Yolun yarısı, bir poz: Marianne Faithfull


Orçun Türkay
Televizyonda vermişlerdi. Montréal olabilir ama bir Caz Festivali’ydi orası kesin. Genişçe bir salon, masalar, şık giyimli insanlar. Başını yakalayamadım. Faithfull söylüyordu. Bize de bir Caz Festivali’nde gelmişti, değil mi? Ne ilgisi var diye konuşulmuştu. Albüm sonrası bir turne kapsamında hafif rock’a kayan “pop” bir konser vermişti Açık Hava’da. Şu Jarvis Cocker, Beck vb destekli albümün arkasından. Neydi adı? Hah, Kissin’ Time. Televizyondaki farklıydı. Bir kere mizansen vardı. Sanırım önce bir piyano eşliğinde, ayakta takıldıktan sonra, sahnenin bir yanına ışık veriliyor, orada hazır bir masa görünüyordu: üstünde bir şişe Rémy Martin, sigarası, Marlboro light diye kalmış aklımda, çakmağı… Başına oturuyordu masanın. Sigarasını yakıp anlatmaya başlıyordu. Eski bir arkadaşını anıyordu. Bir gençlik arkadaşını. Kadehini de doldurup birlikte çok eğlendiklerini, doğruya doğru uyuşturucu kullandıklarını söyledi. “Altmışlardan söz ediyorum,” dedi, “gerçek uyuşturucudan, şimdikiler gibi değil”. Kibirli.
Lacivert bir takım giymişti, ayağında yüksek topuklu ayakkabılar. Bir yandan içiyor, bir yandan da salondakileri güldüre güldüre konuşuyordu. Nedensonra kendisinin “temizlenmeye” karar verdiğini, bir kliniğe yattığını anlattı. Zor bir dönemmiş haliyle. O süreçte, lafını ettiği arkadaşı ona destek olmuş, kararından dönmemesi için arka çıkmış. Oysa kendisi aynı yaşantıyı sürdürüyormuş. “Her an yeniden başlayabilirdim,” diyordu Faithfull. Ama sonunda olmuş, kurtulmuş. Sonra arkadaşı da niyetlenmiş kurtulmaya. Kliniğe yatmış. Onun tedavisi daha da çetin geçmiş. Yakınları ölmüş o klinikteyken. Bir şeyler daha olmuş sanırım ama anımsamıyorum. Direnip temizlenmiş gene de. Derken tedavisi bitip de klinikten çıkmasının ardından, bir gün dişçiye gitmiş. Narkoz verilmesi gerekiyormuş geçireceği operasyon için. Uyuşturucu tedavisinden sonra daha nekahet dönemindeymiş ama bunu ne dişçi, ne kendisi biliyormuş. “Düşünsenize,” dedi Faithfull, “onca şeyden, onca badireden sonra dişçinin narkozu öldürdü onu, dişçi koltuğunda gidiverdi.” Bunu handiyse bir fıkra edasıyla anlatmış, salondakiler de gülmüştü. Aniden, topuğunu yere vurup “Gülüyorsunuz ama aslında hiç de komik değil,” deyiverdi. Sustular. Yeniden söylemeye başladı.
Marianne Faithfull’un etrafında yaratılan mite uygun bir görüntüsü, tavrı vardı. Eskiden etrafındakilere bakarak, burnunun dikine gidip kendisinin de genç öleceğini düşündüğünü ama hayatta kaldığını anlatıyordu daha başta. Her şeyden önce sesine öylesi bir deneyimin, “geri dönüş”ün izi sinmiş kuşkusuz. İlk albümlerini dinlediğinizde, kolaylıkla John Baez’in ardından giden genç bir kız, bir zamanlar Serge’le Jane Birkin için söyledikleri gibi “Mick Jagger’ın B Yüzü” diyebilirsiniz. Sonrasındaysa, o mitin oluşmasını sağlayan bir değiştokuşun, belki de istemdışı gerçekleşen bir değiştokuşun olduğu düşünülebilir pekâlâ. Salcıyla anlaşma yapıp gençliği karşısında bu sesle geri döndüğü… Ölüme yaklaştığını, ölüme gittiğini düşünürken yüzünü başka yöne çevirmesi, şimdilerde yarattığı atmosferi, o dumanlı görüntüyü doğurmuş belki de. Lynch filmlerinin, sonra Kayıp Çocuklar Kenti’nin film müziklerini yapan Badalamenti’yle birlikte yaptıkları işler, A Secret Life albümü onun “mezardan gelen” sesinden bir dua. Dante’yle açılır ya albüm, İlahi Komedya’nın “Cehennem”inden satırlarla, cuk oturuyor sanki. Orta yaş. Pus. Gece. Kış.

Elbette başka türlü de görülebilir, okunabilir, dinlenebilir. Ama benim gözümün önünden gitmiyor yine o A Secret Life albümünün içindeki fotoğrafı: File çoraplar, hafif meşrep bir elbise, üstünde kollarından aşağı düşmüş kürk, ayakkabısız, bacak bacak üstüne atmış, sigarasının dumanını havaya üflüyor. Hem kolay ulaşılabilir, hem elde edilemez. Yitik ve umursamaz. Yineleyeyim, bu damgaya takılıp kalmamalı kuşkusuz. Ne ki oyunculuğu da hesaba katılırsa, onu görüntüden bağımsız düşünmek bir hayli güçleşiyor. Artık ortamalı olmuş birçok imge yapışıp kalıyor kadının üstüne. Bir yandan da, lamı cimi yok, varsın artık ortamalı olsun, bu poz yakışıyor ablaya. Söylediler: Gene İstanbul’a geliyormuş. Üç gece arka arkaya Babylon’da çıkacakmış. Geçen sefer gelişinde, babamla gitmiştik konsere. Pek sever Faithfull’u. Şimdi Babylon’un ilk açıldığı zamanki hali geliyor gözümün önüne: Hani masalar koyarlardı, ağırlıklı olarak cazcılar gelirdi. Flüoresanlar, tanıtımcılar karşılamazdı insanı. Sahneye de bir masa çıkartsalar, diyorum televizyondaki o festivaldeki gibi. Konser beklediğimizden çok daha uzun sürse… oturkay@yahoo.com