Keşke!..

Serkan Sanç

Yüreğinde nedenini bilmediği bir ağrı ile uyandı. Kimi zaman yüksek, ancak eğimi elverişli bir tepeden yokuş aşağı kendisini salmış gibi, nefes nefese uyanmaya alışıktı. Kimi zaman uyanamamaya da… Ama bu, uzun zamandır olmuyordu.
 
Bir şeyler fazla gelmişti belli ki… Ya bu koca odayı dolduran boşvermişlikleriydi ya da giderek uzaklaştığı ama uzaklaştıkça daha çok özlediği ve sevdiği dostların sitemleri…
 
Bazen okeye dördüncü, dolmuşa son yolcu gibi göreceli faydalar taşıyor; bazen de asansöre son binen ama ağırlığı fazla geldiği için çıkmak zorunda kalan biri oluyordu. Asansörde kalanların garip, nedeni çözülemeyen ve kendisini bir çeşit ucube gibi duyumsatan bakışları eşliğinde bir sonraki asansörü bekliyor, kendine güveni de barışık yanları da giderek azalıyordu.
 
İnsanın; kendi yaşamından, ağır geldiği için indirilmesi… Çok kereler yaşamıştı bu duyguyu… Bir keresinde o çok sevdiği kız, başka kente göçen bir dost, “sizinle yollarımızı ayırmak zorundayız,” diyen iş hayatı soğukluğunda ses tonuyla bir genel müdür, cebinde beş kuruşu olmadığı için otostop çekerken duran ve “dileneceğine yürü,” diyen yeni yetme genç aynı anda asansördeydiler. Hayatının o anından çıkıp da asansörün kapıları kapandığında, yanında birini hissetmişti. Döndüğünde anneannesi karşısında duruyordu. Oysa onun şimdi
-varsayılan kavramlar doğruysa- hiçbir asansörün erişemeyeceği bir yükseklikte olması gerekiyordu.
 
Sarıldı kocaman, anneannesine… Çok sıkmış olmaktan korktu, kollarını gevşetti usulca… Bembeyaz saçları yüzüne, gözüne doluyor; Silivri’de bir kış günü kuralsızca oynanan futbol maçında yüzüne, gözüne dolan kumları hatırlatıyor, aynı mutlulukla gülüyordu. Hayatının dışında bir yerlere indirilmişti ama bu sefer yanında başka bir duygu vardı. Yüreği ilk o zaman böyle ağrımıştı.
 
Anneannesinin yaşadığı zamanları düşündü adam, olayı hatırlayınca… Keşke daha çok yaşasaydı… O yaşarken o kadar çok şey azdı ve o kadar çok şey çoktu ki… Çocukluğunun izlerini sürmeye başladı yatağından kalkmadan. Şimdi oğlunun yüzlerce TV kanalı arasında 24 saat boyunca çizgi film izleme şansı vardı, oysa kendisi tek kanallı ve siyah beyaz bir dönemde, hafta sonlarını beklerdi Walt Disney kahramanları ile buluşmak için…
 
O çocukken mahalle maçları o kadar çok yapılırdı ki, kimi zaman büyük kulüplere oyuncu arayanlar bile mahallelerde dolaşırdı. Şimdilerde sokakta topa vurma yaşı kaça çıkmıştı acaba? Mahalle kavgaları da bir o kadar çok olurdu elbette… Hiç kimsenin nasıl vuracağını hayal edebildiği bilgisayar oyunları yoktu. Havada savrulan tekmeler, yumruklar şans eseri ya rakibe gelirdi ya da takım arkadaşlarından birine… Sonra anneanneler ve anneler koşarak gelirdi, ayaklarında ev terlikleri ile canhıraş…
 
Düşünürken adamın kaval kemiğine antik bir ağrı saplandı. Gülümsedi usulca… Az gülümsüyordu bu aralar. Kalktı ve yüzünü yıkayıp, tıraşını oldu. Takım elbisesini giydi, dışarıda yağan yağmur şiddetleniyordu. Paltosunu sırtına geçirip, şemsiyesini özellikle unutarak dışarı çıktı. Ağır adımlarla durağa ilerledi. Zar zor otobüse adım attı. İstanbul’da otobüslerin, fabrika çıkışlarından bir yıl sonra, ölçülerinin daha da genişlediğine inananlardandı. Muhakkak bana da yer vardır diyerek sıkışmaya çalıştı ön kapı aralığına… Kapı kapanmadığı için uğultular yükselmeye başladı içeriden. Çaresiz indi. Yüreğindeki ağrı çoğalıyordu. Usulca evine geri yürümeye başladı. 5. kattaki evine çıktı tekrar. Kapıyı kapadı. Balkona çıktı ve usulca bıraktı kendisini boşluğa…
 
Yağmur damlalarından biriyle kapışmaya başladı havada… Bir o geçiyordu, bir damla… Aynı anda vardılar zemine. Akmaya başladılar yolun kenarındaki su yoluna doğru. Sel halini alan yağmurla sular her an biraz daha çoğalıyordu. Sırtüstü döndü adam sokağın ortasında. Yağmur damlaları yüzüne gözüne doluyordu. Silivri’deki kumlar, anneannesinin beyaz saçları gibi… Gülümsedi adam. Gözlerini kapadı. Çok karanlıktı. Açmak istedi, açamadı.
 
Ne kadar uzun süredir buradaydı bilmiyordu. Gözlerini açtığında, oğlunun sesini duydu. Hava güneşliydi. Günün bu saatinde oğlu ile bir parkta iseler, demek ki kesin hafta sonuydu. Yüzüne doğru hızla yaklaşan topa kafa atmak üzereydi. Oğlunun kahkahaları çınlatıyordu kulaklarını. Güzel de vurmuştu kerata. Öyle bir andı ki; kendisi dışında her şeyin hızı çok düşüktü. Top hâlâ kafasının birkaç santim üstündeydi. Sağ tarafında beyaz saçlı bir hayal, “Vursana oğlum,” diyordu. Gözüne yavaş yavaş güneş ışığı girmeye başlamıştı. Bedeninin durumuna bakılacak olursa, az önce sıçramaya başlamıştı. Topa vurdu. Top uzaklaşınca güneş ışıkları gözüne geldi. Kapadı gözünü… Açmaya çalıştı, açamadı.
 
Oğlu “Baba uyan artık,” diye sarsıyordu bedenini… Zorla açtı gözlerini… “Çok uyudun yine,” diyordu karşısındaki bu somurtkan surat… Sarıldı kocaman. Salona geçtiler birlikte… TV’de Örümcek Adam’ın çizgi dizisi vardı. Oğlu bir yandan Transformers’ları anlatıyor ve kendisinin okulda öğrendiği elementleri bir bir sayıyordu. Gülümsedi adam. Hayatı çok olsun diye oğlunu da alıp sokağa çıktı. Çok sıcak ekmekler aldı. Çok taze kaymak buldu. Çok hızlı koşarak eve döndüler. Çok güzel bir kahvaltı sofrası bekliyordu ikisini de… Çok gülüp, çok yiyerek zamanın akışına bıraktılar kendilerini… Sonra adam mutlulukla gözlerini kapadı. Anneannesi gülümsüyordu, bembeyaz saçları yüzüne gözüne doluyordu. Açtı gözlerini. Odasına geçti ve kağıda kaleme sarıldı. Yazmaya başladı: “Yüreğinde nedenini bilmediği bir ağrı ile uyandı. Kimi zaman yüksek, ancak eğimi elverişli…”