Kılavuz Aralık 2014


MERCEK


Luxus - Hunim Başımda - Anadolu Müzik
Üçüncü albümleri bu satırlar yazılırken henüz piyasaya çıkmamıştı Luxus’un. Önceden dinleme şansımız oldu. Siz de artık ulaşabilirsiniz. Hunim Başımda, grubun müzikal tavrının aynı kaldığı ama reggae ve ska’larla daha ısınan sound’u ile ayrılan bir albüm ilk dinleyişte. Ama bir fark daha var; dönemin ruhunu en iyi yakaladıkları ve yansıtabildikleri albüm. Özellikle “Hesap soruyor her an, dikiliyor karşıma, ne hak buluyor adam, sarıyor hayatıma” sörzleriyle girip özgürlüğü şakıyan Ajda Pekkan uyarlaması “Hür Doğdum”, Peyk’in “Don Kafa”sından sonra yeni marşımız olacak, kesin bilgi. Keza “Hunim Başımda”, Metin Kahraman’ın “Heso”sunun muhteşem reggae hali, “Düştü Paris”, Gezi zamanında yaptıkları “İsyan Şekeri”nin yeni versiyonu başta olmak üzere, aklımızdan geçenin, dilimize düşenin müziği olmuş Hunim Başımda.
 
Luxus, bildiğiniz Luxus. Çoğu Alper Bakıner’in aklından dökülen muhalif sözleriyle, asla slogan atmadan, dans ederek isyanı yükseltiyor. Akordiyon, klarinet, keman, basla, davulla, gitarla buluşuyor. Kediler, karnavala çağırıyor. “Hayatın dandikliğine takla atarak, dil çıkararak karşı durmaya karar verdik,” diyorlar ya, işte tam da böyle.
 
Pitohui - Devin RMX
Barkın Engin, Cem Kayıran, Yankı Bıçakçı, Toll Tres ve Arda Erboz'dan müteşekkil Pitohui'nin ikinci EP'si Devin, Ekim ayında yayınlanmıştı. Deneysel rock janrında yerli üretimle pek sık karşılaşamamızın da etkisiyle ilaç gibi gelen bu kayıtların dumanı henüz üstündeyken, ekip geçtiğimiz ay albümün remikslerinden oluşan Devin RMX'le çıkageldi. Devin RMX'te Tim Karbon, roadside.picnic, Böbrek Soundsystem, Grup Ses Beats, 9VSS ve Surgical Beat Bros'un elinden çıkma altı parça yer almakta. Birbirinden farklı müzik algısı ve zevklerine sahip altı ismin Devin tabanında yeniden-yarattığı parçalar grubun bandcamp ve soundcloud hesaplarından dinlenebiliyor . Özellikle roadside.picnic ve Surgical Beat Bros'un, Pitohui'nin bir hayli güçlü ve özgün sound’una yaklaşımı dikkat çekici, belirtmekte fayda var.

YAYIN

 
19. yüzyılın 2. yarısında yaşamış Amerikalı satirizm uzmanı Ambrose Pierce’ın başyapıtı Şeytanın Sözlüğü’nün genişletilmiş versiyonu Metis Yayıncılık’tan çıktı. Aslen 1911’de yayınlanan ve kökleri Bierce’in San Francisco’da News Letter gazetesindeki köşe yazılarına uzanan kitap, birtakım İngilizce sözcüklerin “aslında” ne anlama geldiklerini müthiş bir zekâ ve akıllı bir muhaliflikle birleştirerek tekrar anlatıyor. Günümüzde de halen geçerliliğini koruyan anlamlar, hayata yaklaşımınıza bir yenilik katacaktır.
 

FİLM

 
İngiltere ve orta sınıf hikâyeleri denince akla gelen isimdir Mike Leigh. 70’ini deviren yönetmenin yeni Mr. Turner’ı bu kez eskilere gidiyor ve 19. yüzyılın başlarında yaşamış ünlü İngiliz ressam J.M.W. Turner’ın hayatına odaklanıyor. Turner’ı oynayan ve Leigh’nin de has adamlarından Timothy Spall’a bu sene Cannes’da en iyi oyuncu ödülünü kazandıran yapım, bu egzantrik ressamın çok bağlı olduğu babasını kaybetmesi sonucu yaşadığı yıkımı ve hem halk hem de kraliyet tarafından sevilmesini irdeliyor. Mike Leigh önemli bir hazine ve gerçek İngiliz hikâyelerinin ustası. Spall’u seyretmek de ayrı bir zevk. Es geçmemeli.
 
Al Pacino’nun sorunlu bir geç dönem aktörlük hayatı olduğunu söylemeli. Özellikle 2000’lerde yeterince seçici olmadığı için eleştirebiliriz onu. 74 yaşındaki efsane aktör bu aralar iki tane benzer konulu filmde iyi işler çıkarıyor. Komedi ve animasyonlarıyla tanıdığımız Dan Fogelman’ın son çalışması Danny Collins’de çok satan ama o kadar da saygın olmayan bir kariyere sahip bir şarkıcı oynuyor Pacino. Zamanında John Lennon’dan aldığı bir mektuptan şimdi haberi oluyor ve hayatında yaptığı yanlışları gözden geçirmeye başlıyor. İçinde John Lennon geçiyorsa ilginç olabilir diyebiliriz. Ayrıca Annette Benning, Christopher Plummer gibi isimler de katkı veriyor filme. Barry Levinson imzalı The Humbling’de ise yine yaşlı ve dertli bir aktör rolünde görüyoruz Pacino’yu. Büyük hayranı genç bir lezbiyen olan Greta Gerwig ile bir ilişkiye başlıyor ve olaylar gelişiyor. Her iki film de anaakım Amerikan komedi-dramalarına yakın dursalar da bu büyük oyuncuyu bu yaşında hâlâ aktif, filmlerde görmek de bir şanstır.
 

