SOY UN ATREVİDO!*


Utkan Çınar
Hani “one hit wonder” denen gruplar vardır. Tek bir şarkı yaparlar, çok satarlar ve bir daha onlardan haber almayız. Ama yıllarca da bundan ekmek yerler. Yıl 1993 iken iki tane potansiyel “one hit wonder”ımız vardı elimizde. “Biri Ben bir ucubeyim, buraya ait değilim” diyen Radiohead, diğeri “Ben bir kaybedenim bebeğim, neden beni öldürmüyorsun?” diyen Beck denen şu oğlan. Ne kadar o jenerasyonun antemi olarak “Smells Like Teen Spirit” pazarlansa da bu ikisi çok daha iyi anlatıyordu halet-i ruhiyemizi. Her iki şarkı da belli bir jenerasyona o kadar uymuştu ki fenomen olmaları kaçılmazdı. “Devamı gelecek mi?” dedik.. Geldi. Hem de öyle bir geldi ki. “Ucube”den daha önce bahsetmiştik. Burada konumuz “Perdedor” yani Beck (doğum; Bek David Campbell).

Şempanzelerin zamanında bir maymun

Grunge’ın ortalığı süpürdüğü, elektronika ve hip hop’un yavaştan azdığı dönemlerde “Mellow Gold” isimli, şimdi de bakıldığında hâlâ zamanın ötesinde bir indie başyapıtı olan ilk albümünü çıkardığında, 23 yaşında ufak tefek bu sarışın tipten pek bir şey olacağını kestirmek biraz zordu. Tamam klip güzeldi, adam güzel bir konuya parmak basıyordu ama yok. Sonra Thurston Moore’nin MTV’deki programında gördük onu. Akustik gitarla 30’lu-40’lı yıllar blues dönemlerini andıran şarkılar söylüyordu. O da nesi; hem de şarkılar da onunmuş. Mellow Gold’un yanında çaktırmadan ufak şirketlerden çıkardığı “Stereopathetic Soulmanure” ve “One Foot in the Grave” bir on sene sonra yeniden gündeme gelecek şarkıcı / şarkıyazarlığı geleneğini öngörmüştü. Johnny Cash’lerden, Devendra Banhart’lardan bile önce. Hem de en “cool” haliyle.

Şeytan Tüyü

Geffen’in herkese olduğu gibi büyük bir yaratıcı özgürlük sağladığı Beck, bunu sapına kadar kullanıp “”Odelay”i yayınladığında sene 1996 idi. Mellow Gold’a göre çok daha derli toplu ama denemekten vazgeçmediği, sendromun yanından bile geçilmediği bir 2. albüm. Ayrıca günümüzde yirmiyi aşan ve çoğu da Mark Romanek, Michel Gondry gibi ustalar tarafından kotarılmış harika video-kliplerin ortaya çıkışı da bu albüme rastlar(bkz: Devil’s Haircut). Artık Tom Petty’nin de dediği gibi sınır gökyüzü gibi görünüyor. İşin ilginç yanı muazzam popülaritesine karşılık ne özel hayatı ile ilgili ne de herhangi bir madde kullanımıyla ilgili hiç haber gelmiyordu. Hâlâ da öyle ya. Yine de o dönem huylanıp, ne içiyorsa bu adam bize de getirin demişliğimiz vardır.

Mutasyon

Odelay ile gücünü kazandıktan sonra yine yan proje kapsamında bir folk albümü yapmaya daha kalkıştı Beck. Ama yoo, bu kadarı da fazla; bu kadar iyi bir albüm Geffen bünyesinden yayınlanmalı. Sonuçta kanımca konser performanslarıyla gelmiş geçmiş en güzel Beck şarkısı “Nobody’s Fault But My Own”u (bir de Marianne Faithfull yorumu vardır bunun) da içeren “Mutations” yayınlandı. Aynı yılın sonuna doğru bir mutasyon daha geçirip bu sefer en nev-i şahsına münhasır albümü diyebileceğimiz “Midnite Vultures”i önümüze attı. Kendini yenilemekten, yeni şeyler denemekten vazgeçmeyen bu genç, tarz faşisti zavallılar için pek sevilmeyen, en kibar tarifi ile delice diyebileceğimiz albümü Odelay tarzını daha uçlara götürmekteydi. Bir albüm dünyanın en duygusal, samimi ve acı şarkılarını yapan adam; bir albüm sonra “Hey bebeğim Hyundai’me atla” veya “Seninle olmak istiyorum ve kızkardeşinle; sanırım adı Debra,” gibi sözler söylüyordu. Ama onu da bu yüzden seviyorduk. Hep ağlayamazdık.

Sanırım iyi gidiyorum

Artık kapaklara çıkan bir yıldız olan Beck, bir süre yan projeler, ortaklıklar derken, 3 yıl aradan sonra 2002’de “Sea Change”i yayınladı. Zatıalinizin müzikal anlamda pek daraldığı zamanlara denk gelen bu albüm Amerika’da ilk ona giren ilk Beck albümü olmasının yanı sıra yine bendenizce başyapıt olarak adlandırılmakta ve gelmiş geçmiş en iyi albümler sıralamamda da rahatça ilk 7’e girmektedir. Öncekiler gibi yine prodüksiyon dehası Nigel Godrich ile kotarılan bu akustik şahanesi albüm, The Flaming Lips ile kotarılan turnesiyle de büyük bir başarıydı (İnternette bulunabilen bu kayıtları şiddetle tavsiye ederim).

Que onda Guero?

Sea Change’den sonra yine 3 yıl sakin takılan, bir evlilik yapıp çocuk sahibi olduktan sonra klişe deyişle olgunluk dönemine girdi ve de en derli toplu, usta işi eseri desek yalan olmayacak albümü “Guero”yu sundu bizlere. Dust Brothers’la kotarılan ve turnesinin Paris** ayağını da seyredebilme şansını yakaladığım Guero, hem artık iyice oturmuş hale gelen grubuyla hem de Beck’in en başarılı vokallerini gösterdiği, her CD rafına giresi bir albüm. Bu kadar harika müziğin yanında beni en çok etkileyen özelliği ise açık kafalılığı oldu Beck’in. Bir dönem en sevdiği müziğin Snoop Dogg olduğunu söylerken, aynı zamanda muhteşem bir Nick Drake veya Daniel Johnston coverıyla karşımıza çıkabiliyor.

Gürültü gemisinde deniz tutmuş bir tayfa

Guero’dan sonra arayı kısa tutan Hansen, bir yıl sonra “The İnformation”ı yayınladı. Arayı kısa tutmak pek iyi gelmemiş olacak ki günümüze kadar ki en “öncekinden daha ilginç” olmayan albümü oldu. Yine de “Cellphone’s Dead”, “Dark Star”, “Nausea” gibi yine çok başarılı kayıtlara lafımız yok. Belki tek tatsız özelliği Scientology tarikatıyla bağları oldu şu güne kadar. Yine de aileden kalma bu özelliğini fazla ciddiye almadan tercihan serin bir Mart akşamı Karga’da bu çok yetenekli müzisyenin her türe dokunmuş külliyatını dinleyebilirsiniz. Belki sonra siz de artık bir sonraki albümü bizim gibi merakla beklemeye başlar, hayatınıza bir heyecan katarsınız.

Külliyat (majör-şirket albümleri):
Mellow Gold (1994)
Odelay (1996)
Mutations (1999)
Midnite Vultures (1999)
Sea Change (2002)
Guero (2005)
The Information (2006)

*Ben bir cüretkarım
**Youtube’e “Beck Rock en Seine puppet” yznz, izlynz.

khgv@hotmail.com