Sana Neyin Çok Geldiğini Söyle, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim ya da Kısaca; Çünkü
Serkan Kafalı
“Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız
Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün
Bir Kalır uzun kitaplarda anısı çok Üşüdüğümüzün”
Tuırgut Uyar, Çok Üşümek
Mesafe göstergesidir çok. Kardeş bardak kadardır daha, arabayla yapılan şehirlerarası yolculukta metanetin kıymetini henüz öğrenmemiş tüm ufaklıklar gibi sabırsız. Kilometreden, zamandan bihaber, mesafe algısı çokla sınırlıdır; içi arabanın içine her sığmadığında sorar kaç çok kaldı diye; çokların sayısı zamanla azalır, azaldıkça yerinde duramaz olan kıpırtısına çocukluğun serin suları serpilir, içine doğduğu evin kaynağından beslenen.
Zaman ilerler, iz’an göstergesi olur çok. Sular o kadar serin çağıldamaz artık, ama ne o serinlik ne de yakıcılık aranmamaya başlanmıştır zaten bir süredir. Hayat bir şehirden bir evden, başka bir şehre, başka bir bilindik eve seyahatten daha fazlasıdır çünkü. Evler, üzerimizde birikmiş zaman, kelimeler, algımızı dolduran çer çöp çoğalmıştır çünkü. Çünkü, hep bir çünküyle gerekçelendirmekte daha mahir, daha hevesli ve daha haklıyızdır. Bundan, bir çocuk, hayatı temize çekme ihtimalidir; ıskalanır çoğunlukla, sadece çocuk yetmez bu ihtimali hayata geçirmeye, çünkü.
Toplum hayatı dediğimiz, bok çukurundan hallice olan hendeğin duvarları, neyin çok olduğuna göre örülmüştür; o duvarların ötesinde ne nefes alınabilecek atmosfer, ne de içilecek su olmaması hassas mühendislik, acımasız aritmetik hesaplarıyla sağlanmıştır çünkü. Sadece meslekten değil, haytattan da emekli olmayı bir çünküyle içine sindirmiş anne ve babalarımızın biraz endişeli, biraz ekşi, çokca da bitkin bir yüz ifadesiyle söyledikleri gibi “her şeyin çoğu zarar”dır; öyledir de. Çoğa heves bir gençlik hastalığı, rasyonalite eksikliğine bağlı patolojik bir sıhhat kaybıdır; “çoğu zarar azı karar”dır; elbette çünkü.
Çok, benzersiz bir muktedir oyuncağıdır bütün bunların yanında. İlk anda şaşırtıcı gelebilir ama bu oyuncağın rasyonaliteden çok sembollerle bağı vardır. Çünkü bok çukurunda mutlu olduğunu savunmanın, olabileceğin en iyisinin bu olduğuna ikna olmanın, bunu hararetle savunmanın, rasyonel bir tarafı yoktur. Çok, muktedirin elinde güzel tasarlanmış, detaylarına hassasiyet gösterilmiş, yerine göre bir sopa, yerine göre bir maymuncuk ya da ingiliz anahtarıdır; zamanla kapılar, kafalar değiştikçe çaktırmadan anahtar da maymuncuk da sopa da duruma uydurulur, neyse ki insanın hafızası balıktan az da olsa hallicedir. Çok; muktedirin zamanı, şartları, algıyı canı çektiğince eğip bükmesine yarayan eşsiz bir cihazken, yığınların, böyle söylenmesi pek tercih edilmese de, tembellik, vazgeçme, korkaklık ve yenilgi bahanesidir çünkü.
Bu ülkede rasyonalite yerine semboller geçer akçe olduğundan yüzyıllardan beri, çok, sıradanlık ve ortalama böylesine kullanışlıdır. Çokla örülen duvarlar, tartışmalarda tartışılması teklif dahi edilemeyecek son nokta olmaya yarar; ince ince, sınayarak, düşünerek, uğraşarak bir modeli, bir yapıyı kurmaktansa model almak bu topraklarda, evladır, çünkü. Mesele taraf meselesi değil, meşrep meselesidir aslen; yoktur birbirimizden farkımız gerçekten, birimiz osmanlı, birimiz ziraat, birimiz de iş bankasıyızdır. Futbolla çok bir derdimizin olmayıp taraftarlıkla kafayı bozmamızın, estetiğin umrumuzda olmaması ama marka delisi olmamızın, insana dair bu derece perspektifsiz olmamız, solu, hayatı gereksiz derecede zorlaştıran bir tuhaf hastalık olarak görmemizin (ekşi sözlük’te “ertuğrul özkök ve gelin itiraf edelim konsepti” başlığında nazmiye demirel’in yazdıklarına bakın mesela, en çabuk ulaşılabilecek örneklerden biri olarak) altında hep bu refleks vardır. Öz ağırdır çünkü, ağır bir hesaplaşma gerektirir, oysa hep birlikte itiraf etsek aynı bokun soyu olduğumuzu nasıl da pürüssüzce ve problemsizce hafifleyebilir, içinde bulunduğumuz zamanın muktedirlerinin estirdiği rüzgarın içinde şen ve mutlu insanlar olarak savrulabilir, “azgın azınlık”lardan hep birlikte muazzam bir esriklikle nefret edebilir, yirmi sene önce "üniversitelere başörtüsü ile girilemez [...] ancak modern bir örtünme biçimi olan türban serbesttir," diyen İhsan Doğramacı’yı şak şak şak alkışlarken, bugün, “Çene altından bağlanması makul diğerleri, haşa kabul edilemez,” diyebiliriz, kerameti hep kendinden menkul melekler gibi.
Bunca laf kalabalığına boğduktan sonra bir kamu hizmeti yapıp bir de slogan attıralım:
“Çünkü ile çok kardeştir, ayrım yapan kalleştir!”
Oldu, değil mi?
werelone@gmail.com