Senede Bir Gün Anma Orkestrası


Volkan Balkan

Ayşe Tütüncü’nün derlemeleri ve Ümit Kıvanç’ın objektifinden geçen sene 24 Nisan Ermeni “adını sen koy”unun anmasını, yani Yağmurlu Bir Nisan Günü’nü izlemiştik. Senede Bir Gün Orkestrası adlı topluluk, kolektif işlerin İstanbul’daki en heyecan verici mekânı olan Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nda biraraya gelmişti. 48 müzisyen Ayşe Tütüncü öncülüğünde bu sene de Dersim katliamını anmak için aynı yerde toplandı.  Soğuk Bir Bahar Günü adı verilen çalışma siz bu satırları okurken vimeo’ya yüklenmiş olur.
 
Tütüncü, Berlin’de Yahudi soykırımını anmak için yapılan bir enstelasyondan etkilendiğinden dem vurdu buluştuğumuzda. Bir zamanlar Yahudilerin yaşadığı ama şimdi başka hayatların sürüldüğü binalara yansıtılan projeksiyonlarda verilen eski yaşamlara dair görüntüler ve birazdan okuyacaklarınız nüvelerini atmış bu çalışmaların.
 
Dünya İnsan Hakları Haftası’nda Orhangazi Üniversitesi’nde düzenlenen bir panel için Gülten Seber hocamız beni davet etmişti. Şöyle bir program eşliğinde: -Erdal Doğan diye bir avukat arkadaşımız var, şu anda Malatya –Zirve davasının avukatlarından- onu, insan hakları konusunda katılımcıları aydınlatması ve son önemli davalarda ne merkezde olunduğunu hatırlatması için davet etmişler, beni de işin içinde müzik olsun diye davet etmişlerdi. Ben de oraya gittim. Çeşit, çeşit kültürlerden bir repertuvar yapıp çaldım. Bir de Cem Kaptanoğlu hocamız vardı, ben de onunla orada tanıştım. İnanılmaz güzel bir konuşma yaptı, “Toplumsal Yas Nedir?” diye. Niçin gereklidir diye…
 

"Yas tutma süreci, yas tutan kişinin / topluluğun / toplumun, yitirilen şeyin zihinsel temsilini hatırlamak, gözden geçirmek ve bu ilişkiyi anlamlandırmak üzere başvurduğu zihinsel etkinliklerin tümüdür. Travmatik kayıplar ardından tutulan yas, mağdurun travmatik olayın bitmek bilmez tacizleriyle bozulan öyküsünü, söz öncesine kilitlenmiş travmatik yaşantıyı söze dökerek, sembolize ederek yeniden yazmasıdır. Hatırlama, birey veya topluluğun kendi kendine, kendi içinde yaptığı bir bellek çalışması değildir. Hatırlama ancak ötekinin varlığında ötekiyle, yani tanıklarla birlikte yapıldığında anlam kazanır. İnsan, doğduğu andan başlayarak nasıl ancak ötekilerle ilişki içinde bireysel veya toplumsal öykülerini yazabiliyor yani kendini kurabiliyorsa, yine ötekilerin tanıklığında yaralarını onarabilir. Travma mağduru birey veya toplum, yeni öyküsünü ancak travmatik bellek izlerinin sembolize edilmeye anlamlandırılmaya direnişlerini kırarak yazabilir. Bunu başaramayan, yani travmatik olayın gerçeğine dokunmayan, hakikatini dillendiremeyen öyküler, mağdurun ayaklanmış, huzursuz belleğini yatıştıramaz. Bu anlamda toplumsal travmalara değin sanatsal ürünlerin, toplumun yaşananları anlamlandırmasına büyük katkılar sunduğunu belirtmek gerekir. Cem Kaptanoğlu"

 
Mesela bizim kültürümüzde; bir kötülük oluyor, hemen “Hayır efendim, yok öyle bir şey, hiçbir şey yapılmadı,” gibi tepkisel bir duruma geçiliyor. Katiyen tarihte öyle bir şey olmadı denip, yeni bir şey kurgulanıyor.
 
