SES... DAHA ÇOK SES...


Murat Mrt Seçkin

Müzki dinlememizi sağlayan, hatta bizleri bağımlı hale getiren şey her ne ise, kesinlikle sorunlu bir varlık olsa gerek. Müzik zevki bizden bağımsız işleyebilen bir başka canlı. Denetlemesi zor ve kontrol altına alınması neredeyse imkansız. Genelgeçer duygularımız her ne kadar az, öz ve sakin yaradılışlı şarkıların peşinde koşsa da, bir bakmışsınız, müzikçi benliğimiz sesi çok.., daha çok kullanan, hatta cılkını çıkaran materyallere doğru ilerlemiş.

 
Doksanların başında zar zor ulaştığımız indie albümlerinden (sanırım Zihni’nin Nişantaşı’ndaki tezgahından almıştım) Sonic Youth’un “Confussion Is Sex”i idi beni yoldan çıkaran. O zamana kadar dinlediklerimden (hatta Sonic Youth’dan da) farklı bir şeyler vardı.
Gitarlar uzuyor, tizler kulak tırmalıyor, sessiz bir şarkı bir anda bir gürültü çığlığına dönüşüyor. Birden müzikte türler diye bize kakılan şeyin şimdiye kadar nasıl yanıltıcı bir hayal olduğunu anladım. Bizleri alıp götüren sesti, her şeyin temeli sadece ses. İşin garip yanı bundan kısa bir zaman sonra ağabeyim elinde tamamen bu tezimi körükleyen başka bir albümle geliverdi. İçinde her türlü toplum düşmanlığını ve zıtlığını taşıyan Throbbing Gristle’ın “20 Jazz Funk Greats”i ve onun sabır taşı çatlatan, hazır ola geçiren “Discipline”i müzik zevkimin sonraki duraklarının da habercisi oldu.
Alman sanatçı Kurt Schwitters’ın yarattığı Merz akımından adını alan ve bu ismin hakkını gayet güzel veren Merzbow ya da nam-ı değer Masami Akita ilk durağımız. Aşırı üretken Japon sanatçı kendi yarattığı gürültü dünyasında onlarca sesi karıştırarak ya da tam tersi tek bir sesi kesintisiz yetmiş dakika boyunca yüzlerce farklı hale getirerek yarattığı müziği, hadi açık olayım öyle ciddi laflara girmeden hemen söyleyeyim “nerede çokluk orada bokluk” teriminin tam karşılığıdır. Fakat benim (ve benim gibi bir sürü insanın) dengesiz ve lüzumsuz zevki bu pisliğin içine gayet güzel bir şekilde batmış oldu bir kere. Cut-up tekniği üzerine emprovize analog takılmalarını bir süredir dijital ortamda yapmaya devam eden Akita, ülkesi dışında bir çok önemli müzik adamını ciddi etkisine almış bir sanatçıdır. Aynı zamanda müzikte kullandığı şiddete paralel giden yazarlığı ile sadizm-kölelik-masoşizm kokulu bir çok kitabın da yaratıcısıdır. Sevişirken dinlenecek en iyi müziğin kendi müziği olduğu konusunda insanları bilinçlendirmekle kendini görevlendirmiş Akita’nın amacına biz de böylece bir katkıda bulunmuş olalım. Bu aralar bir Merzbow albümü edinmek sizin için hoş bir yenilik olabilir.
Heavy Metal zamanlarında (belki biraz tuhaf bir laf ama bilen bilir, belli bir jenerasyonun böyle bir zamanı vardı) Tankard, King Diamond, Annihilator albümleri arasında nereden geldiği belli olmayan bir Napalm Death kaydı bulmuştum. O zamanlar nasıl olduysa bir şekilde John Peel denen adamın kim olduğunu öğrenmiştim. Bu kısa albümde “Peel Sessions” kayıtlarından oluşuyordu. Dinlediğimde ilk tepkim “Amanın bu da ne?” oldu. Zamanla “Napalm Death’in iki dakikalık şarkısı varmış,” geyiklerine de katılacak kadar alıştım. İşte Napalm Death’in gitaristi proje insanı Justin Broadrick’in ilk gözdesi Godflesh’le de böyle tanıştım. 1993 tarihli “Pure” albümlerini dinlediğimde az materyal ile ne çok şey yapılacağını da öğrenmiş oldum. Drum machine , gitar, bas ve vokal teknikleri ile sanki Heavy Metal’in “Suicide”ı gibi duruyorlardı. Albüm kapaklarında kullandıkları tekinsiz film fotoğrafları, organları parçalanan bir vokal, paraziti hiç geçmeyen bir gitar. Gittikçe yükselen bir umutsuzluk. Godflesh demek hiçbir şeyin eskisi kadar güzel olmayacağı demekti. Ama ne tuhaf ki bu mutsuzluk bizi daha da fazla zevke sürüklüyordu. 2003 yılında dağılan grubun her iki ana üyesi onlarca birbirinden farklı proje ve “Jesu” gibi bir güzellikle hayatlarına devam ediyorlar.
 
