Merhaba Dünya! Ben, Elif Çağlar...


Röportaj: Volkan Balkan
Keyfi epey yerinde. Epey önemli bir iş başarmış olmanın mutluluğu var yüzünde. İlk albümü çıktığında “Yerküre gururla sunar,” diye lanse etmiştik Elif Çağlar’ı bu sayfalarda. Yeni albümü ’le o başlığı laf olsun diye atmadığımızı teyit etmiş oldu bir bakıma. İkinci albümü Amerika’da kaydetmek istediğini biliyordum ama bu isimleri beklemiyordum doğrusu. Piyanoda Aaron Parks, davullarda Eric Harland! Elif’in yüzünde de aynı mütevazı tavır. Harikulade bir vokalist olduğunu biliyorduk, şimdi bir de kompozisyon ve aranjmandaki rüştünü de ispat etmiş oldu bu albümle. Albümün çekirdek kadrosunda basta da Harish Raghavan yer alıyor. İlhan Erşahin, Cenk Erdoğan ve İmer Demirer de birer parçaya konuk olmuş. Albümün müzikalitesini bir kenara (dinleyip karar vermeniz üzere) bırakacak olursak oluşum aşaması da kayda değer. Indiegogo kitlesel fonlama projesiyle hayata geçmiş bir albüm. Bu da albümüyle oluşturduğu Elif Çağlar dinleyicisinin ona olan güveninin bir göstergesi olarak daha da kıymetli bir yere koyuyor albümü. Bu para toplanabilir mi diye benim endişem vardı. Onun da oluşmuş...

Endişe tabii vardı, ama yüzde yüz hepsini toplarız diye girmedim. Burada çok fazla bilinmediği için bu kitlesel fonlama, öyle düşünmüyordum. Biz yine de ihtiyacımız olan miktarı yazdık. “Dur bakalım, ne olursa...” diye. Zaten orada iki seçenek var; ya ne toplanırsa onu alıyorsun, ya da verdiğin hedefin tamamı oluşmazsa hiçbir şey alamıyorsun. Tabii ki öyle bir şey olmasının zor olacağını düşündüğümüz için esnek programı seçtik. Paranın yarısı oradan geldi, kalan yarısını da ben tamamlayıp albümü yapabildim.

Ne zaman oluşmuştu bu fikir?
İlk albüm bittiği andan itibaren sürekli yeni projeleri düşünüyorsun ya, ben öyle yapıyorum yani, o şekilde tutunuyorum. (gülüyor) İlk albümle çok değişik bir şey oldu, çok yeni bir şey yaptık Türkiye şartları içerisinde, şimdi bunu bir sonraki aşamaya nasıl taşırım diye düşünmeye başladım. Her albümde de inşallah onu deneyeceğim. İlla müzisyenlerin nereden geldikleriyle ilgili değil de, ya içerikle ilgili, ya enstrümantasyonla igili vs. her albümde yeni bir şeyi kovalamaya çalışmak istiyorum. Bu albüm de onun bir parçasıydı. Ben hâlâ inanamıyorum, bakıyorum Aaron Parks, Eric Harland falan yazıyor albümde, “Hadi ya diye...” (gülüyor)

Süreci anlatır mısın biraz?
Ben bu adamlarla sürekli olmasa da iki yıl falan iletişim halinde oldum. İlk sorduğumuzda olumlu cevap verdiler, ama o zaman bütçeler çok daha yukarıdaydı. Yapamadık o zaman. Sonra benim iki yıl boyunca vazgeçmediğimi, hevesli olduğumu gördüler, parçaları da sevmişlerdi, ilk verdikleri bütçenin yarısına çalmayı kabul ettiler.

Başından beri bu müzisyenler mi vardı aklında?
Aynı müzisyenler. Sadece bas konusunda birkaç tercihim vardı. Matt Penman ve Derrick Hodge da geçiyordu aklımdan, bu stile daha mı uygun olurlar diye. Harrish Ragavan’ın çok ayrı bir stili var aslında, o iyi denk geldi. Eric Harland da laf arasında onu önermişti. “Harrish mi çalıyor? Bak biz bu aralar birlikte çok çalıyoruz, çok iyi basçıdır,” diye. “Heh, tamamdır,” dedim. Bir de herkes birbirinden memnun olsun derdindeyiz. Tanımıyoruz ya, kavgalı mıdır nedir diye... (gülüyor)

Tepkileri nasıldı?
Stüdyoda geçirdiğim iki gün benim için rüya gibi bir şey oldu. Çok keyif aldılar parçalardan. “Biz çok ünlü müzisyenleriz, bizi biri kiraladı, biz de işimizi yapar gideriz,” gibi yaklaşmadılar. Aaron Parks mesela, “Şurayı bir daha yapalım, burayı şöyle mi yapsak?”. Giriyoruz, çıkıyoruz, Eric Harland dinliyor: “Bence ben burada biraz daha şöyle olmalıyım,” falan... Ben o sırada o kaydı harika olmuş diye dinlerken... (gülüyor) Çok sahiplendiler. Çok ortak bir iş oldu, o kısmı çok mutlu etti beni. Bittikten sonra eleştiri istedim. Negatif de olsa, beni sert bir şekilde eleştirmelerini istedim. Eric Harland’ın dediği ilk şey çok iyi bir aranjör olduğumdu. Allahım! Yıllardır aranjman yaptıktan sonra, bir kadın olarak, bir erkek müzisyen bana iyi bir aranjör olduğumu söylüyor. (gülüyor) “Ne istediğini çok iyi biliyorsun, bizi o yüzden çok özgür bıraktın,” dedi. Yazılı bir şeyler var önünde ama hiçbir ego yok. Bu çok güzel bir anlayış. Aaron Parks da, “Parçaların hepsine teker teker baktığımda, birbirlerinden çok farklı tarzda gibi duyulsalar da hepsi bir şemsiye altında birbirlerini o kadar iyi tamamlıyorlar ki, bu senin çok iyi bir şarkı yazarı olduğunu gösterir,” dedi. Orada her şey bitti zaten. (gülüyor)

