Bir cehennem taslağı: Veba


Orçun Türkay
Başka hangi felaket cehenneme bunca imge sağlamıştır? Veba, hani denebilirse, tüm cehennem imgesine, günümüzün çağdaş sanatlarındaki yansımalarında bile, değişmez bir sürü unsur getirmiş; cehennemin, büyük oranda, hâlâ iblislerin kol gücüyle çalışan, bir kıyım makinesi olarak betimlenmesine yol açmıştır. Geçmişteki veba salgınlarının incelenmesi ve hastalığa yol açan bakterinin gelişimini saptamak adına tarihsel, yazınsal ve dinsel metinlere, aynı şekilde resimlere bakıldığında, bütünlüklü ve bitimsiz bir cehennem anlatısıyla karşı karşıya kalınır. Yeniden uyanacağından, canlanacağından korkulan bir cehennem taslağıdır veba, cehennem taslaklarından biridir. İmgelemde bitimsizlik düşüncesi uyandırması ise, bakterinin müthiş yaşama arzusundan kaynaklanır. Adını, kendisini bulgulayan Alexandre Yersin’den alan bu Yersinia pestis bakterisi, aslında yeryüzü tarihinde, başkalarına göre, gencecik bir bakteridir: Sadece 20.000 yaşındadır. Hastalığın İÖ. X-IX. yüzyıllardan beri bilinmesine karşın, Pasteur’ün öğrencisi olan Yersin, bakteriyi ancak XIX. yüzyılın sonunda bulgulamıştır. O tarihten bu yana hastalığa karşı antibiyotiklerle büyük başarılar elde edilmiştir edilmesine ama bakteri, zaman içinde bazı antibiyotiklere de dayanıklılık göstermiştir. Veba bakterisinin bütünüyle çağa ayak uydurması korkusu, yeryüzünde, bugün de varolan cehennem korkularından biridir.
 
Bu hastalık ortak bellekte “fare korkusunu” oluşturan öğelerden biridir belki de. Veba bulaşmış kent betimlemelerinde fareler eksik olmaz. Sözgelimi, yaklaşık 1630’da, Nicolas Poussin’in yaptığı “Vebanın Vurduğu Filistinliler” adlı tabloda, cesetlerin ve elleriyle ağızlarını burunlarını kapatmış, koşuşturan insanların arasında görülmekte fareler. Oysa vebaya yol açan bakterinin farelerce taşındığı çok daha sonradan öğrenilir. Ne var ki, XVII. yüzyılda da, daha öncesinde de, yazın ya da resim alanında bir veba tablosu gerçekleştirilecek olduğunda, fareler kesinkes yerlerini alırlar. Gerçekte, farelerde yaşayan bir pirenin insanı ısırması ya da dışkısıyla yayılır hastalık. Bakteri de tükettiği bedenleri bırakıp kendine sağlıklı bedenler arar. Öte yandan, insanlar uzun süre veba salgınlarının, Poussin’in tablosunun da işaret ettiği gibi, hava yoluyla yayıldığını düşünürler. Ortaya çıkış nedeni ise dine bağlanır: Ne değişti de bu başımıza geldi? Ya da hangi hain, aşağılık amaçları adına başımıza bu felaketi açtı? Tanrı neye kızdı?
Tarihte bilinen ilk büyük veba salgını, Bizans İmparatoru İustinianos (482-565) dönemine rastgeldiğinden, “İustinianos Vebası” olarak adlandırılır.Ardından, 1347’de, Avrupa’da yaklaşık 25 milyon kişinin ölümüne yol açan “Kara Ölüm” ortaya çıkar. İnsanlığın belleğinde derin izler bırakan ve aralıklarla yinelenen salgınlar görüldükleri yerlerde, insanları kırıp geçirmenin yanı sıra hayatta kalanların yaşantısını da büsbütün etkilemişlerdir. İnsanların salgınlar ve ölümler karşısında verdikleri tepkiler çok sarsıcıdır. 6. yüzyılda baş gösteren “İustinianos Vebası” ilk olarak Nil kıyılarında görülmüştür. Oradan Marsilya’ya, sonra Konstantinopolis’e, Antiokheia’ya (Antakya) yayılmıştır. Veba salgınlarının yüzyıllar boyunca geniş coğrafyaları etkilemesinin en büyük nedeni aslında deniz ticaretidir. Gemi ambarlarında cirit atan fareler hastalığı denizaşırı ülkelere taşımışlardır. Kaldı ki “İustinianos Vebası” da Tanrı’nın öfkesine bağlanmıştır. Bu nedenle, 680’de, Roma’da, Eski San Pietro Bazilikası’nda Aziz Sebasitanus’a bir sunak adanır. Bu sunağın inşasından sonra, 767’de görülen birkaç vaka dışında, veba salgınları uzun bir süre kesilince, Tanrı’nın öfkesinin dindiği düşünülür. Gelgelelim, veba 14. yüzyılda yeniden hortlayacaktır.
 
