​Avustralya’da Ne Oluyor? - 2


Tayfun Polat

Geçen sayı başladığımız Avustralyalı, yeni ve heyecan verici grupları tanıtma amaçlı yazı dizimize devam ediyoruz. Bu arada, Avustralya’dan son dönemde niye bu kadar çok iyi grup / müzisyen çıkıyor sorusuna da kısaca bir cevap verelim. Geçen sayı yayımladığımız yazı üzerine sevgili Anıl Sayan bir makale yolladı, avustralia.gov.au, yani Avustralya hükümeti resmi sitesinden bir makale. Makalede bizzat devletin bağımsız müzikle ne kadar ilgili olduğu ve desteklediğini görebiliyoruz. Ayrıca, Avustralya’nın resmi radyo-televizyonu ABC bünyesinde salt bağımsız müziğe ayrılmış bir radyo kanalı olduğunu da belirtelim. Hatta bu kanalın online bir alt markasında sadece herhangi bir albüm yayınlamamış gruplar çalınıyor ve dinleyici beğenilerine göre yarıştırılıyor. Burada müziği çok fazla yenilik içermediği için tanıtmayacağımız ama Avustralya’da çok sevilen Missy Higgins’ten, Jagwar Ma, Tame Impala, Chet Faker gibi isimlere kadar, hemen tüm müzisyenler bu radyo vasıtasıyla lokalden ulusala, oradan da dünyaya ulaşmışlar. Dolayısıyla, böyle bir destek ve motive edici unsurlar bolluğunda Avustralya’dan bunca iyi müzisyenin çıkıyor olmasına da hiç şaşırmamak gerekiyor.
 
Her neyse, çoook fazla grup var ilginizi çekebilecek, aklınızı alacak. Lakin yerimiz dar. Biz yine az bilindiğini ve müzikal olarak yeni önermeler, füzyonlar, denemeler içerisinde olduğunu düşündüğümüz Avustralyalıları tanıtmaya devam edelim.

 

Pond


Perth’li neo-saykodeliya grubu Pond, 2008’de kurulmuş ve özellikle son albümleri Hobo Rocket ile şöhretlerini katlamış bir beşli. Az bilinirlik süzgecimiz muhtemelen Pond için geçerli değil. Lakin eminiz adını hiç duymayanlar da vardır. Grubun müziğini aşağı yukarı aynı dönemlerde kurulan ve adını dünyaya ezberleten Tame Impala ile karşılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tame Impala ilk albümünü 2010’da yayınlamadan önce Pond iki albüm yayınlamıştı bile. Bu albümlerde müziklerinde space rock ve hatta bolca krautrock etkileri varken, muhtemelen Tame Impala’nın formülü ve başarısı üzerine son iki albümlerinde iyiden iyiye onların yörüngesine girmiş gözüküyorlar. Oysa TI’nın Innerspeaker’ıyla aynı yıl çıkan üçüncü albümleri Frond’u da dahil edersek, Psyechedelic Mango ve Corridors of Blissterday çok daha özgün ve heyecan verici önermelere sahip. Hobo Rocket de iyidir ama özellikle ilk üç albümünü önerelim. Tame Impala’dan çok Can’e benziyorlar bu albümlerde.
 

Courtney Barnett


Bu nüktedan hanım kızımızın 2010-11 arası garaj-grunge grubu Rapid Transit’te gitarist, 2011-13 arası da artık Melbourne’da yaşayan Dandy Warhol Brent DeBoer’in saykodelik country grubu Immigrant Union’da vokal ve slide gitar çaldığını söylersek müzikal bir fikir oluşur herhalde kafalarda. Bir taraftan da sololarını EP’ler halinde kendi firması Milk!’ten yayınlamaya başlıyor. Sonrası sadece solo kariyer artık. 2013 tarihli debütü the Double EP: A Sea of Split Peas’te yer alan “Avant Gardener” Pitchfork tarafından “En İyi Yeni Kayıt” seçilince de olayların gelişimi ivme kazanıyor. Komik, bağlantısız sözlerini ruhsuz bir biçimde söyleyen bir singer-songwriter Courtney Barnett. Müziği çok yeni değil, evet, ama tavrı tavlıyor. Bahsi geçen “Avant Gardener”i ve “History Eraser”ı önerelim. Neye benziyor? Mazzy Star.
 

