Günah Çıkarma


İlksen Mavituna

“Sana, sahip olduğun ve aldığın eğitimle edindiğin alışkanlıkların bozduğu ama yok edemediği nitelik ve yeteneklerine bakarak, insan türünün hayatını anlatacağım.”

Jean-Jacques Rousseau, Konuşma’nın başında, 1754


Cádiz’in kıyısında denizi izleyen adam tuzlanmış bir tahta parçası bulur denir kitaplarda, Batı’dan gelen bu tuz yemiş tahta parçasının bir akıbeti olmalı diye düşünüyor Colombus. Haçlı Seferleri ve ticaretle Doğu’ya şahit olmuş kimi Avrupalılar, zamanında anlata anlata bitirememişlerdir Doğu’nun ne menem bir şey olduğunu – Marco Polo’yu unutmayalım. “Ne varsa Doğu’da var,” deniliyor o zamanda, ama Doğu’da bir de Osmanlı var. Nasıl ulaşılacak Doğu’ya: Dünya yuvarlaksa!

Der ki derste hoca “sağ duyuya aykırı olana kolay kolay inanılmaz, tanıtlansa da olmaz”, ama Colombus’a bir iman gelmiş: Hint’e gidecek. Çıkıyor Kral’a “Altın getireceğim!” diyor, Hıristiyan Birliği’ni sağlayamamış ülkenin hükümdarı zamanına göre büyük teknolojiyle yolluyor Colombus’u uçsuz bucaksız denize. Colombus’un hakkını yememek lazım, fene, bilime hakim o da, ama benim burda ilgimi çeken o iman.

Şimdi “iman kötüdür”ü savunmuyorum bu satırları yazmış olmakla, ama bu imanın temelinde, gözden kaçırılmaması gereken bir paradigma var; mekân ve zaman algısı değişiyor bu paradigmayla! Kafasına bir şeyi takmış bir adam ne coğrafyayı tanıyor, ne de kronolojiyi! Her şeyi yapabilirim! Beğenmiyorsam değiştiririm, hem de kendi fantezim doğrultusunda yaparım bunu! Mekân ve zaman algısının değişmesiyle “ilerleme”den bahsedebiliyoruz artık; ilerlemenin mantıki olarak bir kalkış noktasını imlemesi gerekirken, zaten gideceği yerden çok emin olmayan Colombus gibileri bu sorunla pek de ilgilenmiyorlar ama…

Bu tutumun veçhelerine bir bakalım. “İlerleme” dedik… Hareket halindeki insan, “yanından geçtiklerini / geri kalanları” küçümsüyor doğal olarak, ancak Lévi-Strauss ve Eliade gibilerden sonra “geride kalma” diye bir şey olmadığını öğrenebiliyor budun ve insan bilimi. Vakadır bilinir ta Yunan’dan beri “barbar” denilir kendinden olmayana. Yunan kolonileri kendi aralarında bile pek iyi geçinemez, en azından Platon diyaloglarında görülebileceği kadarıyla. Roma üstünden bu kadim kültürün taşıyıcısı olduğunu iddia eden “Batı Uygarlığı”nın bir kısmı da bu tavrı sürdürmekte aslında. Bugün referans noktası belirsiz ve öyle de kalacak olan “Batı” kavramını kendiyle özdeşleştiren medeniyetin Hristiyanlık’tan ödünç kurtarıcı mitini hangi şekillerde kullandığını düşünelim! Irak’a da orayı kurtarmak üzere girilmişti ki sevgili Rice geçen yılbaşı kutlamasında Afganistan ve Irak’ta binleri kurtardıklarını iddia etti.

Babil’den Ekvator’a daha yakın bir yerlere geri dönmek gerekirse, Colombus’la devam edebiliriz söze: Colombus 1493’te Atlantik’i geçip Bahama Adaları’nda karaya çıkınca, Kral Ferdinand’ın ismi lazım değil hazinecisine yolculuğunda başına gelenleri yazdığı mektubunda; yerlileri Hıristiyanlaştırarak (yani kurtararak!) ne kadar ulvi bir iş gerçekleştirdiklerini müjdeler. Daha sonrasındaysa Colombus ne Latince, ne İspanyolca ne de Arapça bilen ve Kral Ferdinand’ın fermanını anlamayan Yerlilere çok da iyi davranmaz, çünkü insan olmak için bu dillerden en az birini biliyor olmak gerek!

Buradaki “yabancı / yaban belleme” hali hâlâ geçerli günümüzde! Geçen günlerde gördüğüm BBC’nin finanse ettiği, bir beyaz-hıristiyan misyoner filmi olarak okunabilecek “Shooting Dogs” filminde gösterilen Ruanda’daki siyah-beyaz ayrımcılığı aklıma gelen ilk örnek. Bunun yanında 11 Eylül sonrası yaratılan paranoya ile körüklenen medeniyetler çatışmasının İngiltere metroları ve Guantanamo’daki sonuçlarında da görülüyor bu fark… Neyse…

“Birleşmiş Milletler var artık!” denecek. Şimdi bir takım kişiler diyor ki “Eskiden Batı sömürürdü, sonra Afrika taleplerini dayatmaya başladı. Şimdi ise paradigma değişti, artık bütün dünya ülkeleri aynı amaçlar için hareket ediyor: açlığı yenmek, AIDS’le mücadele, eğitim hakkı vs.” Birleşmiş Milletler ve organlarının temel var olma koşulları bu ve bunun gibi amaçlar zaten. Bu konuda söze gerek yok. Ancak, paradigma değişti mi ki? Gerçekten insan olma paydamızdan mı bakıyoruz Afrika’ya?

Şu hep söylenen açlıkla savaşta, sonuca ulaşmak için kullanılan mekanizmaları sorguluyabiliriz ama bundan önce bir soru: (mesela) bu açlıkla savaş için gerekli veriler ne kadar sağlıklı, olguyu ne kadar karşılıyorlar? Birleşmiş Milletler’in yayınladığı Kalkınma Raporu’ndaki veriler, sanki her şey tıkır tıkır işliyor da dünyanın dört bir yanından sağlıklı veri toplanabilirmiş iyimserliğiyle ciddiye alınıyor. Bu biraz kendini tatmine benziyor. Bu kadar zamanımız yok ki artık iyileşmeden bahsedelim ya da iyileşmeye sevinelim.

Görece bir değişme var, “iyileşme”; “kurtarıyoruz” yerin dibine soktuktan sonra. Ben buna “günah çıkarma” diyorum daha çok. Aynı son altmış senedir, onlarca-yüzlerce Auschwitz filmi yapıldığı gibi. ilksen57@gmail.com