Kara Ölüm”ün çıkış noktası bu kez Moğolistan’dır. Ondan sonra, Çin, Azerbaycan ve Karadeniz kıyılarında görülür. Altın Orda hükümdarı Canı-bek Han, Kefe’de bir Ceneviz kalesini kuşattığı sırada, kentin limanına mancınıkla vebalı cesetler attırır. Bu, tarihteki ilk biyolojik silah kullanımıdır. O limandan kaçışan Ceneviz gemileri bakteriyle birlikte Akdeniz’e açılmışlardır. Liman kentleri veba istilası karşısında bir bir düşerken, korkuya kapılan insanlar, Hippokrates’in sözüne uyup içerilere doğru kaçmaya başlarlar: “Çabuk kaç, uzaklara git ve hemen dönme.” Bu da, tahmin edileceği üzere, salgının daha da yayılmasına neden olur. Tanıklıklara göre, ani ölümler yedi aylık bir süre içinde farklılıklar göstermiştir. Salgının ilk iki ayında insanlar yüksek ateşle ve kan tükürerek üç günde yaşamlarını yitirmektedirler. Bunu izleyen evrede, yüksek ateşe bu kez lenf düğümlerinin bulunduğu koltukaltlarında ve kasıklarda görülen şişkinlikler eşlik etmekte ve can çekişme beş gün sürmektedir. Lenf düğümlerinin iltihaplanması sonucunda meydana gelen bu şişkinliklere “hıyarcık” denmektedir ve bu, tarihte en çok rastlanılan veba türü olmuştur.
 
