Chicago İstanbul Hattı’ndan Havadisler
Söyleşi: Eray Aytimur
Mecmua’nın önemli kalemlerinden Sarp Keskiner’in, içerisinde yer aldığı, yarattığı, pek çok müzikal projenin arasında Moe Joe’nun yeri ayrıdır. En çok hayranlarının farkında olduğu bu ayrım, aslında blues gibi özgün ve farklı bir coğrafyaya, etnisiteye ait bir müziğin bu ülkede de, bu ülkeye özgü bir biçimde yapılabileceğinin göstergesi. 21 Mart’da Karga Canlı Konser Dizisi’nin 4. konuğu olacak Moe Joe’dan Sarp Keskiner ile Eray Aytimur söyleşti.
Moe Joe biyografisinde Chicago Westside - Southside, Texas, Detroit ve Mississippi Delta Blues stilleri üzerine uzmanlaşmayı tercih ettiğiniz yazıyor. Çoğunlukla avantaj sağlayan bu uzmanlık alanı ve farklılık müzik piyasası içinde kimi zaman yalnız hissetmenize neden oldu mu?
İlk bir araya geldiğimiz günden bu yana, belli bir camiaya veya ülkeye yönelik müzik yapmaktan çok; yapmayı sevdiğimiz müziği bizce en doğru ve gelenekleri göz ardı etmeyecek şekilde yapmayı ciddiye aldığımızdan böyle bir durumu hiç düşünmedik. Başka bir coğrafyada olup da blues ve tarihi ile ilgilenen çoğu müzisyen, bu müziğin kentli veya kırsal bir tarzını benimseyip kendine okul olarak kabul eder. Başlangıç ve gelişim döneminizde seçtiğiniz bu okulun karakteristik özelliklerini taklit ederek gelişir, ustalarla empati kurmaya çalışır ve her bölge – yöre – şehre ait tarzların icra tekniklerine vakıf olmaya çalışırsınız. Biz kendimizi beraber öğrenmeye adamıştık ve blues’u, Afro Amerikan kültürünü ve müzik tarihini çok ciddiye aldığımız uzunca bir dönem yaşadık. Türk blues sever müzisyenlerin tercih ettiği, kentli kökeni baskın ve bireysel virtüöziteye önem veren Teksas stilinin aksine; Louisiana ve Mississippi deltasının kırsalından yola çıkıp Chicago’da kentlileşip toplu çalımı ana düstur edinmiş bu tarz bize çok daha yakın geldi.
Karayip, Brezilya and Afro-Küban ritmik varyasyonlarını harmanlamak ifadesinden hareketle ‘60’ların ve ‘70’lerin başta Brezilyalılar olmak üzere yenilikçi Latin müzisyenleriyle aranız nasıl?
Az önceki soruna verdiğim cevabın devamı gibi bu aslında… Sonuçta tutkunu ve icracısı olduğun bir müziği eğer kırsal kökeninden, tarihinden yola çıkarak kendine mâl etmeye çalışıyorsan, doğal olarak sonsuz bir merakla o tarihin sana işaret ettiği tüm bağlantıların da peşinde gidiyorsun. Bu müzik; kiminin yolunu sadece Hendrix’e çıkarırken, kimilerininkini de Yoruba ve Mali kültürüne, uzak Asya müziklerine veya özgür caza çıkartıyor.
Feramerz Ayadi (gitar), İzi Ergil (gitar, eski kurucu üye) ve ben, neredeyse aynı dönemlerde Tropicalia akımına takmışız mesela, sonradan fark ettiğimiz üzere. Dört yıl kadar öncesinde, takık bir şekilde dinliyorduk ve çok etkilendiğimiz bir dönem oldu Tropicalia’dan. Brezilya başta olmak üzere Küba ve Karayip müziklerine özel ilgimiz var. Çaldıkça, dinledikçe, analiz ettikçe ve denedikçe bir sürü bağlantı fark ediyor insan zamanla.
Yaşadıkları tarihleri ve geldikleri coğrafyaları yok sayarak, sen grubunu kurmak için bir seçme yapıyor olsan Otis Rush, Stevie Ray Vaughan, Muddy Waters, John Mayall arasında en yüksek teknik ve artistik puanı hangisine verirsin?
Böyle bir seçme yapmak istemem, istemeyiz. Çünkü bu dört isim de başlı başına bir icra stili, üslup yaratmış ustalar. Otis Rush, bence gelmiş geçmiş en olağanüstü blues vokalisti. Slide çalmayı ise zamanında Muddy’yi taklit ede ede öğrendik. SRV ise tekniği ve volümü duygunun önüne çıkardığı için dinlemekten hoşlanmadığım, hoşlanmadığımız bir müzisyen. Görkemi elbette tartışılmaz ama abisine hepimiz bayılırız. John Mayall’ı ise şahsen beyaz blues ve rock adına, bir sebat abidesi olarak saygı ile karşılıyorum; o kadar isme şans verdiği ve kendini blues’un var kalmasına adadığı için.
