Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


ISLANDMAN – KARA KUTU EP
Farfara’dan tanıdığımız Tolga Böyük’ün solo projesi Islandman, Islandman ve Following EP’leri ve “Loud Shades” tekliğinin ardından, yılın en iyi ses sentezi olarak sunabileceğimiz yeni EP’si Kara Kutu’yu bandcamp üzerinden çıkarttı. Önceki çalışmalarından farklı olarak gitarın sürüklediği albümde Böyük, elektronik vurgudan deneyselliğe, daha düzgün ifade edersek, krautrock’a kayan bir ses örgüsü yaratmış. (Eylülün son günlerinde uzun bir aradan sonra gelen Farfara albümü Garden’da da aynı durum söz konusu).

5 parçadan oluşan EP’yi anlatmak için doğru yol belki de parçalara tek tek bakmak. Açılıştaki “Walking Alpha” ile Islandman’in yeni ses dünyasına bodoslama girmiyoruz. Gitar, vurmalı elektronik loop’lar ve kick ile başlayan parça dallanıp budaklandıkça eklenen elementlerle genişleyip farklı bir durum olduğunu belli ederek giriyor albüme. Ardından gelen “Kalkutta” adından da anlaşılacağı üzere perküsyonlar ve pitch’li tuşlular ile bizi Asya’ya sürüklüyor. EP’de gitarın öne çıkmadığı tek kayıt da bu. Üçüncü parça, aynı zamanda favorimiz “Afrokrauter”de Tolga Böyük, özellikle Can üyelerinin solo işlerine, misal Jaki Liebzeit’a referanslarla, afro-beat ve psikodeliya ile hemhal gitarın tekrar ve çeşitlilik işlevini üstlendiği, 8,5 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir ses şöleni kuruyor. Sonra gelen “Ağıt”ta, gitar bu sefer bu coğrafyanın, Orta Anadolu’nun deminde. Yine tekrarlarla çoğalan psikodeliya ve elektronik dokunuşlarda da krautrock etkisi var. Kapanıştaki “Jumping Guru” EP’nin en sıcak renklerini saçıyor, flüt, gitar, tuşlular, sırayla işliyor sarıları, turuncuları, kırmızıları tuvale. Sonunda biraz mavileşerek kapanıyor albüm.

Neticede 25 dakikada psikodelik bir dünya turu yapabilirsiniz Kara Kutu’yu dinlerken. Maharetle işlenmiş her öge. Çok iyi.
AYSU UYGUR, İLKER ÖZTOP, ALP SİPAHİGİL - BiLiM KAZANI
Genetik, viroloji ve fizik alanlarında Harvard Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam eden Aysu Uygur, Alp Sipahigil ve İlker Öztop’un “bilim kazan, biz kepçe” şiarıyla giriştikleri, bilimi akademi tekelinden kurtarma amaçlı, önce internet yayınıyla başlayan, ardından Açık Radyo’da haftalık yayına dönüşen Bilim Kazanı şimdi de kitap oldu. Eğlenceli radyo sohbetlerinden oluşan kitapta seksin evriminden ışın kılıcına, solucanların gizemli yaşamından parkinsona meydan okuyan yoğurda gündelik hayatta akla gelmeyecek pek çok konuyu işin uzmanlarıyla masaya yatırmışlar. Epey de eğlenmişler.
 

YAYIN


Yeni bir yayınevi katıldı aramıza. Metin Solmaz ve arkadaşlarının kurduğu Ağaçkakan Yayınları daha ilk yayınladıkları kitaplarla ilgiyi hak ettiğini kanıtladı. Özellikle gene Solmaz’ın kotardığı Hazır Bilgi Serisi’nin ilk kitabı olan Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı yıllarca laf arasında dönen ama aslında gerçek olmayan birçok miti ve hurafeyi sonladırıyor. İnsanların yaşam kalitelerinin bu hurafelerle kötüleştiğini ve ülkede önyargıların ne düzeylere geldiğini anlamak için önemli bir kitap. Ağaçkakan’a hoş geldin diyoruz ve gelecekteki işlerini de merakla bekliyoruz.

