Yokluğa Övgü: Killing Joke
Murat MRT Seçkin
1.Gezi döneminde onca kaçışıp, koşturma sırasında çokça muhabbetini döndürdüğümüz bir konu vardı. Eylemlerde elinde olsa hangi şarkıları çalardık diye kendi kendimize heyecan yaratıp duruyorduk. Sanırım benim ve çevremin ya da belki jenerasyonumun geneli yakın olduğundan temelde punk’a yönelen tercihler çıkıyordu. Tabii bir yerden sonra biraz daha moral verici ska, oi ile ilerleyip çingene havalarından Boşnak türkülerine kadar ilerleyenlerimiz de olmadı değil. Ben ise erken ergenliğimden beri içime yerleştirdiğim endüstriyel ve post-punk’ın umutsuz, gri ve nihilist dünyasından olsa gerek, daha sert, yürüyen, kızan, sinirlenen, hesap soran ama temelde herkesin ulaşmak istediği samimi hayata doğru yol alan sesleri tercih ettim. Dolmabahçe’de ağabeylerim ve sevgilim ile koştururken aklımdan Ministry “Burning Inside” geçmiyor değildi. Sonrasında sadece dahil olduğum bu tip olaylarda değil, siyasi olarak karşısında durduğum her anda arka fonda hep punk, hardcore, endüstriyel ve EBM sesler dönmeye dönmeye başladı. Polis gaz attıkça Skinny Puppy “Tin Omen” veya “Spasmolytic” kafamın içinde yankılanıp duruyor, dostlardan veya medyadan dövülen ya da ezilenleri görüp acı içinde yorumları okurken Atari Teenage Riot’un “Destroy 2000 Years of Culture”ı bağırınıyordu. Sakin ve umutlu anlarda ise “Terra Firma” ile Test Department gücün halk olduğunu hatırlatıyordu.
Nispeten daha yeni olan bu anılardan çok daha öncesinde ise öyle bir ekip var ki kafamın içine yerleşen, onları daima bambaşka gördüm. İlla benzetmek gerekirse bizim pop aleminde Sezen Aksu nasıl garip bir dokunulmazlık kalkanı ile örüldüyse Killing Joke da benim için öyle bir koruma altında. Hayatımın (ve eminim başka birilerinin de hayatının) kızgın, susturulamaz, kontrol edilemez yanının sese dönüşmüş hali.
2.
1979 yılında The Ruts ve The Selecter ile çıktıkları ilk konserden bugüne 14 albüm ve 30 küsür kısaçalara imza atan Killing Joke punk ve post-punk döneminin geçişlerinden bugüne, yaşları ilerledikçe hem söz ve hem müzik olarak daha da sertleşerek geldiler. Şimdi düşününce Kevin Walker ve Jaz Coleman’ın tanışıp Killing Joke olarak birleşmeleri ve bugüne kadar gelmeleri, manifestoları sanki taa o zamandan planlanmış bir oyun gibi. Bu sıkıntılı kişilikler yokluk içinde bir hayatı akademik bir şahesere ve müziklerini de sonrasında gelen onlarca ekibi hayran bıraktıracak bir yapıya çevirmeyi başardılar. Hatta bazıları Killing Joke’u bu esinlenmeler sayesinde bile tanıyor olabilir. Nirvana’nın “Come As You Are”ını oluşturan ana melodinin ekip her ne kadar kabul etmese de 1984 tarihli “Eighties” kısaçalarına gereğinden fazla benzemesi zamanında pek bir tartışılmıştı ecnebi müzik âlemlerinde. Hoş sonrasında Dave Grohl’un albümlerinde davul çalması da başka bir olaydır tabii. Akıl ve mantık beraber güzelce çalışınca sanatsal kindarlığa da gerek kalmıyor sanırım.

Walker ve Coleman’ın en büyük şanslarından biri ise sanırım Martin Glover ya da bilinen adı ile Youth gibi bir basçıyı ekibe dahil etmeleri olabilir. Zaten hepsinin kafası müzikal anlamda gereğinden fazla çalışıp iyice açılırken Youth’un da daha o zamandan belli olan prodüktörlük kabiliyetleri kayıtlarda kendini göstermeye başladı. Tabii ki “Kim yahu bu adam?” diye sormak en büyük hakkınız. Ben önden bir iki anahtar vereyim siz merak ederseniz kendisini bol bol araştırırsınız. Art Of Noise, The Cult, The Orb, Beth Orton, U2, Marilyn Manson, The Verve gibi isimler ile miks masasına oturmuş, neredeyse dokunduğu her albüm milyonlarla ifade edilen rakamları yakalamış çok önemli bir ses ve prodüksiyon insanı.
