Copyleft ya da Yaşasın Kopyalama Hakkı!


Koray Löker
Okumayı ciddiye alan, yazmayı seven, film ya da müzik yapan herkes için telif hakları koruyucu ve şefkatli bir görünüm sergiler. Bir yandan da, yıllardır günümüz müzik dinleyicisi ya da evinde film izlemeyi sevenler için bu düzenlemelerin çok dikkate alınmadığı söylenegeliyor. Vatandaşlık dersinin kaçınılmaz bir parçası haline getirilen (aşılanan saygı zorunluluğunun vergi ya da karnıbaharı fena halde hatırlattığı gibi) telif hakları bir yandan de facto bir uzlaşmayla tartışılmaz yerini almış görünüyor...
 
Oysa kültür tarihine kıyasla çok eski bir kavram değildir telif. Anglosakson dünyasının çeşitli telif çalışmalarına paralel olarak Fransa'da yürütülen yazar hakları çalışmaları, dünya çapında bir konsesus yaratmaya yönelik olarak ancak 1883'te toplanan Paris Konvansiyonuyla bir araya gelebilmişti. Üstelik bu buluşmadan yaklaşık on yıl kadar önce bir araya gelmiş ve Victor Hugo himayesinde bu haklarını talep etmiş genç Fransız yazarlar amaçlarına o zaman da ulaşamayarak; endüstri patentlerinden kendilerine sıra gelmesini boşuna beklemişlerdi. Bugün hala fikri mülkiyet kavramının aslan payını özellikle ilaç gibi karlı ve vazgeçilmez sektörlerin patentleri alırken çok da şaşırtıcı değil.
 
Fikri mülkiyet kavramının tarihi temsilcisi konumundaki Dünya Fikri Mülkiyet Organizasyonu (WIPO) bugün Birleşmiş Milletler'e bağlı çalışan bir ajans olarak tüm üye ülkeler nezdinde bir eşgüdüm sağlayarak telif haklarını ve patent yasalarını geliştirmeye ve işletmeye çalışıyor. Organizasyonun sözcükleriyle telif hakları şöyle özetlenebilir: Telif ve ilgili haklar, yaratıcıların haklarını korur ve gözetirken ulusların kültürel ve ekonomik yaşamlarına katkıda bulunulmasına yarayan yasal kavram ve araçlardır.
 
Eh, hayat hep yasaların iyiniyetiyle paralel yürümüyor. Ulusların kültürel gelişimine katkıda bulunması beklenen fikri mülkiyet yasaları tam olarak çalıştırılsa bugün belki de Amerikan sinemasından bahsetmek çok da olası olmayacaktı.
 
Güneşli havası için Los Angeles'ı film çekimine çok uygun bulan yapımcılar, Californiya eyaletinin patentler konusunda sağladığı özgürlüğün de yardımıyla endüstriyi kurdukları sırada yakın zamanda patentzadeliğinin sonuçları icatlarından daha çok konuşulmaya başlanan Edison patent haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle federal mahkemelerde Hollywood adıyla ünlenmeye başlayacak olan bu endüstriyi durdurmayı deniyordu.
1961 yılında Roma konvansiyonu, WIPO üyesi ülkelerce telif haklarını gelişen teknolojiye göre esnetme amacıyla toplantıdığında elde edilen tek sonuç film baskıları, ses kayıtları vb. elektronik kayıt modellerine göre işleyişi belirlemek için eklenen maddeler oldu. Bu geç kalmış bir hamleydi, çünkü sinemaya dair patentler çiğnenerek dev bir sanayi doğduktan sonra bu alanda yeni düzenleme yapılması gerektiği ortaya çıkmış, malumun ilanı diye de bakılabilecek biçimde kültürel üretimde yeni yöntemlerin önü açılırken, ürünlerin hakları kitaplar gibi korunmaya alınmaya başlamıştı.
 
Dijital çağda, üretim araçları yapısal olarak pek değişmemiş olsa da, paylaşım ağları üretimin paylaşılmasını yani pazarı o kadar büyük ölçüde değiştirdi ki, henüz bu konuda yapılacak bir şey olup olmadığını bile anlayamayan klasik bakış açısı henüz yalnızca saçmalayabiliyor.
 
Öte yandan epey zamandır bu konuda, konunun asıl muhatapları, üreticiler ve kültür endüstrisinin kullanıcıları -ki tüketici yerine kullanıcı demenin çok anlamlı bazı yan nedenleri de bol- eliyle çalışmalar yürütülüyor.
 
