Bir Nefeste Colin Stetson


Volkan Balkan - İlksen Mavituna

İç içe geçmiş, kimi zaman birbirini tekrar eden türler arasında özgün bir şeyler dinleme fırsatı bulduğumuzda bunu değerlendirdik haliylen. Constalation Records etiketi gördüğünüzde zaten bir kulak kabartmak gerekiyor; kim olduğunu bilin bilmeyin. Godspeed You! Black Emporer, Vic Chestnut, Esmerine, Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra gibi isimleri bünyesinde bulunduran Montreal'li plak firmasının önemli bir ismi de Colin Stetson. Bariton ve alto saksafonuyla Salon'un konukları arasındaydı geçtiğimiz ay. Aramızda yüz yıllara varan dergisel bağ bulunan sevgili İlksen Mavituna'yla konserdeki ilk izlenimimiz “Ya bunların hepsi birbirine benziyor,” oldu. Arada “Bak ama bu çok iyi” dediysek de neye çok iyi dediğimizi bir daha hatırlamamız için epey bir mesai gerekiyordu. Yakından tanığınız pek çok isimle; Tom Waits, Arcade Fire, David Byrne, Godspeed You!... vs. eşlikçi olarak yer almasının yanı sıra yirmi yılı aşkın bir süredir kendi müziği ve tonu üzerinde inşa çalışması halinde olan bir müzisyenden bahsediyoruz. Circuler breathing denilen, neredeyse aynı anda burundan alıp ağızdan vererek uygulanan kesintisiz üfleme tekniğinin yanı sıra oluşturduğu kendine has tekniğiyle, bir saksafondan başka hiçbir takviyeye gerek kalmadan bu kadar ses ve üst üste binen armonilerin çıktığına şahit olmak başlı başına bir deneyim. Loop kullanmadan kendini canlı tekrarlayarak bir yol izlemesi, bu yolun hem o anda hem yirmi yıldır küçük nüanslarla değişiyor olması, dijital üretilen ses olgusunu sorgulatmasıyla birlikte Stetson'ı da tanımıyorsanız tanışmak için yeter sebep. Bu satırlarla başlayalım; İlksen Mavituna söyleşi aşağıda...

Hangi müzik geleneğine bağlı olduğunuzu sorsam size? 
Müziğin herhangi bir evrimsel manada mantığa bağlı adımlar içerdiğini düşünmüyorum. Son yıllarda türler arası bir polenizasyon yaşandı, yeni bir müzik şeması belirlendi ama ben hiçbirinin içinde
hissetmiyorum. 

Bazıları müzik kariyerinizde cazdan bir sapma görüyor. Ama baştan beri yaptıklarınıza baktığımda, ‘80’lerde Larva varmış mesela, hepsi caz değiller. 
İnsanların kafasında garip bir düşünce var: insanlar caz arka planından gelen bir saksafoncu rock’çılarla çalmaya karar verip, kökenlerini tamamen geride bırakıp bir anda satış yapmaya başlıyor. Ben klasik eğitim aldım üniversitede. Çok fazla özgür doğaçlamada bulundum. Odağımda olmasa da cazla öğrendim. 16 yaşından beri caz gruplarıyla, rock gruplarıyla, klasik ensemble’larla, şarkı yazarlarıyla, özgür cazcılarla çaldım. Bence insanlar, yani biz hepimiz, başkalarına hep düz çizgilerle bakıyoruz; kendi şahsi yaşamlarına ve deneyimlerine verecekleri yeni cevaplar ya da ödenecek borçları yokmuş gibi. Hayat böyle keskin değil. Önce bunu, sonra bunu yaparsın. Önce sağa, sonra sola dönmeye karar verirsin. Bu doğru değil. Hayat bu değil. Yirmi senede değişen tek bir şey var: ben ve çalıştığım insanlar yaptıklarımızı artık çok daha iyi yapabiliyoruz.

Tekniğe dair bir soruyla devam edelim. Performans ve / ya kayıtlarınızda pedal ve loop kullanmaktan kaçındığınızı biliyoruz. Bir istisnası var mı bu durumun tam emin değilim ama olsa da bu tercihinizin sebeplerini merak ediyorum.
Hayır, hiçbir istisna yok. Yirmi yıldır belli fikirleri inşa ediyorum. Bu fikirler giderek katılaştı ve daha “kompoze” fikirlere dönüştüler. Başlangıcın aksine daha az “emprovize” şimdi. İlk solo kaydımı yapmaya uğraşırken fark ettim ki uzunca bir süredir içinde bulunduğum besteleme ve icra etme süreçlerini yakalamak, bu süreçlerin hakkını verebilmek; canlı olarak yaptığım şeyi kayıtta temsil edebilmek için herhangi bir üst üste bindirmenin (over-dub) olmaması gerek. Fazladan materyal olmayacak kayıtta. Kayıt ve canlı icra için ayrı ayrı şeyler yazacak değildim. Ve bu böyle kaldı. Parametreler çok basit: eğer loop kullanıp değişime gidersem, müzikte karakter ve kimlik bakımından her şey değişecekti.