Lafın gelişi değil gerçekten hepsi birbirinden değerli müzik insanlarından oluşan, bir değişip bir eskiye dönen Killing Joke kadrosunun en önemli üyesi ise Jaz Coleman isimli tehlikeli insan. Yıllar sonra son çıkarttıkları MMXII (2012) albümlerinde tekrar ele aldıkları kıyamet günü (Apocalypse) saplantısı nedeni ile zamanında ekip ile tası tarağı toplayıp İzlanda’ya gitmiş bir adamdan bahsediyoruz. Bu adam aynı zamanda yüzyılımızın en kayda değer kompozitörlerinden biri olarak senfoniler bestelemiş, film müzikleri yapmış, onlarca özel projeye ses ve bestelerini vermiş bir müzisyen olarak karşımıza çıkıyor. Bazılarınız belki hatırlar Pink Floyd ve The Doors’un senfonik versiyonları vardı. İşte onlar Coleman’ın elinin altından çıkan işler. Zamanında Aliester Crowley’nin yazı ve sözlerini yalayıp yutmuş bu adam aynı zamanda yıllardır permakültür, yenilenebilir enerji, özgür ve ücretsiz enerji kullanımı, ekolojik mimari ve yaşam üzerine tezler, kitaplar yazıp bir de projeler sürdürüyor.
Killing Joke kurulduğu günden bugüne üç defa parçalanıp birleşiyor. Her ne kadar dağılma diye geçse de bu süreçler Coleman’ın deyişi ile daha çok ara vermeler ya da kendine dönmeler olarak ifade edilebilir. Bazı çatışmalar, Jaz Coleman’ın artık klasikleşen ortadan kaybolmaları gibi sebeplerden dolayı da birbirlerinden uzaklaşsalar da her biraraya gelişleri bir öncekinden daha güçlü oluyor. Tabii ki bu grubun da arada (en azından kendi adıma) dinlemekten vazgeçtiğim bir iki albümü var. Kendini tekrar eden hatta bazen kendi kendini boğan bir seviyeye geldiklerini hissedebiliyorsunuz. Yine de Killing Joke’un güzelliği bir sonraki hareketi heyecanla bekletmesinde yatıyor sanırım. Grup sizi şaşırtmak veya ağzınızdan “Efsane albüm” lafını duymak için stüdyoya girmiyor. Ekip ve özellikle Coleman ile Walker, Killing Joke’un amacı için kayıtlara devam ediyorlar. Daha da karanlıklaşan, yoksullaşan bir dünyanın parmaklarda oynatılan halkları, insanları için ilahiler yazıp kendilerince durumu açıklamak adına hâlâ varlar. Buna inanmayı tercih ediyorum çünkü devam eden etmeyen tüm ekibin Killing Joke dışında var oldukları tüm projeler onları zaten müzikal anlamda tatmin eder nitelikte. Özellikle Jah Wobble’lı Damage Manual’ı, Paul McCartney’nin Fireman’ini ve sonradan King Crimson’da yer alacak Bill Rieflin’li Pigface’i atlamamanızı öneririm.
3.
Güneşli günler her ne kadar eksilmese de hayatımızda, Killing Joke dünyanın ne hale geldiğini ya da ellerimizle ne hale getirdiğimizi hatırlatmaya devam edecek. Onlar hatırlattıkça bizler de odamızdan sokağa taşan griliği yok edebilmek adına neler yapabileceğimizi konuşup, tartışacağız. Seksenlerden itibaren iyice tuhaflaşan tüketim alışkanlıklarımızın desteği ile sosyal adaletsizliğin, yok oluşun kapılarını araladığımızı bize hatırlatarak, suçlamadan ama açıkça uyararak yola devam etmemiz gerektiğini söylemeye devam edecekler. Ekim ortalarında çıkacak 15. albümleri Pylon ile yürüyüşümüze devam edeceğiz gibi gözüküyor. Öyle olmasa bile bir “Asteroid”, “Love Like Blood” veya “The Wait” zaten yıllarca ayakkabı aşındırmaya yeter de artar bile. muratmrtseckin@gmail.com