Hastalıktan kaçarak kurtulamayacaklarını anlayan insanlar, başka çareler aramaya koyulurlar. Özellikle sağlıksız ortamları kendine mesken edinen veba, daha çok halk arasında görüldüğünden, Batı’da “halk hastalığı” olarak nitelenir. Oysa birçok resim ve belgenin gösterdiği gibi, çok sayıda hükümdarı ve soyluyu da vurmuştur. Ölülerin içme sularına bakteri bulaştırabilecek şekilde, kent içlerine gömülmesi, sokakların kirliliği bunda büyük etkendir. Hastalıkla başa çıkmanın yollarını arayan Kilise çok katı temizlik yasaları getirir. Evler her gün içine sirke katılmış soğuk suyla yıkanır, yerlere güller serpiştirilir, kokulu bitkiler yakılır, hastalar kent dışına taşınır, kimi vebalı mahalleler yakılır. Hatta Kilise o zamanlar yasak olan otopsiye bile izin verir. Bu önlemler de pek fayda etmeyince, insanlar günah keçileri aramaya başlarlar. Vebaya yol açtığı düşünülen ve tütsülerle, sirkeli sularla bir türlü önüne geçilemeyen kirliliğin sorumluluğu Yahudilerden bilinir. Kilise onları “Tanrı katili” ilan eder. Hıristiyanlığa karşı Müslümanlarla ve şeytanla işbirliği yaptıklarına inanılır. İş edinme, toprak sahibi olma gibi hakları ellerinden alınır. Sadece Hıristiyanlara ve Müslümanlara yasak olan ticaret işlerinde görev alabilirler. Yahudi mahalleleri kurulur ve hepsi oralara taşınmak zorunda kalır. Bunlarla da yetinilmeyip korkunç cinayetler işlenir. Bu konuda uç bir örnek 14 Şubat 1349’da, Strasbourg’da meydana gelir. Kentteki 1884 Yahudi’nin yarısı, Yahudi mezarlığında açılmış devasa bir çukurda diri diri yakılır. – Şöyle yazıyor Antonin Artaud Tiyatro ve İkizi’nde, “Tiyatro ve Veba” bölümünde: “Vebanın baş gösterdiği bir kentte, kurulu düzen çöker” ve veba “insanlara aslında ne olduklarını gösterir, maskeleri düşürür, yalanı, iğrençliği, alçaklığı açığa vurur.” Bir kıyamet öngörüsü değildir bu, sadece geçmişe yönelik bir değerlendirmedir. Belki de gerçekten, söyledikleri gibi, veba aslında insandır.
Öte yandan, ne yapılırsa yapılsın, hastalığın önü alınamıyordur. Ay tutulmaları, “günahkârlar”, büyücüler, gezginler, Protestanlar, eşcinseller, balıkçılar, kasaplar suçlanır. 1349 Noeli’nde, veba salgınını yine Tanrı’nın öfkesine bağlayan 800.000 kişi, kendilerini kırbaçlaya kırbaçlaya bir yürüyüş yapar. Gündelik yaşamda feci bir paranoya hüküm sürmektedir. Bizim dilimize de “vebalıdan kaçar gibi” deyişinin girmesine neden olan bu paranoya hali, kentlerin kapılarını kapamasına neden olur. Kentlerde yiyecek ve ilaç depolanıp giriş-çıkışlar çok sıkı denetim altına tutulur. Hastalığın görüldüğü kentler hemen karantinaya alınır. Bir kente girebilmek için sağlıklı bölgelerden gelindiğini gösteren resmi belgeler gerekmektedir. Girişler silahlı adamlarca korunmaktadır. Kuşkulu ülke ve kentlerden gelen tüm gemi, eşya, insan ve hayvanların karantinaya alınması zorunludur. Karantinada kırk gün tutulurlar ve bu süre içinde hastalık baş göstermezse, kente girmelerine izin verilir. İnsanların bir araya gelmesine yol açacak her türlü şölen, tören ve pazar yasaklanır. Veba hastaneleri kurulur. Ne var ki kimi yerlerde bu hastanelerde, her yatakta dört hasta yatmaktadır. Ölülerin gömülmesi hâlâ büyük bir sorundur. Çünkü artık toplu mezarlar kent dışına taşınmış olsa da, kimse cesetlere dokunmaya cesaret edememektedir. Bu nedenle, ölüm cezasına çarptırılmış mahkûmlar mezarcı olmaları koşuluyla serbest bırakılırlar.
 
Doktorlar sokakta uzun burunlu maskeler takmakta, deri eldiven ve çizmeler, uzun paltolar giymektedirler. Maskelerinin içlerini kokulu bitkilerle doldururlar. Hastalarla temas halinde, vebadan bu şekilde sakınmaya çalışırlar. Veba o dönemde mesleklerde de bir evrime yol açmıştır. Balıkçılara, kasaplara sıkı temizlik yasaları getirilmiştir. Berberler ise cımbız ve makaslarıyla cerrahlığa soyunup koltukaltı ve kasıklardaki şişkinlikleri ameliyat etmeye başlamışlardır. Yalnız berberlerin, uzun giysiler giyen doktorlarla karıştırılmamaları için kısa giysiler giymeleri zorunludur. Bazı bölgelerde, veba görülen bir eve her sabah bir sağlık görevlisi uğramakta ve dışarıdan seslenip içeridekilerin hayatta olup olmadıklarını kontrol etmektedir. İnsanlar azla yetinmeye, bol bol meyve yemeye, morallerini yüksek tutmaya, sefih yaşamdan uzak durmaya özen gösterirler. Çok ender olarak sokağa çıktıklarında, yanlarında, hastalarla karşılaşmaları halinde kullanmak üzere, sirkeyle ıslatılmış sünger ya da bitki kesesi bulundururlar. Öte yandan, tüm bunlar uzun yıllar boyunca nüfus oranlarının altüst olmasını engelleyemez.
 