Demirel’in lafı var ya: “Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz,” diye…
Harika bir şey ya! (gülüyor) Kaptanoğlu Hoca konuşmasında, biz toplumsal yası tuttuğumuzda, birey olarak da durumumuz değişir demişti. Yani, “Bana ne üç bin insanın, on milyon insanın durumundan, ben bir tane bir insanım, nasıl bir bağ kurabilirim ki onlarla?” diye düşünebilir insan ama o konuşmada onun nasıl bir bağ olabileceğini, birlikte yas tutmanın insanın tekil tekil psikolojileri üzerinde nasıl onarıcı bir etkisi olabileceğini, kimlik ve aidiyet duygusu üzerine nasıl iyileştirici etkileri olabileceğini çok güzel bir konuşmayla bize anlattı. Daha sonraki bir tarihte Taraf gazetesi Kürt meselesiyle ilgili sanatçılara kültürel alanda neler yapılabilir diye soruyordu. Yas konserleri yapılabileceği geldi aklıma. Onu da koyduk heybeye. Öyle bir muamma gibi geliyordu ki bana 10 yıl evvel… Ya, buralarda ne olmuş Allah aşkına 1900 yılından –hatta biraz öncesinden- bugüne kadar ne olmuş bitmiş, nasıl bir kargaşa varmış, kim kime ne yapmış, bunu biraz anlamam lazım diye düşündüğüm için ha bire kitaplar, çeşit çeşit karşılaştırmalı okumalar yapıyorum falan. O sıralarda, bu 24 Nisan fikrini aklıma getiren, Krikor Zohrab’la ilgili bir kitap çıktı, yazarı da Nesim Ovadya. Ovadya, kitabın önsözünde nasıl bunun aklına geldiğini anlatıyor: “Ben tarihle bu kadar ilgilenmemişken, yok canım ne soykırımı diyen bir insandım. Ama konuyla ilgilendikçe hayalindeki gibi olmadığını, başka bir şeyler olmuş olduğunu anlamaya başladım,” diyor. Kitapta, Krikor Zohrab’ın nasıl bir kişilik olduğunu anlatırken, o sırada onun etrafında ahval nedir, anlatmış oluyor. Adamın en son artık 24 Nisan’da evinden alındıktan sonra yakın bir zamanda öldürülüşüne kadar ve ondan sonra onun akisleriyle ilgili bütün o dönemi anlatıyor. Ermeni bir milletvekili olarak meclisteki tutanakları, hangi soruna nasıl öneriler getirmiş… Adam çok müthiş bir kişilik; gazateci, avukat, yazar. Bu üç işlevde de son derece barışçı, birleştirici ve alt kültürlerin karşılıklı birbirini anlaması, birbirine hakkını teslim etmesi gibi sürekli bir tavrı var adamın. Ve inanılmaz dehşet bir şekilde öldürüldüğünü anlamış oluyorsunuz. Tamam, tabii ki kimse öldürülmemeli, orası zaten belli ama burada çok çarpıcı oluyor; bu kadar barışçıl, bu kadar düzgün ve hoş bir kişiliğin aynı kaderden kaçamaması çok barizleştiriyor olayı.
 
Sosyal medyadan da biraz konuşalım isterim. Fazıl Say’a verilen hapis cezası ya da Emek Sineması eyleminin sosyal medyadaki yankıları… Eleştirilecek yanları olsa da, haklı karşı çıkışlar bunlar. Bir yandan yakın zaman önce insanların üstüne bomba yağdı Uludere’de, fakat sanatçıların üstüne su sıkılmasını bu kadar protesto eden insanların tepkisini görünce “bir ikiyüzlülük var mı?” sorusu da geliyor insanın aklına.  
Hani çok basit bir laf vardır ya, gözden ırak gönülden ırak… Bu bizim bütün Cumhuriyet tarihinde olan bir şey değil mi; ülkenin bir batısı var, o batıdaki özellikle de İstanbul denen şehirdeki insanların hayatı başka şekilde akıyor, bir de ülkenin başka yerlerinde yoksunluklar, acılar çeken insanlar var. İstanbul’da olduğunuz zaman aslında onları biliyor, anlıyor falan olmuyorsunuz. Onlara değen bir şeyin sizin hayatınıza bir şekilde girmesi lazım ki “Ya, ne oldu o insanlar?” diye düşünesiniz. Bu bağlar hiç kurulamadı bence, yani kabaca; batıdaki bu büyük şehirle doğudaki bir sürü il arasındaki bağlar hep kopuk kaldı. O yüzden de bazı acıları da hayal edemiyor insanlar. Mesela sarılık olup 6 hafta yatıyorsunuz ama olan biten tek bir cümle: Ayşe sarılık olmuş. Ama siz onu 6 hafta boyunca çekiyorsunuz. Uludere’ye bomba atılmış… Orada olmak ne demek, ailenin 6 ferdini kaybetmek ne demek, bir şekilde bağlayamıyorsunuz. O kadar bağlayamıyoruz ki su bize daha tazyikli geliyor. Evet, çok yerinde bir ifade oldu, su daha tazyikli geliyor. Bu anlayamama, çok basit bir anlayamama diye söylemiyorum.  Tamam, ateş düştüğü yeri yakar kısmı var, bu bildiğimiz bir olgu. Galiba ideolojik olarak da İstanbul’da olan insanların bir şekilde gözünün kör olduğu bir durum var. Oraya bakmamak, orayı görmemek çok rahat yapılan bir şey. Bu bir gelenek, bir alışkanlık sanki, insanların içine yerleşmiş bir şey.
 