60'lı yıllarda Ray Johnson, posta yoluyla dağıttığı ve özünde kes-yapıştır yöntemiyle ürettiği sanat eserlerinde kes-yapıştırın doğası gereği meydana gelen telif ihlallerine ironik bir gönderme yapmak için Copyleft sözcüğünü dile getirdi. Sanat dünyasının neredeyse yarım asır sonra tekrar hatırlayabildiği bu sözcük 80'li yıllarda rotasını değiştirerek 'hacker' dünyası için bir yol ayrımının sembolleri arasına katıldı.
Özgür yazılım hareketi -Firefox ya da Linux sözcükleri ne hatırlatıyor?- insanlığın ortak aklından yararlanarak özgürce üretilmiş olanı, özgürce paylaşmak gerektiği inancı, bilgisayar programlarının Copyright gibi çağdışı bir yaklaşımla sınırlandırılmasını protesto eden Richard Stallman tarafından Copyleft çağının geldiğiyle birlikte ilan ediliyordu.
 
Bir bilgisayar programının makina koduna çevrilmemiş, okunabilir kopyası; yani çalışma yöntemlerini gösteren ham dosyaların özgürce paylaşılmasına dayanan hareket Amerikan telif yasalarında özel olarak tanımlı bulunan public domain (kamuya ait) kavramı kadar sahipsiz olmayan ve kendi özgürlük anlayışını zorunlu hale getiren bir yapıda gelişirken aynı coğrafyada iki büyük hukuk ekolünden akademisyenler güçbirliği yaparak yeni çağın anlayışına ayak uyduracak bir reformu inşa etmeye başladılar.
Harvard Üniversitesi ve Stanford İnternet için Hukuk Merkezi işbirliğiyle Creative Commons 2001 yılında duyuruldu. Projenin mimarı Lawrance Lessig yeni çağın ihtiyaçlarının yaratıcıyı koruyarak karşılanabileceği bir modeli hem mümkün hem de zorunlu gördüğünü açıkladığı makale ve kitaplarında konuyu mümkün olduğunca basite indirgeyerek yeni kullanıcı tiplerini belirlemeye çalışıyor.
 
Free Culture: How Big Media Uses Technology and the Law to Lock Down Culture and Control Creativity başlıklı kitabında aslında her yeni teknolojinin çıktığı gündeki yasal düzenlemelere göre korsan olarak çalışmaya başladığını hatırlatan Lessig, torrent, kazaa vb. gibi p2p bağlantı türleri ve Copyright modeli arasındaki ilişkinin bu denli hastalıklı biçimde abartılmasını eğlenceli örnekler ve rakamlarla eleştiriyor.
 
RIAA (Amerika'nın İMÇ meslek birlikleri -sesam, miyam denilebilir) son beş yıldır akla hayale sığmayan tazminat talepleriyle dava açarken endüstrinin gerçek rakamları ve bizzat RIAA iddiaları incelendiğinde ortada tuhaf bir kavga koptuğunu görüyoruz.
 
2002 yılında bu meslek birliğinin açıklamalarına göre ülke çapında CD satışları Yalnız Kuşun Şarkısı.mp3 %8.9 düşerek hak sahiplerinin gelirlerini %6.7 geriletti. Bu rakamın gerçek karşılığı 882 milyondan 803 milyona yaşanan bir gerileme. Yani korsan müzik endüstrisinin hak sahiplerinden çaldığı 79 milyon CD söz konusu. Öte yandan aynı yıl raporlarına göre RIAA yaklaşık 2.1 milyar CD karşılığı korsan içerik dolaşımı yaşandığını iddia ediyor. Yani RIAA'in çoktan dükkanları kapatmış olması gerektiğini iddia ettiği rakamlar aslında sadece yeni bir ekonomik hacmin habercisi. Zira 1991'den beri düzenli olarak yaşanan satış azalmaları %20'yi buluyor. Mağaza zincirleri bunu çoğunlukla artan fiyat oranlarına bağlıyor. Peki RIAA bu gerçeği nasıl ıskalar?
Lessig, bir yandan endüstri adına lobi yapan bu tür platformların çıkarlarını korumak için kanunlardan ve maddi olanaklarının büyüklüklerinden yararlanmalarının geçmişte radyo yayıncılığı, video oynatıcılar ve hatta kasetlerin çıkışı sırasında nasıl yaşandığını anlatırken bir yandan da bugünkü gerçek niyeti deşifre etmenin izini sürüyor.
 
Meslek örgütlerinin internet radyoculuğu için talep ettikleri lisans ücretlerinin kısa dalga radyoculuğunda istenenden çok daha yüksek olması bu konudaki ironik noktalardan biri. Bu konuda açılan bir davada sunulan yorumlardan biri, internet üzerinden radyo yayını yapacak firmaların pratik maliyetlerinin düşüklüğü nedeniyle sayılarının çok hızlı artabilecek olmalarına karşılık teliflerin piyasa düzenleyici bir yapıda kullanılması gerekliliği... Yani bir FM radyo kurmak yerine internet sitesi açmak işinizi daha kolaylaştırmamalı, yoksa kültür endüstrisi sizin onun kontrolünüzde olmadan büyümenize seyirci kalır. Yol yakınken önlemi alalım!
 