Avrupa’da, özellikle 13. yüzyılın sonunda bir üretim eksikliği kendini hissettirmiştir. Buna eklenen savaşlar sürekli bir kıtlığa yol açmıştır. Veba salgınları boyunca, çiftçiler tarlalarının yolunu unuttuğundan bu kıtlık daha da şiddetlenmiş ama veba, bir yandan, üretim ve nüfus arasındaki uçurumu çok acılı biçimde dengelemiştir. “Kara Ölüm”ün kol gezmeye başladığı 1347 sonlarında ve 1348 başlarında, ölüm oranları dehşet verici boyutlara ulaşmıştır. Örneğin Bourgogne kayıtlarına göre, 1348 yılında saptanan ölü sayısı, ondan önceki üç yıldakilerin toplamının iki katıdır. Bu, insanları, belki biraz da içgüdüsel olarak, daha çok üremeye itmiştir. Yine aynı kayıtlara bakıldığında, 1349 yılındaki evlenme oranlarının, 1347’ye göre yedi kat arttığı görülür. Buna karşın, nüfus oranlarının eski boyutlarına ulaşması iki yüzyıl alır. Tüm dünyada yirminci yüzyılın sonuna dek aralıklarla veba salgınları görülmeye devam eder. 1664’te, Londra’da görülen veba salgını, 460.000 kişinin yaşadığı kentte 70.000 kişinin canını alır. 1894’te Kanton ve Hong Kong’da ortaya çıkan salgın, 80-100 bin kişinin ölümüne neden olur. Bunu izleyen yirmi yıl içinde, Çin’in güneyindeki limanlardan tüm dünyaya yayılan vebadan, yaklaşık 10 milyon kişi yaşamını yitirir.
 
Veba Doğu’da daha çok “taun” adıyla bilinir. Öncelikle liman kentlerini etkisi altına aldığından Konstantinopolis’te de, İstanbul’da da, İzmir’de de büyük yıkımlara yol açmıştır. Oralardan, Avrupa’dakiyle benzer şekillerde, içerilere, Anadolu’ya taşınmıştır. Osmanlı dönemi belgeleri, hastalığın gündelik yaşamı ne kadar değiştirdiğini gözler önüne serer. Örneğin, Daniel Panzac’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba (1700-1850) adlı kitabının girişinde anılan, XVIII. yüzyıldan kalma bir mezartaşı yazısı: “Beka yok cihanda nüfus-i fâniye / Ömr-i beser sanki bir sâniye / Birisin hayyen ayırdı felek / Bu idi bana sevece-i sâniye / Tâundan vefat etti, Ah! Naciye!” İstanbul’daki Saint-Benoît Lisesi’nin ilk yöneticilerinden Louis Florent Leleu’nün, 1834’te kente ilk adım attığındaki izlenimleri ürkütücüdür: “Birçok genç, İstanbul’da bir ilk olan bu derslere kaydolmak için bana geldi. Ama şu ara başımıza istilâ olan veba bizi çok rahatsız ediyor. Sokaklarda insanların birbirlerinden kaçtığını, uzaklaştığını bir düşünün. Paris’te insanlar sadece arabaların tekerleklerinden sakınırlar; İstanbul’daysa en iyi arkadaşlarından çekiniyorlar. Bu hastalığı taşıyan bir kıyafetle olabilecek en ufak temas bile onu edinmeye yetiyor. Her dışarı çıkışınızda koku sürünmek, hatta tütsülenmek zorundasınız. Her evin girişinde dört tarafı kapalı bir tür nöbetçi kulübesi var ve orada bir ocak kurulu. Burada yakılan reçineli odundan odaya dolan duman taşınabilecek miyazmaları öldürüyor. Tahmin edersiniz ki orada insan dumana boğuluyor ve oradan duman içinde, kapkara çıkıyor. Ama sonuçta insan ölmemek için nelere katlanmaz! Beter bir felâket şu veba! Ve sanki İstanbul’da ilânihaye sürecek bir belâ!”
Kanuni döneminde, İstanbul’daki Avusturya Büyükelçisi Busbecq Viyana’ya yazdığı mektupta, devletin tastamam yazgıcı bir tutumla, bu salgın karşısında önlem almadığını ileri sürer. Büyükelçi, salgının şiddetli olduğu bölgeden uzaklaşmak için Büyükada’ya gitmek üzere padişahtan izin isteyince Kanuni kendisine şu yanıtı verir: “Veba Allah tarafından gönderilmiş bir illettir. Ve Allah’ın emirleri, ne yapılsa değişmez. Eğer benim vebaya kurban olmaklığım Cenab-ı Hak tarafından takdir edilmiş ise, başka tarafa gitmek ve saklanmak beyhudedir. Bu senin için de varittir.” (Türk Ruhu, Munis Tekinalp, s.149).
 