Kendi şarkılarını yapmayı beceren blues’cular olarak cover sözcüğü size ne çağrıştırır?
Tıpkı caz için geçerli olduğu üzere, blues’da da “standart” şarkılar ve hatta çok daha önemlisi “şarkı aileleri” var. Nasıl ki, caz müzisyeni önce standartları hatmettikçe rahat hissederse kendini, bir blues icracısının da tüm bunları öğrenmek zorunda olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak biz bununla doğmadık ve ancak dinleyerek, analiz edip çalarak bu sevdiğimiz müziği bir parçamız haline getirebiliyoruz. Zaten bir süre sonra, onun kendisi haline geliyor; bu yanılsama sona erer ermez de tamamen ondan özgür oluyorsun. Ve bence, asıl öğrenme süreci işte o an başlıyor. Çünkü sadece kendin olarak varsın artık ve dinlediğin, öğretmenin olmuş herkes geride bir yerlerde kalıyor bireysel seyirde.
Tekrar soruya dönecek olursak, biz; sadece bizim sevdiğimiz parçaları yorumluyoruz. Bizden beklenenleri değil. Buna karşın, on dört yıl sonra artık; dinleyicimiz yorum veya bize ait parça fark etmeksizin Moe Joe’dan hangi parçayı isteyeceğini biliyor.
Chicago İstanbul Mainline’dan bu yana sekiz yıl geçmiş. Albümlerin dijital olanaklarla yayılmasının arttığı günümüzde bir sonraki Moe Joe albümüyle ne zaman ve hangi formatta tanışacağız?
Bununla ilgilenmeye bir türlü zaman bulamadık maalesef bugüne dek. Sadece, Myspace sayfamıza kimi konser kayıtları ile albümde yer almayan bir parçayı koyduk: “It’s Hard (To Play The Blues Down In Here)”. Öncelik, var olan ve kayıt kalitesi olarak da bizi tatmin edecek 2000 tarihli konser kayıtlarımızdan bir seçki toplamak ve ardından ilk fırsatta, yeni bir albüm yapmak. Biz LP nesliyiz; dokunmak ve belge, bizim için hâlâ vazgeçilmez bir şey…
Bir çok müzisyen gibi Mick Jagger’ın da Moe Joe’yu çok beğendiğini söylediği cümleleri orada burada okuyoruz. Siz Mick Jagger’ı Rolling Stones’lu ve solo haliyle (mesela Goddess in the Doorway albümü itibarı ile) nasıl buluyorsunuz?
“Wandering Spirit”; Jagger’ın en iyi solo albümü….
En son İstanbul konserini ne zaman verdiniz? O tarihten 21 Mart Karga konserine kadar geçen süreçte yurt içinde-dışında Moe Joe elemanları müzik namına neler yaptı veya bir şeyler yaptı mı?
Son konserler, 25 – 26 Mayıs 2007 tarihli… O günden bugüne Feramerz ve Vefa, akademik kariyer çalışmalarına ağırlık vermişken Ergin de kurucusu olduğu Deneyevi’nde yepyeni albümlere, kayıtlara imza atıyor. Ben de Sweet Papa Lowdown (Kanada), Kırıka, Frenses, G.R.O.S ve Bone Union (Fransa) ile kayıt, albüm, turne ve konserlere devam ediyorum.
Sen müzik basınında da yer alıp popüler olanın / alanın dışında kalan bir müziği sürdüren müzisyen olarak Moe Joe’nun merkez medya ile olan ilişkisinin sınırlarını nasıl çizmesi gerektiğini düşünüyorsun?
Merkez medyanın Moe Joe ile ilgili olduğunu sanmıyorum. Adımızı yanlış yazma alışkanlığı devam etmediği sürece, bir ilgi halinin sakıncası elbette yok.
21 Mart baharın başlangıcı sayılır. Ve Baharı Moe Joe ile karşılama fikri iyi geliyor. Moe Joe, insanları ve baharı konser vermek dışında; neler yaparak ve daha önemlisi nasıl bir ruh haliyle karşılıyor?
Bahar yorgunluğu mevzubahis değil, olmaz. Ampflikatörleri sahneye koyup sandalyelere yaslanacak ve tekrar beraber olmanın, beraber çalmanın mutluluğunu, enerjisini Karga dinleyicisi ile paylaşacağız. Kadıköy, bizim grupça yeniden doğduğumuz mahallimiz. Özledik…
www.myspace.com/moejoepeople