Kahramanların Dünyasından: Yıldıray Çınar
Röp: Mıstık Mıstık - Tayfun Polat
Bu ay bizi kırmayıp kapağımızı çizmeyi kabul ederek rüyalarımızdan birini daha gerçekleştirmemizi sağlayan Yıldıray Çınar, 2014’te Tom Taylor’ın yazdığı Superior Iron Man’ı Marvel için çizerek bir dünya yıldızı oldu artık. ‘90’ların ortalarından itibaren önce yerli sonra yabancı çizgi roman dünyasının yükselen ismi olan Yıldıray’la dosya konumuz “kahramanlık”tan başlayıp ister istemez çizgi roman dünyasına dalan çok keyifli bir sohbet yaptık.
Mıstık Mıstık: Tanımayanlar için küçük bir özgeçmişle başlayalım mı?
Yıldıray Çınar: İlk fanzinlerle başladım. Fanzinler çok uzun süre devam etti ama, böyle 6-7 sene fotokopi-fanzin. Ondan sonra yurtdışı işleri var, ufak tefek firmalara çalışmalarım var, kısa kısa öyküler olarak. Sonra 2003 de Karabasan, Gorajun ve Çapa derken, işte 2007 de tamamiyle yurtdışına sürekli olarak çalışmaya başladım.Tayfun Polat: Dosya konumuz “kahramanlık” olduğu için, sen de kahraman çizdiğin için -sonuçta bir senaryo oluyor önünde ama-, senin o kahramanla bir çizer olarak ilişki kurma biçimini merak ediyorum?
YÇ: Aslında karakterlerden daha çok öykülerle, öykünün gidişatıyla, öykünün duygusuyla biraz daha alakalı benim duygu halim. O yüzden öykünün anlattığı şeye göre karakterin yansıması, karakterin oyunculuğu daha etkili oluyor. Belli bir karakter çizmediğim için de sürekli… Sürekli dergileri değiştiriyorum, o yüzden profilleri de çok değişebiliyor karakterlerin. Hani bir öyküde kötü karakterde çizebiliyorum, başka öyküde işte, Süpermen olabiliyor falan gibi.
TP: Seni çizerken etkilemiş kahraman karakterler hangileri mesela?
YÇ: DC Comics’e ilk yaptığım iş aslında. Ravager diye bir karakter, Teen Titans dergisine yaptım. Birincisi kadın karakter. Onun Alaska taraflarında çocuk kaçakçılığı yapan bir Rus mafyasıyla kavgası anlatılıyordu. O öyküyle ayrı bir bağ kurdum. Kadın karakter olması da benim ilk DC işimde oldukça zorlayıcı bir şeydi. Onun hem kendiyle olan kavgası hem de düştüğü ortamda kötü bir grupla karşı karşıya gelmesi, yani normal bir kötü grup da değil, yani şehre dalıp da istila etmeğe çalışan, Rusya’dan çocuk kaçıran tipler. O yüzden kurduğum en güzel bağ Ravager karakteriyle…TP: Ben böyle çok çizgi romancı bir adam değilim, fakat özellikle anti-kahramanları seviyorum ya da daha doğrusu özel bir şey yapmayan, süper gücü olmayan kahramanları. Benim mesela kahramanım Ken Parker’dır. Sürekli bir süper kahraman durumu var, yani en azından yaygın bilinen çizgi romanlarda hep böyle bir durum var, bunu neye bağlıyorsun?
YÇ: Bu kapitalist sistemle alakalı. En çok satan onlar. Büyük şirketlerin de, Amerika’nın da girdiği kanal bu ve Amerika’nın ürünleri dünya da en çok yayılan ürünler olduğu için...
TP: Sinema sektörü ile de bağlantısı var zaten?
YÇ: Ya sinema sektörünün okuyucuya çok etki ettiğini düşünmüyorum ben. Çünkü zaten çizgi roman tayfası çizgi roman okuyor. Ama yeni nesilde şöyle bir faydası var, karakterleri tanıyorlar. Iron Man ben çocukken veya gençken kimsenin bilmediği bir tipti. Ama şu an kahraman dediğiniz zaman Superman etkisi yaratıyor. Ken Parker diyorsun ama sadece İtalya’da bir Amerikan çizgi romanı kadar, satan bir dergi. Dünya da o kadar satmıyor. Brezilya’da çok satıyor, Türkiye’de çok satıyor. Avrupa’da da ufak ufak basılmış bir dergi… Sonuç olarak markete bakıyor biraz.