Gerçekten de, Müslümanlığın vebaya bakışı Kiliseninkinden farklıdır. Müslümanlıkta veba ceza değil, yazgıdır. Çeşitli hadislerde hastalığın nasıl karşılanması gerektiğine ilişkin türlü öğütler bulunur: Hz. Aişe’nin anlattığına göre, peygambere taunun ne olduğuna ilişkin bir soru sorulduğunda, onun yanıtı şöyle olur: “O, sizden öncekilere Allah’ın gönderdiği bir azabtı. (Şimdi) Allah onu mü’minlere bir rahmet kıldı. Taun çıkan memlekette bulunan bir kul, kendisine Allah’ın takdir ettiği şeyin ulaşacağını bilip, sevap umuduyla sabredip orada kalır ve dışarı çıkmazsa, mutlaka ona şehid sevabının bir misli verilir”. Hz. Üsame’nin aktardıkları ise, daha korumacıdır. O peygamberin şu buyruğunu dile getirir: “Bir yerde veba çıktığını duyarsanız oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba çıkmışsa oradan ayrılmayınız”. Son olarak da, Hippokrates’in öğüdüyle yazgıcılık arasında gidip gelen bir başka öykü: Hz. Ömer halifeyken, Şam’a gitmek üzere yola çıkar. Serğ denilen yere vardığında onu Şam’da bulunan ordu komutanları karşılar ve Şam’da veba salgını olduğunu söylerler. Hz. Ömer Medine’ye geri dönmeye karar verince, komutanlardan Ebu Ubeyde kendisine: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar. Hz. Ömer ise şöyle karşılık verir: “Ey Ebu Ubeyde, keşke bu sözü senden başkası söyleseydi. Evet, biz, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz”.
 
Tüm bu anlatılanlara, Doğu’yla Batı arasındaki anlayış farklılıklarına karşın, Fuzulî de, Tiziano da vebadan ölmüştür. Bakterinin keşfine dek, tüm dünyada türlü önlemler denenmiş, türlü anlayışlar benimsenmiş, suçlular aranıp cinayetler işlenmiştir ama veba salgınlarının önüne geçilememiştir. Sonradan, antibiyotiklerle elde edilen başarılar da tehdidin kökünü kazımaya yeterli olmamıştır. Yaşama arzusuyla yanıp tutuşan katil bakterinin, modern tıp karşısında “çağdaşlaşacağı” korkusu daha uzun yıllar sürecek gibidir. Yapılan araştırmalar, ortaya konan sanat yapıtları, romanlar vebayı insanlığın belleğine silinmemecesine kazımıştır. La Fontaine’inkilerden Poe’nunkilere, bu ölüm simgesini konu alan yapıtların belki de en ünlüsü Albert Camus’nün “Veba”sıdır. Roman geçmişteki tüm tanıklıkları bir araya getiren, beş bölümden oluşan bir tragedyadır. Olayların geçtiği yer Cezayir’in Oran kentidir. Doktor Rieux sahanlığında ölü bir fare bulduğunda, kapıcı M. Michel bunun, kendini bilmezin tekinin yaptığı bir eşek şakası olduğu kanısındadır. Ama işin aslı kısa sürede ortaya çıkacak ve kapıcı M. Michel’den başlayarak birçok kişide veba hastalığı görülmeye başlayacaktır. Ölü bir fareyle açılan veba perdesi, kentin kapatılması çabalarıyla, insanların veba karşısında gösterdikleri değişimlerle, farklı tepkilerle anlatılır. Verilen kayıplara karşın, romanın sonunda, bulunan yeni bir serum sayesinde, kentin yeniden kapılarını açacak duruma gelmesi, birçok anlamda insanlığın umudunu simgeler.
 
Yine de bu tabloya baktığında Voltaire’in Candide’de söylediğini anımsamadan edemez insan: “Varolabilecek dünyaların en mükemmeli buysa, ötekiler nasıldır kimbilir?”
oturkay@yahoo.com