Damn Terran


Malbourne’lü tavizsiz post-punk üçlüsü, pişmiş kelle gibi sırıtan sevimsiz sözlerin jilet gibi gitarlar ve tok basların bolca feedback ve distortion ile sunulduğu müzikleriyle daha çok Sonic Youth, Fugazi, Butthole Surfers gibi grunge öncesi Amerikan deneysel gruplarına selam çakıyor aslında. Tek albümleri 2013 tarihli Damn Terran. Haklarındaki “mutlaka canlı izlenilmesi gerek” yorumu en fazla karşılaşılan yorum. Gitarist Laclan Ewbank’in vokalini mi, hatun basçı Ali Edmonds’unkini mi tercih etmeli? Aslında ikisinin karşılıklı söyledikleri en iyileri. Misal, “Lost” ve “Rebels”. Neye benziyor? Yukarıdaki isimlere Nirvana’yı da ekleyin.
 

The Drones


Galiba Avustralya’dan son dönemde çıkan en iyi müzik bu. Özellikle geçen yıl çıkan son albümleri I See Seaweed. 1997’de Perth kurulmuş olmaları, aynı zamanda bu seride yer alan en eski grup olma ünvanını da onlara getiriyor. Solist ve frontman Gareth Liddiard, tüm saydığımız gruplar / müzisyenler arasında ağır Avustralya aksanıyla söyleyen de tek kişi. The Drones’un müziğinin tarifi çok zor. Alışılmış formların hepsini unutun. Kasabanın delisi bir hikâye anlatıyor ve hikâyenin soundtrack’i dinlediğimiz. Dinlerken gözümüzde canlanıyor her şey. Hatta sözleri çıkartsak bile dinliyoruz hikâyeyi. “I See Seaweed”i hararetle öneririz dinlemeniz için. Ama daha eskilerden “Güvertede oturmuş gölgemin esneyişini izliyorum” diyerek lafa giren “Shark Fin Blues” da olur. Neye benziyor? Bunların hepsi gibi ve aslında hiçbiri; Gavin Friday, Nick Cave, Tom Waits, Tindersticks.
 

Bushwalking


Herhalde Avustralyalı bir grubun seçeceği en iyi isimlerden biri. İki dünya güzeli kadın, Ela Stiles (bas, vokal), Nisa Venerosa (davul) ve Karl Schullin’den (gitar) oluşan Bushwalking’in müziğini, drone vokaller ile yeknesak davul-basın sürüklediği çatkı üzerine bazen sakin bazen adrenalini yüksek ve sürekli solo atan gürültülü gitarlar olarak özetleyebiliriz. Lakin belli bir türe alamayız. Çünkü her iki albümlerinde de grup her şarkıda farklı türlerin sularında yüzebiliyor. Ve bu sular kesinlikle berrak değil. Belirsizlik ve tekinsizlik Bushwalking’in verdiği en net hissiyat. İlk albüm First Time’dan krautrock’a kayan “Visual Jam Dougnut” ve No Enter’dan albümle aynı adı taşıyan “No Enter” ile “Neetneves Eno”yu öneririz. Neye benziyor? Çok zorlarsak Mazzy Star’ın post-punk yapamaya karar verişi diyebiliriz.
 

Sky Needle


The Drones’a en iyi olabilir dedik ama bana göre en iyisi, beni en çok heyecanlandıranı Sky Needle. Ama herkese gelmez yaptıkları müzik. Brisbane’li, genellikle 4 ama bazen 7 kişiye çıkabilen kolektif, unstruments dedikleri kendi icatları müzik aletleriyle bir hayli primitif bir müzik üretiyorlar. Kendi tabirleriyle yaptıkları müziğe de “hiç” demişler. Varın gelin siz düşünün nasıl bir müzik. “Türleri küçümsüyor ve kategorizasyonun yüzüne balgam olarak tükürüyorlar,” demişler Boston Hassle’da. Solist Sarah Byrne’ın taciz edebilen vokali maruz kaldığımız hipnotize edilme durumundan bizi zaman zaman uyandırsa da, artık ne olduğunu bilmediğimiz o üflemelinin ya da gerilip bırakılan lastiğin ya da çarpıp duran sesin peşinden geri dönüyoruz ayine. Canlı seyretmeyi ne çok isterdim. “Acid Perm”i, “Great Bore”u, “Two Way Solo”yu bir dinleseniz anlayacaksınız ne demek isteyip de diyemediğimi. Neye benziyor? Bildiğimiz hiçbir şeye.
 