MM: Okuyucunun çizgi roman okumaya başladıkça çizgi roman seçkisinin Amerikan çizgi romanından Avrupa çizgi romanına geçmesi hakkında neler söyleyebilirsin?
YÇ: Bu bir süreç tabii. Çocukken renkli kostümlerden etkilenmeniz çok normal. Daha ikon şeklinde daha sade. Superman’in kostümüne baktığın zaman kırmızı ve mavi, çocuğu hemen görsel olarak çekiyor. Verdiği mesajda kötülerle savaşıyor bilmem ne... Ama Ken Parker’da yaşanan toplumsal konuların aslında alt metinde çoğu Amerikan çizgi romanında da işlendiğini düşünüyorum ben. Yani Watchmen var. Watchmen, Reagan dönemini anlatan bir çizgi roman aslında.
MM: Çizgi romanlar genel olarak içinde çizildiği toplumların yansımadır görüşürüne katılıyor musun?
YÇ: Tabii, tabii, bu doğal bir süreç zaten.
MM: Kahraman denilen bir şeyin sürekli uçup devamlı zıplaması gerekir ya da kahramanın bir süper gücü yoksa ve parası varsa gidip o aletleri alabilir hikayesi vardır ya mesela Diabolik’in çakısı Batman’ın kemeri… bunlar insanın canını sıkıyormuş gibi bir hava yaratıyor. Açıkcası ben çok sıkıldım heryer de Marvel ve DC karakterleri görmekten ya da işte bu şekilde sinemaya lanse edilmesinden.
YÇ: Sonuçta para kazandırıyor ve bunu pazarlıyorlar güzel bir şekilde. Sanat tarafı ne kadar önde, o yazan çizen sanatçılara, biraz da okuyucuya kalmış. Çünkü yurtdışında fuarlara bakıyorum, mesela Amerika’daki fuarlarla, Avrupa’daki fuarlardaki okuyucu kitlesi farklı. Amerika’da fuarda sana gelen adam karakter ağırlıklı soru soruyor, Avrupa’da gelen adam çizime geliyor… Tabii bakış farkı, o karakterle bağ kuruyor orada, diğer taraftaki biraz daha arka planıyla, sanatçısıyla.
MM: Avrupa çizgi romanı daha sanat ağırlıklı.
YÇ: Alt metni daha güçlü tabii, bu toplumsal dinamiklerle alakalı aslında. Yazar, çizer, okuyucu. Okur kesim daha yüksek Avrupa’da, o yüzden bu da eserlere yansıyordur.
TP: Genel olarak bir beklenti var, şu an bu toplumda da var, bir “kahraman” çıkacak. Memleket çok boktan ama bir ihtiyaç var, birisine ihtiyaç var. Kahramana ihtiyacımız var mı? Yeri geliyor bir kişi bir şey yapıyor, onu kahramanlık olarak da yapmıyor ama esas kahramanlığı o yapıyor. Ama toplumda hep bir kurtarıcı kahraman beklentisi var, bunu mu pazarlıyorlar aslında?
YÇ: Evet, yani televizyonların yaptığı da bu. Dizilere baktığında sürekli önde bir karakter hikâyeyi götürüyor ama toplumsal dinamikte bu farklı, katalizörler illa ki gerekiyor, her türlü oluşumda. Buna kahraman diyebilir miyiz bilmiyorum ama katalizör, bir ateşleyici güç.
TP: Tabii tarihte de birçok örneği var bunun, toplumsal bir harekete dönüştürmede öne çıkan birkaç isim oluyor genelde.
MM: En baştaki hikâyelerde kişilerin ne yapacağını göstermek için ilham kaynağı olarak alacağı biri olması gerekiyor belki ama yerdeki çöpü alıp çöp kutusuna atmak için bile süper kahraman hikayesi bekleme ya da ona benzer bir karakter ortaya çıkarma… biraz… tembellik var.
YÇ: Bu hayattaki duruşunla da alakalı aslında. Sen nasıl davranıyorsan, gören kişi ondan örnek alabilir. Çöp örneği çok basit bir örnek. Sen sokakta elindeki plastiği çöpe attığın zaman bunu birinin görmesi belki bir fark yaratır.
MM: Çizgi romanda kahraman diye neye neye denir? Ya da ne yapana? Mesela, çocuklar da vardır yerden bir şey alırlar olay hikâyesi değişir ama süper gücü yoktur. Ya da yan tarafta figüran vardır, omuz atar, diğerinin kaçmasını sağlar.
