Saf Gürültü! Saf Çöp! Saf Bok!
Utkan Çınar
Lanetli bir kuşak olarak yakınabileceğimiz o kadar çok şey var ki... Ekonomik krizler, düzenli surette darbeler, 11 eylül, emeklilik yaşında küresel ısınmanın son noktası... Gerçekten, neden mutlu olamıyoruz değil de neden mutlu olabilelim ki diye sormak lazım. Bunda sonuna kadar haklıyız da. İşte bu vaziyetlere, ruh hallerine tercüman olan müzik türüydü grunge ve tam da hakketiğimiz zamanda bizi büyülemeye başladı. Çoğu Kurt Cobain’in intiharı veya Eddie Vedder’ın konserlerde örümcekadamlığa soyunmasından ibaret sansa da, çok daha önemli işlerin çıktığı zamandan bahsediyorum. Biraz tarih dersine hazır mısınız? Genelde bunu yapmam ama bakıyorum da bilinmesi gereken çok şey var.

Duyduğunuz üzere bu ay İstanbul’da iki önemli konser olacak. İlki uzun zamandır duymaya hasret olduğumuz sağlam bir rock albümü yayınlayan ve de adını “Saturnalia” koyan The Gutter Twins (ki yine son dönemlerin bence en önemli vokalisti Mark Lanegan ve Afghan Whigs, Twilight Singers’dan bildiğimiz Greg Dulli).
Diğeri de usta prodüktör Steve Albini’nin grubu Shellac ki onlar da adını “Excellent Italian Greyhound” koydukları albümlerinin turnesindeler. Şimdi halihazırda böyle etkinliklerimiz varken grungehatırlamanın, önemli kişiliklerinin çoğunu keyifvericilere kurban veren bu stile bir dönüp bakmanın yeridir.
Diğeri de usta prodüktör Steve Albini’nin grubu Shellac ki onlar da adını “Excellent Italian Greyhound” koydukları albümlerinin turnesindeler. Şimdi halihazırda böyle etkinliklerimiz varken grungehatırlamanın, önemli kişiliklerinin çoğunu keyifvericilere kurban veren bu stile bir dönüp bakmanın yeridir.Olayın vaftizi oldukça erken aslında. Mark Arm (Mudhoney) 1981’de bir yeni yetmeyken harika isimli Mr. Epp and The Calculations grubunda takılırken Desperate Times diye harika isimli bir dergiye röportaj vermektedir. Grubunun müzik tarzı sorulduğunda ise kısaca “Pure Noise! Pure Grunge! Pure Shit!” (Saf Gürültü! Saf Çöp! Saf Bok!) cevabını verir. İşte olaylar bunlar sonra gelişir. Tabii dönemin müziklerine bakarken 80’lerin de bir haletiruhiyesini gözden geçirmeli. Açıkçası ben uzun yıllar (saf ergenlik yılları) 80’lerin müzik açısında oldukça sıkıcı olduğunu düşünüyordum. Ama zamanla, dinledikçe ve öğrendikçe, haberdar oldukça bu işin aslında tam tersi olduğunu, verim katsayısı en yüksek 1 / 5 yarımasır 90’ları hazırlayan ve en özgün işlerin yer adığı yıllar olduğunu farketmekteyim (inadına Guns).