A Lonely Crowd


Yine Melbourne’lü nev-i şahsına münhasır grubun müziğini tanımlamak için şunları sadece terim olarak akılda tutalım; deneysel, progresif. Trafikleriyle math-rock, sadece bir tür söyleme hakkımız varsa heavy-prog, Xen Havale’nin Kate Bush-vari (ses rengi değil de söyleyiş olarak) vokaline baksak Barok-Celtic rock, ilk albümde devreye giren flütlere, perküsyonlara dalsak deneysel folk... yani işin içine girdikçe çetrefilleşen, amalgamlaşan bir müzik A Lonely Crowd’ınki. 2011 tarihli User Hostile daha folklorik öğeler içeriyor. Bu yıl çıkan Transients ise daha köşeli, sert ve heavy-metal’e kadar genişleyen bir ses skalasına sahip. “Blur”ü ve ilk albümden “Mustard Brush Tango”yu önerelim. Neye Benziyor? King Crimson’la Battles’ı karıştırmayı deneyin. Ama bir cadı da vokal yapsın.
 

Sparkspitter


Adalaide’li math-rock üçlüsü, 2012’de kendi isimlerini taşıyan bir EP ile ortamlara hızlı bir giriş yaptı. Buldukları akılda kalıcı melodileri matematiksel bir kurgu ile üst üste döngüye soktukları müziklerinin ilerleyen bir yönü olacağının işaretleri bariz. Bu yıl çıkarttıkları “Vandalis” single’ını önerelim. Neye benziyor? Liars, SUUNS, Beak.
 

The Infants


Bir hayli yeni bir Melbourne’lü dörtlü, henüz 1 yıllık ömürleri var. Ancak bu yaz Low Rumble EP’sini çıkartarak radara takıldılar. ‘80’lerde filizlenen post-punk sahnesine bağlı kalacaklarını ve onun uyanışçı hislerini yakalayıp koruyacaklarını deklare ediyorlar. Kaldı ki müzikleri de bu deklarasyonu doğruluyor. Vokalist Blaise Adamson’ın sesi bazen The Slits’den Ari Up, bazen de Stereolab’den Laetitia Sadier gibi tınlıyor. “Apes” ve “Tosis”i bulup dinleyiniz. Neye benziyor? The Slits, Yeah Yeah Yeahs, Crime and the City Solution.
 

Doom Mountain


Avustralya’dan bir surf grubu çıkmasa tuhaf olurdu. Ama Doom Mountain’ın müziğini de The Beach Boys gibi düşünmeyin. Kıtadaki kendine mâl etme durumu, grubun surf-rock’ında da net bir şekilde görülüyor. ‘60’ların garaj gruplarını, misal MC5’ı düşünün. Öyle uzayıp giden gitarlar falan da yok, sürükleyecek ritmler de. Bu da Avustralya surf’ü. “Lonely Child”ı mutlaka dinleyin. Daha çok az kayıtları var ve hepsi soundcloud hesaplarından indirilebiliyor. Neye benziyor? MC5, The Sonics, The Monks gibi grupları dalgalandırın...
 
Aslında daha çok grup var ama yerimiz bitti. Kalanların da isimini analım. Henüz kaydedilmiş hiçbir çalışmaları olmamasına rağmen bütün eleştirmenlerce övülen ve Sky Needle’dan Sarah Byrne’ın da yer aldığı Screaming Match, öve öve bitirilemese de düz bir indie-rock’tan fazla bir önermesi olmayan Bloods, The Bloodpoets ve The Jungle Giants, başarılı neo-saykodeliya örneklerinden Contrast, goth-wave sevenlere Buzz Kull, müzikal tuhaflıklarıyla Sigue Sigue Sputnik’i andıran Primitive Calculators, 12 yıllık new-wave, post-punk kariyerlerine 7 yıl ara verdikten sonra 2009’da tekrar biraraya gelip müziklerine kattıkları elektronik unsurlarla başarılı bir indie-dance, hatta punk-dance grubuna dönüşen Underground Lovers ve Queens of the Stone Age, Black Motorcycle Club, Crosby, Stills, Nash and Young gibi alakasız gözüken grupları bir potada eritebilen enerjik müzikleriyle The Owls’dan da yerimiz olsa daha uzun bahsedebilirdik. Ama bizden bu kadar. İlgilisi için Avustralya şu an gayya kuyusu. Sizler de yepyeni isimler ve müzikler keşfedebilirsiniz. info@kargamecmua.org