Müziği bir hobi ve zevk aracı olmaktan çıkartıp, bir inanışa ve bağımlılığa çevirmek, sesin zamanla bir fetiş unsuru olmaktan öteye, tuhaf bir şekilde ruhumuzu ele geçiren bir efendiye dönüşmesine izin vermek, hayatınızda alacağınız en güzel kararlardan biri olacaktır. Gürültü diyerek dışarıya attığınız her yaratı size zamanla çok daha yüksek volümde ve karmaşıklaşmış olarak geri dönecektir. Dinlediğiniz en basit pop şarkısı bile gürültüden ibarettir. Günlük yaşamınızda, sokakta, ofiste, yemekte etrafınızı saran ses kalabalığı tüm bunlardan daha fazla gürültülü değil mi?
Bizleri yoldan çıkartacak en aktif ses provakatörlerinden biri ise John Zorn ve onun Naked City’si. Standartlar üstü bir müzisyen olan John Zorn’un hayatını ve işlerini saran en temel iki şey; içinden geldiği Yahudi kültürü ile onun gizemi kabbala ve cinsellik-şiddet kurabiyesinin hoş tadı.Onlarca farklı proje ve albüm içerisinde en göze batan projesi Naked City ve aynı adı taşıyan ilk albümleri Bill Frisell, Wayne Horowitz, Fred Frith, Joey Baron ve Yamatsuka Eye’dan oluşan göz yaşartıcı kadrosu ile hard core’dan, death metal’e, noise’dan jazz standartlarına onlarca birçok farklı kulvarda şiddet / karmaşanın güzel dünyasında gezdirir bizleri.John Zorn müziğin hiçbir kalıba bağlı kalınmadan, her sesin herkes için bir anlamı olabileceği düşüncesinden yola çıkarak yarattığı her albümde soyut eğlenceler için değil somut hayatlar için sesler üretti ve üretmeye devam ediyor.
Müziği müzik olmaktan çıkarıp yok etmek ve kendi içinizde ses anarşisini başlatmak için en doğru adreslerden biri ise farklı görsel yapıtları ile ön plana çıkan Christian Marclay’dir. Fluxus etkisi ile devam ettirdiği sanat hayatına seksenli yılların başında punk rock’ın D.I.Y. felsefesinin etkisi ile sesleri de ekledi. Kes yapıştır kolajlardan ve sıra dışı turntable kullanımından oluşan eserlerinin yapıtaşını oluşturan kaos-düzen zıtlığı ile önce sol tarafımıza sonra da sağ tarafımıza sürekli sert şaplaklar indirir. Marclay bir silah gibi kullandığı tape ve turntable’ları ile sizi ses cehenneminin en dibine sürükleyebilecek hayal gücüne sahiptir.
 
Burada daha bir sürü isim sıralanabilir tabii ki. Ama derdimiz bu değil. Bir yerlere gittiğinizde çalan müziği küçümsemeden önce bir düşünün. Her ne olursa olsun içinde ses olan her şey güzeldir. Yeraltına layık görülen Marki De Sade bağımlısı hayatların marşları gibi gözükse de gürültü, sound-art, endüstriyel her ne dersek diyelim aslında bizim hayatlarımızın soundtrackleri olarak havada geziniyorlar. Hayatımızın sıradanlığı ve sıkıcılığına üzülmek yerine acılarımızdan keyif alarak yaşamak belki de o kadar zor değildir. Mutluluk çok fazla üzerinde oynanmış bir yanılgı olamaz mı. Gürültü bağımlılıktır? Her zaman ses.., daha çok ses istersiniz. Ne yazık ki ben de bağımlıyım ve mümkünse bu yüksek doz dünyamın sesini kimse kısmaya çalışmasın.
info@kargamecmua.org