VUR KANCAYI PROJEKSIYONA
Murat Mrt Seçkin
Korsanlarmış...pöh...korsan fikrini severim. Korsanların kendini bırakmışlığını severim, korsanlı lanet hikayelerine bayılırım. Kanca fikri kadar güzel bir fikir var mıdır? Peki tahta bir bacağın güverteden duyulan tok sesi sizi ümitsizliğe sürüklemez mi? Madem bu kadar memnunum ne diye şikayet ediyorum diye soranlara söyleyeyim; Korsan filmlerini hiç sevmem. Bu yüzden de bu yazıyı yazmam bu kadar uzun sürdü ve sanırım yine bu yüzden özellikle Tayfun’dan ince beddualar yedim. Sonra düşündüm, paradoks kelimesini peynir ekmek gibi kullanarak bir dönem Kadife Sokak çalışanlarının başını şişiren ben neden kendime paradoks yaşatma fırsatı bulmuşken bunu kaçırayım. Evet efendim rom şişelerimizi halat çekmekten nasırlaşmış ellerimize alıp, tütünlerimizi cepten çıkarıp, bitli sakallarımızı kaşıyıp derli toplu korsan görsellerine bakalım o zaman.
Korsan filmleri -ki özellikle 40’lı ve 50’lı yılların- filmleri bizlere Errol Flynn ve Douglas Fairbanks hoşluğunda deniz serserileri sunar. Temiz yüzlü, genellikle köse, tayfasının yanında kaptan olduğunu üç buçuk kilometreden anlayacağınız korsan kaptanlar. Benim de hoşlaşmadığım korsan filmleri zaten bunlar ve bunların izinden gidenler oluyor. Kötü korsan aslında kötü değildir. Geçmişten gelen bir intikam duygusu ile korsanlığı seçmiştir. Bizler genelde o geçmişi pek öğrenemeyiz, bu konular çoğunlukla bir iki cümle ile veya arkadan melodram yüklü bir müzik ile geçiştirilir. Güzel bir bayan, özellikle sesi güzel bir bayan bir şekilde gemiye gelir ya da genellikle kaçırılır. Kaptan kıza aşık olur, kız kaptanın tarafına geçer falan filan...böyle devam eder. Filmler genellikle gittikçe yükselen keman sesleri ile geminin güvertesinde birbirine sarılmış kaptan ve esas kız görüntüsü ile biter. Kılıç savaşlarını da unutmayalım lütfen. İnce ve zarif korsan kılıçları ile yapılan dövüşler Hong Kong aksiyonlarına taş çıkaracak niteliktedir. Kavga sırasında kıçtan küpeşteye, hatta yelken direklerinin tepesine kadar tüm gemi dolanılır. Kaptan her zaman başka bir kaptanla dövüşür. Korsan da olsa her kaptan gibi onun da düşüremeyeceği bir seviyesi vardır.
Bu ve bunun gibi yüzlerce film çekildi. Müzikal döneminde daha da ağdalı ve süslü ama temelde hiçbir şey değişmeyen yapımlardan bol bol yapıldı yine de özellikle “Captain Blood” (1935), “Dr. Syn” (1937) ve “Long John Silver” (1953) gibi filmler benzerlerinden yaratıcılık açısından daha ön plana çıkıyor.


Klasik korsan filmleri dışında pek meşhur Karayip Korsanlarının modern zamanlar atası sayabileceğimiz “The Goonies” (1985) keyifli bir örnektir. Steven Spielberg’in hikayesinden yola çıkarak çekilen film evlerinin yıkılmaması için eski bir korsan hazinesinin peşine düşen çocukların maceralarını anlatır. Ama ünlü korsan Tek Göz Willie’nin korsan klişeleri eşliğinde bıraktığı izler onları hep takip edecektir. Her zaman pedofili konusunda Michael Jackson’un değilde Spielberg’ün yargılanması gerektiğini düşünmüşümdür. Her ne kadar yönetmeni olmasa da her yerinden Steven Duygu Sömürüsü Derneğinin desteği akan bu film yine de keyifli bir hafta sonu, pijama, patlamış mısır ve bira alternatifi olabilir.
Değişken kişiliğe en güzel örneklerden biri olan Roman Polanski ise “The Pirates” gibi gayet açıklayıcı ve sade isimli bir film çekmiş ancak bu film yönetmenin kariyerinde İtalya’da çektiği seks komedilerinden bile kötü bir yere yerleşmiştir.