FİLM


Bir filme Luis Bunuel ve Larry David referansları verilirse ilgimizi çekmemesi mümkün değil. 2009 tarihli filmi DogTooth ile ilgiyi üzerine çeken Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un İngilizce olarak çektiği The Lobster, fütüristik satir tarzıyla pek beğenildi ve Cannes’de jüri özel ödülü de kazandı. True Detective ile kariyerini tekrar çıkışa geçirme planları yapan Colin Farrel ve Rachel Weisz’ın başrolünde yer aldığı yapım yakın bir gelecekte kendine bir sevgili bulamayanların hayvanlara dönüştürüldüğü bir zamanda geçiyor. Konuyu daha da açmaya gerek yok sanırız. Absürde yakın dünya betimleriyle güzel işler yapan Lanthimos’a ilgi göstermek lazım.

DİZİ


Netflix’in artık önemli bir dizi kaynağı olduğunu itiraf etmeli. Bu sene yayınladıkları Bloodline, House of Cards ve Bojack Horseman’ın hepsi gayet kalburüstü işlerdi. Son ürünleri Narcos da kaliteyi yukarıda tutmayı devam ediyor. Brezilya’da fenomen olmuş Elite Squad filmlerinin yönetmeni Jose Padilha’nın (hatta sonra çok başarılı olmayan yeni Robocop’u da çekti), gözetimindeki yapım, Kolombiyalı kokain kralı Pablo Escobar’ın zirveye çıkışını ve kanundan kaçma mücadelesini Amerikalı bir narkotik ajanının ağzından anlatıyor. Dizinin tamamıyle Kolombiya’da geçmesi ve ağırlıklı olarak İspanyolca olması gayet güzel. Dokusu da usta işi. Wagner Moura, Escobar rolünde döktürüyor. Kolombiyalı polis Javier Pena’da Pedro Pascal ve devlet başkanı Cesar Gaviria’da Raul Mendez gayet iyiler. Geri kalan kadro da öyle. Bir tek hikâyeyi bize anlatan Boyd Holbrook ve dizinin Amerikalı karakterlerinin uyum sağlamakta zorlandığını söylemeliyiz. Ayrıca yer yer biraz Amerikancı bir bakış paranoyasına da kapılabiliyorsunuz. Escobar’ın fakir halkın gözündeki yeri de biraz es geçilmiş ve “saf kötü” anlamsızlığına düşebiliyorlar. Gene de gayet iyi çekilmiş iyi
oynanmış bir hikâye. Tabii Escobar üzerine ESPN kaynaklı The Two Escobars belgeselini de önermeden geçmeyelim.