Grunge’ın gelişimi için dönemin sosyal kültürel atmosferi de elinden geleni yapmaktaydı. Amerika askeri müdahalelerini ülkelerin ordularına bırakmış; dünya yokedilmiş hayatlarla, hayatta kalabilenlerin ise sonu gelmez bir yabancılaşma ile boşa harcanmış bir gençlik enerjisiyle dolu olduğu yıllar. Ben çocuktum o zamanlar, “He-man”i falan seyrediyordum, yani pek de sorun etmiyordum bunları. Müziğe baktığımızda pop ve hair grupları suyun üzerinde gidiyor, eh biraz şanslıysanız The Smiths falan dinleyebiliyordunuz. Ama 77’deki punk patlaması artık görünürde olmasa da ilkgençliklerinde bunu dinleyen insanlar vardı ve o insanlar büyük ihtimal Joy Division da dinlemişlerdi. Bu vakitler Bruce Pavitt diye bir arkadaşımız; Seattle’a taşınırken Sub Pop (ki o dönemler çıkardığı bir fanzindendi bu isim; Subterreanean Pop) adını verdiği plak şirketini de yanında götürmeye karar vermiş, orada Jonathan Poneman adlı başka bir şahısla sağdan soldan yeraltı müzijlerini takip etmiş, sene 1986 olduğunda Sub pop 100 adını verdikleri ve de açılış şarkısının 0:50 dakikalık bir Steve Albini şarkısı olduğu bir toplama yayınlamışlardı. O aralar radyo DJ’liği yapan Poneman de bir kulüpte seyrettiği Soundgarden isimli gruba hayran olup ilk EP’leri “Screaming Life”ı yayınlamaya Pavitt’i ikna etmişti (gitarist Thayill tanıdıktı tabii, bu işler de böyle dönüyor). Burda Green River için de bir parantez açmak lazım. İsim babası Mark Arm olan, Pearl Jam’den Stone Gossard ve Jeff Ament’in bulunduğu grup, 1988 yılındaki albümleri Sub Pop’un ilk uzunçaları olarak da tarihe geçmiştir. Albüm için ilk tanım ise post-hardcore-punktır. Tarih yazma işini hallettikten sonra Green River dağılır ama çok uzaklaşmaz. Ortam kıvama gelmiştir. Şehir belli, herkes birbirini tanıyor. Yeni bir tarz için her şey tamam. Sırada doğru adamları doğru insanlarla buluşturmak var. Mesela parası olmayan Kurt Cobain ve Krist Novoselic’i albüm kaydına verecek 600 doları olan Jason Everman’le birleştirmek. Sadece 30.000 satan Bleach (bizim memlekette olsa en çok satanlar listesine girerdi), Nevermind’dan sonra 4 milyon ulaştı. Ama olsun sahneyi hareketlendirmek için güzel bir başlangıç. Albüm kapağı bir AIDS’ten korunma posteriydi. Eroin bağımlıların iğnelerine dikkat etmesini buyuruyordu. Yani belki bunun yerine eroini bırakmalarını önerse daha güzel olabilirdi, ki Grunge’ın kurbanları bölümümüz bu kadar uzun olmayacaktı.

Bazıları şanslı bazıları değil. Grunge’ın nihilizmini özü, politik ve prensipli bir altyapıdan yoksunluğu hatta entellektüel olmaması ne de olsa punktan feyzini alması da bunun sonuçları. İlk kurbanımızın hikayesi aslında müzik tarihinin en tad kaçıranlarından. Dağılan Green River üyeleri, vokale Malfunkshun (müzik için istediğinizi diyin ama grunge grupları isim bulmakta son derece yetenekliler) grubundan Andrew Wood’u aralarına alıp Mother Love Bone’u kurdu. Andrew Wood aslen glam rock kafalarında bir şovmen olsa da 1990 yılında ve debüt albüm “Apple”ın (“Gentle Groove” kanımca az bilinen ama gelmiş geçmiş en güzel rock balladlarından biridir) yayınlanmasından sadece 2 hafta sonra aşırı doza kurban gitmeseydi, belki en çok adını duyduğumuz adam o olacaktı. Belki de bu aşırı cool Grunge liderlerinin arasında şamatasıyla kalbimizi çalacak ve de gelmiş geçmiş en önemli frontman’lerden biri olacaktı. Neyse, Grunge’ın tersine her şeye iyi yanından bakalım. Wood’un ölümü Chris Cornell’i çok sarstı ve onun için şarkılar yazmaya koyuldu. Hem Soungarden hem de Mother Love Bone üyeleri bir araya geldiler; bu şarkıları Temple of the Dog adıyla seslendirdiler. Aralarına da Eddie Vedder adında tanınmamış bir sörfçüyü aldılar. Gerisini biliyorsunuz zaten. MLB üyeleri bu sefer de Vedder’ı vokale aldılar. 1992’de Ten albümünü yayınlayıp çok çok ünlü oldular 1998’deki Yield’a kadar harika albümler yaptılar. Sonra rehavetten muzdarip oldular. Her albümde bir iki iyi şarkı yeter desturuyla şu anda genç Rolling Stones tadında turlayıp duruyorlar. Ama ümidi kesmedim ne de olsa yeteneklerini biliyoruz. Hah, Chris Cornell ise grubu Soundgarden’la müziğe devam etti. Başlarda Nirvana ve Pearl Jam’in gölgesinde kalsa da 1994’te Superunknown ile hakkettiği saygıya kavuştu. Eroinden kefeni sıyıran şanslı Seattle’lılardan olsa da, bu grunge’ın en metale yakın adamından da bu aralar (Audioslave’i bir yana bırakıyorum) iyi işler duyabildiğimizi söylemek zor.