Bunların dışında yine Spielberg’ün aynı duygusal yağdanlığa batırarak çektiği “Hook” (1991),
bir yeniden çekim olan Antony Hopkins ve Mel Gibson’lı “Mutiny On Bounty” (1980) gibileri çekilse de özellikle türün altmışlı yıllardan başlayıp yetmişlerden sonra iyice dibe vuran grafiğini düzeltmeye yetmedi. Tabii Jane Birkin’li “La Pirate” gibi alt metininde korsanlığı sorgulayan-kullana deneysel ve avant-garde bir film ve her ne kadar tümüyle korsanlar ile ilgili olmasa da Peter Weir gibi bir ustanın “Master & Commander” (2003) gibi sıradışı örnekler çıkmadı da değil.
Ancak korsanlık konusunda en başarılı örnek(ler)i vermiş iki yapımdan bahsetmeden bu yazıyı bitirmem çok büyük haksızlık olur. İlki Buggs Bunny ve Looney Tunes’un en zıvanadan çıkmış bölümlerinin yaratıcısı Friz Freleng’in “Captain Hareblower”ı . 1954 yapımı 7 dakikalık bu kısa animasyonda çıldırtan ukalalığı ve egosu ile Buggs Bunny, asabiyetin ete kemiğe bürünmüş hali olan Korsan Yosemite Sam’i insanlıktan çıkarıyor. Zaten kaos ortamı yaratmaktaki ustalığı ile kendini çoktan kanıtlamış olan Freleng korsanlığı en keyifli anlatan animasyonlardan birine de imzasını atmış oldu. Freleng daha sonra Pembe Panter’e de aynı şekilde adını kazıyacaktı.

Yazının sonlarına doğru assolistimizi çıkarıyoruz. Evet...karşınızda korsanları şahı, başarılı hazine avcısı, genç kızları kendine tutsak eden gizemli çekiciliğin sahibi Korsan Jack ve yardımcısı Lapacı.Fox Kids’in dünyamıza armağanı “Mad Jack The Pirate” serisi 1998 yılında Jeff DeGrandis ve Bill Kopp tarafından çekiliyor. Kaptan Jack ve yardımcısı Lapacı’nın Deniz Tavuğu isimli gemileri ile çıktıkları müthiş maceralar sayesinde korsanlığın unutulan güzelliğini yeniden keşfettim. Tüketim’den Hollywood sömürüsüne, batan cinsellikten, berbat çizgi filmlerin yaratıcısı Hanna Barbera göndermelerine, hiç de öyle çocuklara yönelik olmayan bir çizgide ilerleyen yapım doğal olarak kısa ömürlü oldu ve 13. bölümde yapımı bitirildi. İşte bizlerde o yüzden sürekli aynı bölümleri seyredip durduk.
Sinemada türler içinde önemli bir yere sahip korsan filmleri ilk otuz yılında çılgınca yükselmiş sonraki 30 yılda ile battıkça batmıştı. Malum filmden sonra Korsanlar yine ön plana çıktı. Ama ne olursa olsun benim gözdem –hep yerinde olmak istediğim- sefil Lapacı’dır ve ölümüm bir korsanın elinden olacaksa o korsan John Carpenter’ın “The Fog”undan gelmiş olsun. Romlar kafaya dikilir, gökyüzüne şöyle bir bakılır ve Long John Silver’a koca bir hoooy çekilir...
info@kargamecmua.org