ALBÜM


Kurt Vile, kariyerinde geldiği noktayla her işini merakla beklediğimiz bir müzisyene dönüştü. Pennsylvania’lı müzisyenin 2008’den beri yayınladığı 6. ve son albümü b’lieve i’m going down… yetenekli ismin şu ana kadarki sound açısından en derli toplu albümü. Bundan önceki 2013 tarihli Wakin o a Pretty Daze, Vile’ın oyununu bir üst seviyeye çıkarmıştı ama yaklaşım ve sound açısından biraz kararsızlık seziliyordu. b’lieve i’m going down… artık Vile’ın özgün sesini bulduğunu kanıtlıyor. Artık kimseye benzetemeyiz onu. Tekerleme tarzı vokalleriyle “Pretty Pimpin” ve “Life Like This” güzel hit’ler ve albümün gerisi de hiç hayal kırıklığına uğratmıyor. Özellikle son 3 şarkı çok güzel bir atmosferde
sonlandırıyor albümü. Vile’ın artık ustalık dönemine girdiğini ve kendi sound’undan tamamen emin olduğunu söyleyebiliriz. Katman katman reverb’ten oda sıcaklığına gelmiş albüm. Bu da bizi gelecekteki çalışmalar için heyecanlandırabilir.
Elektronik müziğin sağlam bir dönüş yaptığı yıllarda IDM tarzının Autechre, Aphex Twin gibi ismlerle beraber öncülerinden sayılan The Black Dog’un da formda olması sevindirici. Ken Downie öncülüğünde kurulan, içinden Plaid gibi bir değer çıkaran ve 25 yıldan uzun bir kariyere sahip İngiliz grubun yeni albümü Neither / Neither yılın şu ana kadarki en iyi elektronik çalışmalarından biri. Aslında yeni bir şey yapmasalar da trip hop ve ambient tatlarla şekillendirdikleri müzikleri elektronik müzikte en sevdiğimiz şeyleri barındırıyor. Albümün konseptsel bir bütünlük taşıması, elektronik albümlerde çok kolay yapılamayan baştan sona dinleme egzersizini de mümkün kılıyor. Bir başka elektronik yapıt ise daha beklenmedik bir yerden, Lambchop’un içinden çıktı. Kurt Wagner’ın grupta bu tarz müziğe yabancı olmayan grup arkadaşları Ryan Norris ve Scott Martin ile kurduğu proje HeCTA’nın ilk albümü The Diet beklenemdik derecede iyi. Lambchop’un elektronik müzikle bağını bilirdik ama böyle dört başı mamur bir albüm de beklemiyorduk. Morgan Heist gibi bir ismin de katkıda bulunduğu albüm, Lambchop’un kendi alametifarikası alt. Country’yi nasıl bu kadar iyi yaptığının da bir ipucu aslında. Bu kadar açık kafalara her zaman ihtiyacımız var.
John Lydon’ı sevmek kolay değil. Ama Sex Pistols’dan sonra Public Image Limited ile kendine yarattığı kariyere saygı göstermek lazım. 2012’de 20 yıl aradan sonra gelen albümleri This is PiL gayet heyecan vericiydi. Yeni ve ‘78’ten beri toplamda 10. albümleri What the World Needs Now… aynı tattan devam eden bir albüm. Hiç de fena olmayan uzun gruvlar üzerine Lydon’ın saydırması temasıyla açıklayabiliriz bunu da. Hatta son zamanların popüler ikilisi Sleaford Mods referansını da verebiliriz. Her ne kadar artık kadroda Keith Levene ve Jah Wobble gibi isimler yer almasa da, Lydon’un yanı sıra Lu Edmonds, Scott Firth ve Bruce Smith’ten oluşan grup bu son 2 albümde yeni bir dinamizm kazandırmış müziklerine. “Corporate” ve “Shoom” gibi şarkılar Pistols agresyonunu hatırlatıyor; “C’est La Vie” ise Lydon ender sakinlikte olduğu güzel bir şarkı. PIL’in şu noktada asıl görevi Lydon’un sözlerine eşlik eden müzik
yapmak. Bunu da hiç fena yapmıyorlar.
Beklelen oldu! Sonunda bir The Rolling Stones üyesi iyi bir solo albüm yaptı. Keith Richards’ın Main Offender’dan 23 sene sonra gelen albümü Crosseyed Heart, 71 yaşındaki rock n’roll efsanesinin müzikle “saf” ilgisinin gayet güzel bir ürünü. Richards aklınıza geldiğinde düşünebileceğinizden farklı tarzda şarkılar yok belki albümde ama bu eğlenceli adamın bildiği, öğrendiği her şeyi belgelemesi diyebiliriz. Richards’ın yorgun sesi albümün açılış bölümdeki hareketli şarkılara yer yer yetişemese de albüm sakinleşmeye başladığında bu ses de pek güzelleşmeye başlıyor. Yeni bir Stones albümü fikri de ortalıklarda dolaşıyor ama bu bize bir süre daha yeter.
 

KONSER


Artık 50’sine merdiven dayayan Lou Barlow’un 30 yılı aşkın süredir rock müziğe yaptığı katkılar saymakla bitmez. Dinosaur Jr.’u mu sayalım, The Folk Implosion’u mu? Yeni yayınladığı solosu Brace The Wave ile lo-fi yeteneğini mi? Ya da Sebadoh’u sayalım. Barlow’un başarılı projesi 2013’te 14 yıl aradan ilk albümleri olan Defend Yourself’i yayınlamıştı. Ayın sound olarak sizi mutlu edecek performansı budur ümidiyle… 15 Ekim Perşembe / Salon İKSV / 21:30