine doğru: Yetmiyor; hiçbiri.
 
Daha çok mutluluk istemek, sonsuz bir mutsuzluk döngüsüne sokuyor insanı, fark ettirmeden. Değer kavramı yok oluyor öyle olunca; yavaşça ve kesinlikle. Yedikçe daha çok acıkmak gibi, giderek büyüyen bir yap-boz gibi, sınırları sürekli artan ve asla mutlu etmeyen bir çabalama hali...
 
Peki, insan nasıl “daha mutlu” olabilir? Önce şunu açıklığa kavuşturalım: “Daha”, mutluluğun ‘niceliğini’ belirleyebilecek bir zarf değil: ‘Nitelikle’ ilgili mutluluk, zarfsız düşünmek gerek mutluluğu.
 
Mutluluğa varmadan çok önce, bir ihtiyaç doğması gerekiyor. Çünkü ancak olmayan bir şeyin eksikliğini sezdiğimizde, onu bulmak için çıkıyoruz yola. Yani peşine düşülen şey, aslında mutluluk değil, eksik parçayı bulmak. Mutluluk, bu sürecin bir yan ürünü.
 
Çünkü sadece aradığını bulduğun anda yaşanıyor mutluluk, anlık bir duygu o. Mutluluğu “yakaladığı” o an, mesela hiç kıpırdamasa insan yerinden, bağdaş kurup otursa bile, kimse uzatamıyor o anı. Nefesini tutmak gibi bu çünkü; ikisi de olacak iş değil.
 
Mesela, ikili ilişkilerde, araya mesafe girmesi, özlemek, kavuşamamak, bu yüzden değerli. Çünkü hasret olmadan, vuslat imkânsız. Yani, mutlu olabilmek için, öncesinde mutsuz olmak şart.
 
Zaten varken, fazlasını istemek, insanı mutlu edebilecek bir şey değil. İnsanın yarattığı alış-veriş sistemi, aksini iddia edebilir: İhtiyaç kredisi verip, onunla aslında gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri alma kapısını açabilir sistem bize. Ama zaten çalışan bir telefonu varken, yenisini almak mutlu edemez kimseyi. “Daha”, bir kavram olarak yaralar mutluluğu.  
 
Eğer uzun sürdürülebilir olan bir hâl peşindeysek, onun adı memnuniyettir. Çünkü kâfi olanda kalmaya devam edebilir insan, halinden memnun. Ama memnundan, mutluya doğal yollarla geçmek istiyorsa, önce yokluğun mutsuzluğu yaşamak zorundadır insan ve acı da olsa hakikat budur. ovunchster@gmail.com