Lessig, Stallman ve Copyleft kavramının gelişimine dair çaba harcayan tüm 'kültür aktivistleri' sessiz ve usulca bu artniyet planlarını toplumsal çıkar lehine bozmanın usturuplu bir savaşını sürdürüyorlar.
Creative Commons'un çıkış nedenleri detaylandırılırken bir kültür ürününe erişmek isteyen ve bunu açık bir erişimle (p2p sistemlerdeki kadar kolay ve bedelsizce) yapmayı tercih edenler dört ana grupta toplanıyor.
 
  1. Beleşi varken ne para vereceğim diyenler...
  2. Alacağım ürünle ilgili fikir edinmek için ona erişebilmemi sağlayan teknolojiden yararlanıyorum diyenler...
  3. İnternetten edindikleri içeriği bir dükkanda bulamayanlar
  4. Tamamen yasal içerikleri paylaşmak için net teknolojilerini kullananlar.
 
Sıfır tolerans telif uygulamaları özellikle Amerikan mahkemelerinde bir teknolojinin engellenmesine kadar varabiliyor. (Napster davası gibi) Bu da yalnızca o ülkede yaşayanları değil, tüm dünyada o ülkeden sunulan bir servisin kullanıcılarını etkiliyor. Copyleft aktivistleri, yukardaki kaba ayrımın analizinde birinci gruptakileri benimsemiyor ve onaylamıyorlar. Bununla birlikte ikinci gruptaki insanların aslında ekonomik hacmin büyümesine, çünkü bu teknolojiler sayesinde kısa zamanda çok farklı alternatifleri (hepsi fiziksel olarak aynı uzaklıkta olan) değerlendiren bir çok insan duymayabilecekleri ürünleri duyarak satın alıyorlar. Üçüncü grup için yoruma ihtiyaç var mı? Türkiye'de için son derece tanıdık bir durum. İstanbul'da yalnızca iki Ankara'da da bir tanecik dükkandan bulunabilen az mı albüm biliyoruz. Dördüncü grupsa zaten mevcut kanuni düzenlemelere herhangi bir karşıtlık içermeyen bir eylem içindeler...
Creative Commons ve benzeri Copyleft düzenlemelerinin temel hedefi üreticiler için bu farklı gruplara hitap edebilen ve teknik anlamda Copyright kadar çalışan bir sistem yaratarak kültürü, endüstrisinden özgürleştirerek ait olduğu alana, insanlığın mirasına yeniden dahil edebilmek.
Hergün yenileri açılan bir çok Copyleft sitesi müziğini, fotoğraflarını, video görüntülerini, yazılarını, çizimlerini özgürce paylaşan insanların hizmetine giriyor. Yahoo! yine kendi servisi olan Flickr çatısında bulunan Copyleft lisanslı ürünlerle ilgili özel arama seçeneklerini arama motorunda sunuyor. Böylece bu hareketin getirdiği olanaklar ve oluşan topluluklar yeni dağıtım alanları ve izleyici toplulukları yaratıyor. Amatör ve profesyonel arasındaki farkı (maliyet olarak) epey azaltan yeni kayıt teknolojileri sadece profesyoneller lehine maliyet avantajı olarak kalmayıp herkes kendi üreticisi olmayı denemeye başlıyor.
 
Sektör boş durur mu, herkesin bir gün kapaklarında yer almayı hayal ettiğini uman Time dergisinin ayna-kapağı ve Warhol göndermeleri bu gidişatı yeniden sektörün içine taşımayı deniyor. Youtube ünlülerine yapılan albümler de bunun bir parçası olarak okunabilir; oysa Küçük İbo'yu hatırlayanlar, ardından hemen her plak şirketinin yaş/boy ortalaması esas alarak çıkardıkları birer albümü hatırlayacaklardır. Ne yazık ki esas mecrasını bırakarak kurtlar sofrasına inenlerin başına da o albümlerin başına gelenlerin gelmesi kaçınılmaz görünüyor.
 
Müziklerini youtube, myspace ya da Last.FM gibi alanlarda bedelsiz yayınlayarak alt kültür toplulukları tarafından keşfedilmeyi bekleyen ve maddi beklentilerini performanslara çeviren yeni nesil bir müzik endüstrisinin doğmaya başladığını söylemek çok iddialı olmayacaktır. Copyleft hareketi, bu hareketin kültürel üretim ve paylaşım için rüştünü ispatlamış, sektöre karşı işleyen bir hukuk mekanizması sunarken, özgürce üretim sloganını öne koyuyor. Yaşasın Copyright, ama izne tabii olmaksızın alınmış bir hak olarak, yani Yaşasın Kopyalama Hakkı!
loker@pargus.org.tr