YÇ: Çizgi romanlarda, özelikle süper kahramanlı çizgi romanlarda formül net aslında. Genelde bir travma üzerine kurulmuş, onu düzeltmeğe çalışan bir kişi kahraman dediğim şey. Bunun toplumsal olarak da karşlığı oluyor. Mesela Batman’in ki farklı, Batman baya suçlulardan intikam ama üzerine gidiyor.
MM: Spiderman sorumluluk sahibi...
YÇ: O da sorunlu bir genç, toplumdan dışlanmış bir genç aslında. Lisede nerd tayfa dediğimiz gençlerin fiziken ve sosyal olarak toplum içinde göze batmasını gösteren bir öykü aslında, yani çıkış noktası o en azından ‘60’larda. O yüzden çok tutuyor. Çözüm basit.
MM: Kahraman olmak için bir şey başarmak gerekiyor. Bizdeki destanlarda gergedan öldürürsün Alper Tunga derler, Gılgamış, Gılgamış olur ama denizin dibinde ölümsüzlüğü arar. Hep böyle bir hikâye olması gerekir. Oysa American Splendor’daki esas karakter, köşede durup sinirlendiği, uyuz olduğu şeyleri eleştrir. Bu tip diğer çizgi romanların yükselmesi içine yapmak gerekiyor? Nasıl kahramanlar ortaya koymak gerekir?
YÇ: Buna ben net bir cevap veremem, dediğim gibi okuyucu ile de alakalı, ne kadar okuduğu, ne kadar aldığı, sonuçta Ken Parker örneği, kaç kişi okuyor? Bir mahkeme sahnesinde “Ben Amerikan vatandaşı olmaktan utanıyorum,” diyor mesela. Evet, çok sert… tabii bunu Amerikalılar yapmıyor. Hani İtalyan’ların da öyle bir tarafı var, İtalyan karakterleri yok, yerel karakterleri yok, ya Amerikalı ya İngiliz.MM: Dylan Dog, Nathan Never...
YY: Evet, sinema çıkışlı onlar, sinema ile çok paralel.
TP: Ken Parker da öyledir ya.
YY: Jeremiah Johnson çıkışlı, ama evriliyor işte, o tarafı güzel. Sanatçının alıp onu eyip bükmesi, kocaman bir seri yapması… bütün sanat dalları için geçerli, müzik içinde geçerli. Şu an ‘70’ler rock’ının tekrar patlaması, günümüzde yorumlanması.. başka bir şeye doğru gidiyorlar..
TP: Yo hayır, bunu sadece retro olarak algılamamak lazım. İnternetten sonra o kadar fazla kaynağa ulaşabilir vaziyettesin ki geçmişe dönüp bakıyor gençler ne yapılmış diye. Çok rahat bulabiliyor ve orada “vay anasını!” diyor...
YÇ: Aslında yapmışlar...
MM: Belki de internetin getirdiği kaynak çıldırması.
YÇ: İnternetin getirdiği negatif bir taraf var. Çabuk ulaşılınabilir olması, işin çabuk yapılabileceği gibi bir önyargı oluşturuyor. Yani artık dijital programlarımız da var. Çoğu, malzemenin onu ürettiğini zannediyor. Böyle bir önyargı var. Ben bir kere bir mesaj aldım; “Hangi kalemi kullanıyorsun abi,” diyor. Ben de yazdım Faber Castel bilmem ne. “Ben de aynı kalemi kullanıyorum ama senin ki gibi olmuyor,” diyor çocuk. (Gülüşmeler) Düğmesi var kalemin basıyorsun, şahane çiziyorsun. Gibson gitar aldım neden senin gibi solo atamıyorum? Aynı muhabbet düz mantık yani.
MM: Tabletler ilk çıktığında o muhabbetler daha yaygındı. “Abi sen bir iki yıl bekle, o zaman daha iyi çizersin.” “Abi o zaman açmayalım paketi, kalsın iki yıl.”
YÇ: Dijital sanatçıların işi de zor, onlara bakıyor photoshop yapmış diyor. Photoshop bir araç bunu yapan o adam.
MM: Piksel, piksel küçük, küçük çalışıyor.