DİZİ

 
Kısa, “limitli” seriler bu aralar pek moda. 2. sezonlarını alsalar da True Detective, Fargo bu kafayla yola çıkmıştı. Top of the Lake tek sezonluk kaldı. BBC’nin yeni yapımı The Missing de bu kafalardan bir yapım. 2006 Dünya Kupası sırasında Fransa’da kaybolan bir İngiliz çocuk ve onu 8 yıldır arayan ailesinin (babasının) hikâyesine odaklanan Harry ve Jack Williams imzalı dizi, çok yeni bir şeyler anlatmasa da gerçekçiliği ve iyi oyuncu kadrosuyla ilgi çekiyor. Küçük şehir Fransa’sını fona koyan The Missing’de Fransızca ve İngilizce’nin yerli yerinde kullanımı da takdiri hak ediyor. Jamie Nesbitt ve Frances O’Connor başrollerde gayet iyiler ama tabii ki dizinin ağır topu polis detektifi, İstanbul doğumlu Tcheky Karyo. 8 bölüm bize az gelecek gibi görünüyor ama tadında bırakmak da en iyisi olabiliyor bazen.
 

ALBÜM

 
8 yıl önce debütü Passing Stranger’ı yayınladığında Wolverhampton’lı Scott Matthews, o ana kadar duyduğumuz Jeff Buckley’e en yakın şeydi. Hem anaakıma pas atıyor hem de Biritish Folk ağırlığını gösteriyordu. Sesi güzel, gitarcılığı şahane idi. Albüm sesini çok duyuramasa da, gelecekte şöhret uzak değildi. Aradan geçen 8 yılda Matthews gene iyi albümler çıkardı ama hem prodüksiyon sorunları hem de ilk albümdeki kadar güçlü şarkılar barındırmayan albümleri iyi fakat sıradan hissettiriyordu. 4. ve yeni albümü Home (part 1) debütünün yarattığı beklentilere karşılık veren ilk albümü belki de. İstikrarlı bir prodüksiyon, iyi besteler ve Matthews’un ustalıkla kullandığı vokali Home’u ayrıcalıklı kılıyor. ‘70’lerin İngiliz folk’u, Nick Drake, John Martyn gibilerini de anımsatan albümde metronomun hep düşük kalması ise herkese uygun gelmeyebilir.
 
Radiohead, her ne kadar gelecek yıl bir albüm beklense de onlardan, son yıllarda hızını kesti ve elemanların farklı projelerine odaklanmaya başladık. Thom Yorke’u yakından izliyoruz zaten. Jonny Greenwood ise seviyesini akademik ortamlarda gösteriyor. Beklenmedik bir şekilde davulcu Philip Selway’in de 2 solo albümlük saygın bir solo kariyeri oluşmuş durumda. Yeni yayınladığı 2. albümü Weatherhouse, 2010’daki Familial’dan bariz bir ileri adım. Adem İlhan ve Bat for Lashes’a attığı destekten bildiğimiz Quinta’nın da katkılarıyla Radiohead’in sularından fazla uzaklaşmayan iyi bir deneme Weatherhouse. Selway’in çok güçlü bir vokal olmadığını düşününce müzikaliteye bakıyoruz ve orada da duyduklarımızdan memnun oluyoruz. Selway’den başyapıt beklemek mantıklı değil. Bu albüm görevini iyi yapıyor.
 
Bryan Ferry güzel yaşlanıyor. Hayır sadece görünüşüyle değil, müziğiyle de. Son yıllarda oldukça hareketli dönemler geçiren, Roxy Music’in efsane vokalisti, Roxy kayıtlarını 1920’ler caz usüllerine göre yorumladığı 2012 tarihli The Jazz Age’den sonra yeni yüzyılda yeni bestelerden oluşmuş ilk albümü Avonmore’u yayınladı. Johnny Marr, Marcus Miller, Flea, Todd Terje, Mark Knopfler, Nile Rodgers gibi büyük isimlerin katkılarıyla da bayağı iyi bir iş çıkarmış. Ferry’nin bu kadar çok iyi müzisyen ile çalışması ise onun kendi özgün sound’una hiç bozmuyor. 2010’daki Olympia’ya yakın, elit bir Ferry sound’u duyuyoruz gene. Seveni, sevmeyeni vardır. Ferry devam etsin.
 

KONSER

 
Ünlülerin (Arcade Fire, Pet Shop Boys, Grizzly Bear hatta Taylor Swift) aranjörü Owen Pallett 4 yıl önce gene bir Aralık günü ziyarete etmişti İstanbul’u. Bu sefer kolunun altında bu Mayıs’ta çıkardığı pek başarılı yeni solosu In Conflict ile geliyor. 35 yaşındaki Kanadalı, hem indie classic diyebileceğimiz tarzı, müzikal yeteneği ve elektronik tarzlara yakın sound’uyla günümüzün en önemli isimlerinden. Özellikle müzisyenler ve müzisyenlikle iştigal etmek isteyen gençler için görülmesi elzem. 19 Aralık, Cuma, 21:00 // Salon İKSV