AVRUPA’DA ARABESKİN İHTİŞAMLI DÖNÜŞÜ
Belki çok saçma gelecek ama bu okuyacağınız yazıyı ikinci kez yazıyorum, mecmuada ilk kez yazmanın ya da baharın beynime sinsice süzüşünün heyecanına kapılmış olsam gerek ki; yazıyı kaydetmeden kapatıp çıkmışım. Bu arada belirtmem gerekir ki; yazının içeriği Portishead’den bahsederken tarafsız olmam söz konusu değil. Bu karanlık müzik o kadar benden ki; master tezimi bile -mutsuzluk kokan ağlak melodilere- teslim etmeme ramak kalmıştı.
Trip-hop’un, Massive Attack ile taht ortağı Portishead; 80lerin sonundaki tuhaf Acid House manyaklığının ardından, kendisini acayip bir farkla ortaya koymuş şükürler olsun ki. Yoksa Beth Gibbons’un Acid House söyleyip coşan halini düşünemiyorum. Öncesindeki müzik türlerini hesaba katmayalım ama, sonrasında en çok yaratımı etkilemiş türlerden biridir trip-hop. IDM, electronica ve günümüzde alternative ve indie olarak adlandırabileceğimiz tüm türler feyz almıştır bu ruhu içine çeken müzikten.
Trip kelimesi olayın ağdalı ve üzgün tarafını temsil ederken -hop ise hip hop’dan yapışmış. Hip-hop aslen loop teknolojisinin ilk defa en yaygın kullanıldığı popüler tür ve trip-hop’da da kullanılan loop teknolojisi türün ismini oluşturmuş. Tricky, Massive Attack gibi müzisyenler türün avangard ve dans tarafını temsil ederken Portishead halka sanki daha yakın olmuş.

Aslen başarılı bir stüdyo insanı olan Geoff Barrow; İngiltere’de ses köleliği yaptığı dönemlerde çalıştığı stüdyoda Massive Attack ile tanışma ve çalışma imkânı bulur. Böylece aklı çelinir, bir yandan onun bunun (Tricky, Depeche Mode) ses işlerini yaparken bir yandan da utangaç Beth ile tanışır. Utangaç diyorum çünkü Beth Gibbons, “Dummy” albümünün patlamasından sonra gazetecilere röportaj vermek ve fotoğraf çektirmek istemez. Burnu kalktığından değildir durum -sadece cidden utangaçtır-, belki de sesinin onuruna yakışkın davranmıştır.
Hikâye klasik; Beth dumanlı bir barda, İngiltere’nin bir kasabasında (Bristol) elinde sigarasıyla şarkı söylemektedir. Bu müziğin aslen yağmurlu ve karanlık hatta denize yakın bir yerlerden ortaya çıktığını hissetmek çok kolaydır kadının sesini duyduğumuzda. Klasik keşfediş hikâyesinin ardından gelsin albümler -albümler diyorum ama maalesef 5-10 tane sayamıyorum…
İsmini Geoff’un büyüdüğü Bristol’a yakın bir kasabadan alan grup; 1991’de üretime geçmiş ve 1998’e kadar gerçekten de hiç eskimeyen, sanki dün piyasaya çıkmış albümler yapmış. İlk albüm Dummy’den 1998’deki New York konseri albümüne kadar elmas değerinde şarkılar üretilmiş, fakat nedense 1998’de gruba bir kal gelmiş, biri solo söyleyeyim, biri ses işlerine geri döneyim derken, aradan tam 10 sene geçmiş. İşin ilginci ise aradan 10 sene geçmesine rağmen hep çok bilindik, çok dinlendik kalmışlar. Ya da bu sadece benim hüsnü kuruntum olabilir. 80 sonrası nesiller ne “head” diyordur belki de, kimbilir?
Ekim 2007’de Portishead yeni bir albüm çıkartacağını açıkladığı zaman aportda duran müptelalar olarak hemen dinlemek istesek de; 28 Nisan 2008’e kadar albümü reel olarak ele almak pek mümkün olmayacak. İnternette gezinen albümün ilk single’i “Machine Gun” şimdiden 200.000 kez dinlenmiş grubun myspace’inde.
Grup resmi internet sitesini de myspace’ine yönlendirmiş ve Aralık başında ilk defa İngiltere’de bir festivalde yeni albümden "Silence", "Hunter", "The Rip", "We Carry On" parçalarını çalmışlar. Albümün ilk single’ı “Machine Gun” ise internet sitelerindeki tek parça.
Albümün giriş parçası “Silence” ferahlatan (!) gri bas yürüyüşleri, yaylılar, ağlayan gitar ile davulun premieri ile başlıyor. Parçanın ortasında Beth; “Evet, ben hâlâ buradayım,” der gibi sakince ama gerçek bir hüzün torbası havasında giriyor şarkıya ve siz dinlerken diyorsunuz ki: “rahatım, çünkü bu noktaya kadar 10 senelik aranın zırvalatmasından korkuyordum…” Oysa artık her şey eskisinden daha da iyi ve sanki daha akıcı. Artık Bristol’lu arabesk, gri, yağmurlu havasıyla sizi sarmalıyor. Ruhunuz besinini alıyor..
Hele ki ikinci parça “Hunter” başlayınca Dummy zamanları geliyor aklımıza -klasiklerden… “The Rip” ise sarmal parçalardan hani şu yüz kere dinlenince yerini bulan türden. Albümde “has trip-hop” diyebileceğimiz parça “Plastik”. Öncesindeki “Nylon Smile” ise ritmik karamsarlık. İlk single olan "Machine Gun" endüstrinin pis sesleri ve acı çeken kadın vokalin evliliği. Bu parça aslen bir filmden fırlamış gibi…
Günümüzün müzikal şartları ve eleştirmenleri artık belki bu albümü trip-hop olarak kategorize etmeyebilir ama albümün içindeki hüzün ve farklı agresiviteyi göz ardı etmek mümkün değil tanımlarken müziği. Akustik, elektronik, sample ve loop dünyası; synth’ler, moog’lar, hammond’da duyar gibiyim sanki. Gitarlar, yaylılar, güzel planlanmış stereo ortam ve hüzün torbası Avrupa arabeskinin kraliçesi Beth Gibbons.

Sabaha karşı bir bardayım, çok eskiden geldiğim bir yerde -daha gamsız ve tasasızken, yanımda farkında olabilecek mi diye düşündüğüm biri ve beynime sızan o gri puslu müzik Portishead, aynen Beth gibi kulağına fısıldadığım ve unutmanı istemediğim melodi... İşte Third böyle bir albüm…