Kafanızda başlangıçtan beri bulunan konsept neydi? Müziğinizin bedenle ve performansla yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum ben bir dinleyici olarak.
Evet, yapıyor olduğum her şeyin fizikselliğimle yakından ilişkisi var. (Tam burada söyleyeyim, loop vs. soksaydım işin içine bu kısım da tamamen yok olacaktı). Ama bilmiyorum; bir aletle icrada bulunan herkesin bu aletle fiziksel bir ilişkisi vardır. Bu ilişki bazen minimal kalabilse de herhalükarda bu bir yapıyla ilişkilenme, bende bu yapı saksafon. En başından beri ve her zaman temelde ve doğalında bu ilişki benim için fiziksel bir ilişkiydi; yani bir “eureka” anı olmadı. Hayat nadiren böyle anlar barındırır. On dokuz yaşında bir araştırmaya girdim ve belli teknikleri denemeye başladım sonra bunlardan bazılarını daha çok kullanırken geliştirdim. Ve işte çığ etkisiyle şimdi yirmi yıl geçti.

Bu arada, bir yerde ikinci albümün kaydında kullandığınız mikrofon sayısının yirmiye ulaştığını okudum.
Bu parçadan parçaya, odadan odaya değişir. Bir kayıt yaparken fikir aslında bir resim yapıyorsunuz, yeni bir üç boyutlu mekân yaratıyorsunuz. Bu tabii şu demek değil yani, yaptığım o anda içerisinde bulunduğum üç boyutlu mekânın kayıtta doğrudan temsilini vermek değil. Gerçek deneyim böyle temsil edilemez; gerçek deneyim fiziksel olarak bir mekânda başkalarıyla –belli bir akustikte, belli bir görsellik içinde- olmak demek. Bunu yakalayamazsınız. Kaydın mecrası başka. İşte bu yüzden çoklu mikrofon kullanıyorum, her sesi yakalamak için, odanın ve özellikle enstrümanın tüm seslerini. Sonra mikslerken, bu mecraya özel çok özgün bir sonuca varıyorsunuz.

Albüm seriniz “New History Warfare” hakkında konuşalım. Bir mülakatta, bunun bir yolculuk hakkında olduğunu söylemişsiniz. Denizde, adada yaşayan bir insanın olduğu yeri bırakıp, en nihayetinde bir dağın tepesine çıkışının hikâyesi olduğunu söylemişsiniz. Savaş ne manaya geliyor sizin için? Neyle ne arasında bir savaş bu?
İlk olarak bu fikir, ilk albümde aklıma gelmişti. “Warfare” kelimesi. Bunun ana fikri: Tekil ve manasız hayatına mana kazandırma süreci ve daha büyük resimde bunu ailen, topluluğun, içinde yaşadığın toplumun, dünyanın ve en nihayetinde tarih içinde yapman. Bu süreç bir savaş hali işte, zor ve şiddetli bir süreç; türümüz özelinde daha da çok acıların yaşandığı bir süreç. Kişinin içinde bulunduğu tarihte yeni ve derin bir an yaratarak ona etki etmesi. Burada derinlikten kastım Da Vinci, Newton gibi bir derinlik değil –insanlık tarihinde bunlar çok az. Ben herhangi bir etkiden bahsediyorum. Bence eksik olan bu; sadece Birleşik Devletler’de değil bütün medeniyetimiz için. Belki daha küçük gruplar halinde yaşanıp, avcılık yapılırken bu böyle değildi. O zaman daha manalı, sana kendini önemli hissettiren ve etrafındakilerin takdirle karşıladığı işler yapmak önemliydi ve yaşamak daha kolaydı belki. O dönemde başka mücadeleler vardı, açlık gibi mesela. Şimdi daha büyük mücadeleler açtık önümüzde, özellikle yaratmış olduğumuz yapılarla. Büyük bir çoğunluğumuz, herhangi bir manası olduğunu düşünmüyor. Yani savaş hali kendin için bir mana kazıyıp çıkarmak ve bunu başkalarına taşımak. İşte bu büyük bir mücadele.

Biraz şahsi bir savaş hali o zaman…
Evet ama aynı zamanda topluluk içersindeyiz. Sosyal yaratıklarız. Birlikte düşüp, birlikte kalkıyoruz. Şeyleri iyi yöne doğru itmeniz örnek teşkil ediyor, daha çok işe yarıyor. Buna katkıda bulunmak daha kolay. Gerçi tersi de çok kolay, tamamen duygusuz olmak da sıkça görülüyor. Yeryüzündeki diğer hayvanlara göre çok akıllıyız, ama hâlâ bu yeryüzündeki hayvanlardan biriyiz; yine de beklenmedik bir şekilde duygusuz olabiliyoruz.

19 Kasım 2014 tarihinde Açık Radyo “Açık Dergi” programında yayınlanmıştır.

info@kargamecmaua.org