Bu deneyimin en önemli katkısı “yapamam” diyeceğin bir şey olamadığını göstermiş olması belki de...
Biz biraz Türkiye’de belli şartlar, kısıtlı olanaklarda çalışmaya çalışıyoruz ya, o bir süre sonra kendi müzikal değerimizin farkında olamamayı da beraberinde getiriyor herhalde. Aslında çok iyi müzisyenler var bu ülkede. Dünya çapında isimler var konu cazsa; hem entrümanına hâkimiyet, hem ifade etme anlamında, hem de kompozitör olarak. Biraz özgüvenimiz gitmiş galiba. Kendi adıma en azından böyleydi. Şimdi bu adamlarla iki gün gibi kısa bir sürede, stüdyoda baştan sona bir albüm kaydettiğini, aranjman yazabildiğini, ne kadar hızlı ilerlediğini görebilmek kendine güvenini yeniden yerine getiriyor. Yani dünya çapında birilerine gidip derdimizi anlatıp, ortaya güzel bir müzik çıkarabiliriz. Kendimize inanmamız lazım. Onu görmüş oldum. O da açıkçası çok rahatlattı beni.

Eric Harland’a roman çaldırmışsın bir parçada. Çalmış mı daha önce 9/8?
Bizim şeklimizle -hani 1-2, 1-2, 1-2, 1-2-3- ilk defa çaldılar. Gördüler şarkıyı, 9/8 onların algıladığı gibi 1-2-3, 1-2-3, 1-2-3 gidiyor ya... Dedim o şekilde değil. Çok eğlendik aslında o sırada, çünkü bir yandan da anlatıyorum: bunu yaparız, üstüne de dans ederiz falan... “Böyle bir şeye nasıl dans ediyorsunuz? Bu kadar senkoplu...” dediler. Üstüne göbek atarak yüz bin tane varyasyonunu da yapabiliriz dedim ben de. (gülüyor)

“Pieces of Heaven”da da Hint müziğine yakın bir vokal duyuyoruz. Var mı böyle denemelerin?
Hint müziği çok sevdiğim bir türdür. 19, 20 yaşlarımdan beri ilgi duyduğum bir şey. Bilgi’de okurken bazen erken gidip, kütüphaneden bulduğum Hint müziği kitaplarını çalışırdım. Bir gün Can Kozlu hocamız: “Sen ne yapıyorsun böyle?” dedi. (gülüyor) İşte hocam, hint müziği, ragalar... “Eyvah! Sen de girdin mi oraya? Buraya bir girersen gidersin oralara doğru,” dedi. Ya işte hocam çok ilginç falan... “Çok zor şeyler bunlar, şimdi kaptırma kendini, boş bir zamanında kaptırırsın,” dedi. Onun da o konuda dersleri vardı, girdik o konulara da... Yani o zamandan beri bir şekilde öğrenmeye çalışıyorum. Aslında Hindistan’da bir okula gitsem de öğrensem diye düşünüyorum ama henüz öyle bir zamanım olmadı. Bilal’le (Karaman) duo konserlerimize gelenler bilirler, Bilal bir Hint makamı girdiğinde o teknikle doğaçlamalar yapıyoruz, hani açılınca şöyle bir... (gülüyor) O zaman da çok güzel tepkiler alıyordu. Bu albüme de bu şekilde girmesi kısmetmiş.

Music’ten farklı olarak bu bir caz albümü aslında. Dinleyici tepkileri nasıl?
Music albümümle bir iletişim kurduk. Şimdi o bağın üzerine yeni eklenenler olabiliyor. Yapımında da katkıları olduğu için, o da ayrı bir bağ albümle ilgili. Hiç cazla alakası olmayan kişilerden de vokal caz dinlemeye başladıklarına dair geri dönüşler alıyorum. Çok mutlu ediyor bunlar da beni.

Akbank Caz Festivali’nde Kampüste Caz kapsamında birçok şehirde konseri var Elif Çağlar’ın. 24’ünde de Salon İKSV’de dinleme fırsatı bulabilirsiniz. Elif’ten, festival programından bir şeyler seçmesini istedim. Squarepusher da Squarepusher dedi. 29’un da Babylon Bomonti’de drum and bass ve elektro akustik müziğin cazla harmanı sizi bekler. Onlarca “robot” klavye, gitar ve davulun Tom Jenkinson’ın bas gitarına eşliğiyle. “O tarihe aman konser koymayın!” demiş Elif. Fırsatını bulursa Jenkinson’a yaptığı elektronik işleri dinletmeyi düşündüğünü söyledi. Hayırlısı…
juzma2@yahoo.com