Yerimiz bütün grupları saymak ve soyağacını yapmak için oldukça dar. Nirvana’nın hikâyesini zaten biliyorsunuz. Ben bu aralar çok dinliyorum onları. Aşırı popülerliklerine rağmen hiç olmazsa müziklerinde “ödün” kelimesini geçirmeden müzik yaptılar ve de sonunda bize “Unplugged in New York” gibi bir başyapıt armağan ettiler. Adam şöhreti hiç istemedi. Bu da yanlış kadın ve eroinle birleşince erken son kaçınılmazdı. Gerçekleri hiç bilemeyeceğiz belki ama hiç olmazsa yeteneğine inansaydı.
Gelelim bana bu yazdıran kişilere. Steve Albini’yi grubu Shellac’tan daha çok prodüksiyonlarıyla tanıyoruz. 1980’lerden itibaren; (evet liste geliyor) Pixies’in “Surfer Rosa”, Pussy Galore’un “Dial M for Motherfucker” (Jon Spencer nerelerde acep?), PJ Harvey’nin “Rid of Me”, Nirvana’nın “In Utero” (ki yıl 1992, Shellac’ın akviteye geçtiği tarih), Bush’un “Razorblade Suitcase”, Page & Plant’in “Walking into Clarksdale” ve de en yakın zamanlarda Joanna Newsom’un harika “Ys”i gibi albümlere imzasını attı. Bunların dışında Will Oldham ve Smog’un kariyerlerinin başlamalarına; Cheap Trick, Gogol Bordello, The Jesus Lizard, Silkworn, Cinerama gibi grupların da neredeyse tüm kariyerlerine yardım etti. Şimdi bu referanslardan sonra daha diyecek ne olabilir. Son Shellac albümü “Excellet Italian Greyhound” da zaten memlekette izlemesi çok ender (kendi tanımlarıyla) minimalist rock trio tadını sunacak.

Mark Lanegan ve Greg Dulli’nin ortaklığı “The Gutter Twins” ise sağlam ve tefferuatsız rock dinlemek için burda. Grunge döneminin kanımca en hakkı yenmiş topluluklarından Screaming Trees’in (hâlâ tanışmadıysanız 2005 tarihli 45’lik toplaması “Ocean of Confusion”u öneririm) sesi Mark Lanegan, 1996’da grubun dağılmasından sonra hiç hız kesmedi (Evet, o da kefeni zor yırtanlardan). Sigara ve viskinin sese ne iyi geldiğinin canlı kanıtı Lanegan. Solo albümleri, harika cover albümü “I’ll Take Care of You”, Queens of the Stone Age ortaklığı, Isobel Campbell’la alternatif country ve de işte Gutter Twins. Efsane olmak için ölmeye gerek yok. Bu efsane ayağımıza da gelmişken onu da görelim (bir de Massive Attack yorumu “Live With Me” çalıyorlar konserlerde).
Son olarak yukarıda bahsedemediğim onlarca Grunge grubundan şarkılar dinlemek isteseniz mayısta bir de Karga’ya uğrayın. Tam zamanı bu adamları anmak için. Ortalıkta iyisi yoksa tozlu defterleri açacaksın.
khgv@hotmail.com