YÇ: Küçük küçük de girmiyor. Koca brush’larla giriyor, alıyor fırçayı adam iki dokunuşta… onun dokunuşu aslında. Sayısal bir ortamda ama o da yapanla alakalı. Temel sanat dersinde biz iki hafta 50’ye 70 kağıtlara düz, çapraz çizgi attığımızı hatırlıyorum ben.
MM: Peki bizim memlekette nasıl görüyorsun çizgi roman hikâyesini?
YÇ: Son dönem tekrar bir grafik albümler durumu başladı, çok güzel işler de çıkıyor. Mesela Levent Cantek’in Ankara Üçlemesi, Deli Göcükler, İlban Ertem’in Puslu Kıtalar Atlası, Suat Gönülay’ın tekrar yanınlanan arşivleri mesela. Mürekkep’in yaptığı toplamalar önemli tabii… Aynı zamanda haftalık mizah kalıbının dışına da çıkıyor tabii kitaplar.
MM: Haftalık çıkan, aylık çıkan ana dergilerin bu işin biraz kısırlaştıran yanı olarak görüyor musun?YÇ: Yo, görmüyorum ben.
MM: Anadolu ya biraz haksızlık olmuyor mu? İstanbul’a gelmek, devamlı İstanbul’da olmak, devamlı karşıya geçmek.
YÇ: Onu yazar ve çizerlere sormak lazım ama ortaya bir ürün çıkması, sürekliliği olması… Hem politik duruşları da var, Türkiye’de çok önemli. Uykusuzlar, Penguenler, Lemanlar…
MM: Türkiye de aylık çizgi roman dergisi kalmadı mesela.
YÇ: Çok denendi ama okuyucumuz da çok sadık değil. Bir de böyle ego savaşları giriyor devreye, okuyucu da bile var bu. Okuyucu bile kendi içinde çok fazla ayırıyor Amerikan’ı İtalyan’ ı… çok sert ayıranlar var.
MM: Bizdeki güzel sanatlar öğrencilerinin çizgi roman okumayışı?
YÇ: Ya okumayı tercih etmeyebilir bir insan onu anlarım ama gerçekten görsel bir şeyle uğraşıyorsan en azından bir kere bakmak lazım. Animasyon bölümünde “Ben hiç Star Wars izlemedim,” diyen, gurur duyan insan vardı. Beğenmeyebilirsin, tercih etmeyebilirsin ama bakıp görmen lazım, ne yapılmış.
MM: Tavsiye edeceğin çizerler, yazarlar?
YÇ: Çizer olmak isteyenlere artbook’ları tavsiye ederim. Çizerlerin özel kitapları oluyor, eskizlerin olduğu, arka planını anlatan.
MM: Şu çizerin, şu yazarın birlikte yaptığı işler falan?
YÇ: İnanır mısın bir süredir ben piyasadan bayağı koptum. Çizgi roman daha az okumaya başladım. Dikkatimi veremiyorum. Ama son dönem o kadar çok iyi şey basılıyor ki, özellikle Amerikan çizgi romanında. Ben ipin ucunu kaçırdım diye çıkıyor da çıkıyor. Ama klasikleri basanlar var ‘70’lerden siyah beyaz, okuyucuların bunları okuması lazım. Arşiv sayıları olarak Örümcek Adam’ın Thor’un sayıları. Onun dışında önemli albümler çıkıyor. Mesela Vertigo DC Comics’nin daha alternatif öykülerini, süper kahramansız öyküleri… 100 Bullets, Scalped, Fables çıkmaya başladı. Onları sizinde okumanızı tavsiye ederim daha alternatif şeyler. Mesela, Lone Wolf and Cub, yalnız kurt ve yavrusu. Çok kült bir mangadır, onu da Marmara Çizgi basıyor, 27 albümlük, bayağı şiir gibi, çok büyük bir eser. Hatta Frank Miller’ın Ronin diye bir öyküsü vardır ‘80’lerde. Bayağı Lone Wolf and Cub’ın bilim kurgu versiyonudur. Ama Lone Wolf and Cub ne kadar satıyor derseniz, 500-600 satıyor. En çok satması gerekenlerden birisi
TP: Bizim başka sorumuz yok galiba.
YÇ: Ben bir şey ekleyeyim; röportaj vermek, gazeteler mazeteler, benim için artık hiçbir şekilde manası yok. Yok abi, malzeme vermeyeceğim bunlara ben. Kişisel şeylere dönüştü biraz. Ama böyle alternatif bir yayın olduğu zaman, biliyorum, güzel konuşacağız... madaoglu@gmail.com - tayfunpolat@hotmail.com