Değişir mi?
Değişir, değişiyor. Bağlar kuruldukça değişecek.
 
İstanbul’dan devam edelim. Gezi Parkı eylemlerinde de gördük sizi. Sadece parkla da sınırlı değil, pek çok karar alınıyor ya da dikte ediliyor diyelim. Ne hissettiriyor bu size?
İnsanın kendi kaderi üstünde hiçbir söz sahibi olamaması durumu bu işte. Tamam insanın koca bir şehirde her şeyi belirleme şansı zaten yok kişisel olarak ama bazı merkezi durumlarda kamuoyunun fikrinin eğiliminin kesinlikle hesaba katılması gerekir. Taksim gibi bir meydan halka sorulmayacak da kime sorulacak. Hani şey olurda, bir deprem hesabı vardır, bunun kimseye sorulacak yanı yoktur ama bu öyle bir iş değil ki. “Kışlanın oraya mutlaka yapılması gerekiyor, zaruri.” Böyle bir şey mi var, yok öyle bir şey. Taksim’in nasıl düzenleneceği, nasıl hayal kurulduğuyla ilgili bir şey. Bunun tabii ki eğilimsel olarak sorulması lazım kamuoyuna. Sorgusuz sualsiz koskoca bir meydanın inşa edilmesi beni tedirgin ediyor. “Bu meydanda senin söz hakkın yok!” denmiş oluyor.
 
Dersim için yaptığınız çalışmaydı asıl buluşma sebebimiz. Onunla bitirelim isterim.
Ben epey bir Zaza müziği dinledim. Bunların üçü de bir şarkıdır aslında. Üç şarkıdan bir kolaj yaptım. İlk ikisi anonim şarkılar, üçüncüsü daha yakın zamanlarda bir Zaza şarkıcı tarafından yapılmış bir beste. Elbette ki tek bir şarkı da seçilebilirdi. 24 Nisan'da tek bir şarkı seçmiştik. Çünkü bu sefer şöyle bir his kuvvetle vardı içimde, dinlerken de o his doğrulandı, Zaza müzikleri arasında inanılmaz çok fazla ağıt var. Tabii kayıplar olunca... Ermeni müziklerinde de öyledir... Kederli müzikler... Ama bir yandan da acayip güçlü, sağlam, çok coşku dolu halaylar da var. Dolayısıyla bir şeye kesin kâni oldum ki; tek bir müzik seçerek bu anmanın hakkını veremeyeceğiz. Yani sadece ağıt yaparak Zazaları, Zaza kültürünü, Dersim'i anmış olamayacağız.
 
O coşkunun içinde bir boyun eğmeme de var sanki.
Şüphesiz var. Dinleyince müzikten size geliyor o. Yani günlerimin yarısı “ah ulan ah” duygusuyla geçiyorsa, yarısı da dinlediğim müzikle beraber, o coşkunun bende de uyanmasıyla geçti. Dolayısıyla yaptığımız müzikte bu iki türlü ruh haline de yer var. Bu müziğin nasıl dinlenmesi gerektiğine yönelik bir talimat veriyor gibi olmayı hiç sevmem. O yüzden dikkatli konuşmaya çalışıyorum ama bu müziğin içinde ağıt da var, o müthiş sağlam, dirençli, coşkulu halay da var. En sonunda yas da var. Ancak böyle, bu şekilde bir birleşmeyle bu duruma yaklaşabileceğimi hissettim müzikal olarak.

 

juzma2@yahoo.com