Nazım Serhat Fırat

Suruç Günlükleri


Gökçe D. Balkan
14.10.2014, istanbul
geçer geçer. bu da geçer. ona geçince bakarız. onlar da geçer. onlar geçer sen bakarsın. baktığın için geçergeçer bunlar da geçer. bakmaya devam et sen, bak daha neler geçecek bakmaya devam et hiç yorma gücünü.
nasıl olsa geçergeçerbunlardageçer. memleketin her yanı tütüyor tehlikeli tehlikeli memleket. vatan. tatata tan. vatan yahut sintine. ne demek vatan? memleket? hiç bilmedim anca ezberledim. hiç hissetmedim de. allah gibi. allah gibi vatan. ezbere allah gibi ezbere. o yüzden izleyenim belki de. aslen bi “dava”m yok. dava başka bir şey. dava, uğruna ölebileceğin şey. dava bir inanç. bir inanç uzantısı. yok bende öyle ne inanç ne dava. geçirgen bi düzlemim, sadece gözlerim var. görüyorum. sonra gerisi geliyor zaten. yani bakmakla başlıyor her şey diyorum anladın mı? bakarsan görürsün. görünce gerisi gelir. bazen de gelmez. baka kalmakta kalırsan. bu da gelir bu da geçer o zaman. gözlerim de görmeye değil, ağlamaya yarar o zaman ancak.
 
17.10.2014, istanbul
mehmet ayvalıtaş (1993-2013) parkı
sonra suruç’a gitme kararı aldık. gitme kararını almış olmak bile biraz olsun gevşetti boğazımı. gideceğimiz gün (yarın gece) yaklaştıkça daha rahat uyum sağladım etrafımdaki karton dekora.
 
evet 31 mayıs 2013 bu ülkenin özellikle gençlerinin (tamam bi kısmının) kırılma noktasıdır. ben haziran 2013'ten sonra girdiğim o en gerçek depresyonu seviyorum. gerçeklikmiş aradığımız, herkese göre farklıymış gibi görünse de, gerçeklik hep saklanan ve gerçeklik hep arzulanan. yalancının teki de olsan.
 
yarın suruç’a yola, evet. kafam, ruhum karışık, olmaz mı? ölümü de düşündüm, düşünmedim değil. ama şimdi gördüğüm şey bu değil. her zamanki varoluşumun en berrak hali: yaşamak ve yaşatmak, yaşatarak yaşamak yani. tedavi ederek, el vererek, iterek kakarak. içinde bulunduğum, büyüdüğüm, süregeldiğim gerçekliği hep sorgular oldum, hep üzerine hayaller koyar oldum, hep ötesini görmeye, hayal etmeye iter oldum kendimi. gel işte, bulduğum gerçek kobanê'dir. onu her bir yandan sıkıştıran onca klişe, sıkıcı oyunun ortasında bir gerçekliği var. var ki gidiyorum. ki burlarda duramıyorum. durmasına durursun... da işlenmeyi bekleyen maden değilsin ya.
 
21.10 2014, suruç
yek / du / se / çar / penç / şeş / haft / heşt / neh / deh
sed - yüz / sor - kırmızı / kesk - yeşil / zer - sarı / baxe - bahçe / mala - ev / çi bu? - ne oldu? ne var? / rojbaş - günaydın, iyi günler / şevbaş - iyi akşamlar / çawa yi? - nasılsın? / spas, ez başım. tu çawa yi? - teşekkürler, ben iyiyim. sen nasılsın? / bugün - iro / dün - duh / bangeşe - propaganda / birçi - aç / şorba - çorba / nok - nohut / av - su / rakı - araq / re rehevale teye - yol yoldaşın
 
23.10.2014, suruç
ilk geldiğimiz gece muhtarın evinde kaldık. ertesi sabahtan itibaren her gün depoda çalışmaya başladım. çalışırken iyi. ikinci günün akşamı suphi nejat ağırnaslı çadırkenti’nin çocukları tarafından keşfedildim. ordan oraya koşuyoruz çığlık çığlığa. bir sürü insanla tanıştım. iyi ki de tanıştım.
 
her şey bi hafif gibiydi nispeten. sonra dün gece sınıra yakın olan basın tepesine gittik. (ertesi gün asker tarafından halka kapatılan tepe) savaşı dinledik az uzaktan. tuhaftı izlemek, dinlemek. tanımsız hissettim, yersiz. anlamsız. hem orda olmaktan dolayı hem de orda duyduğum şeyleri duyduğum anda. orda olurken.
 
pat güümm çata çata çata!
- “haa doçka doçka. bak saklandı şimdi DAİŞ”
orda tepeden durup savaşı dinliyor insanlar. ışık yakmadan, türk askerinin dikkatini çekmemek için sigara bile yakmadan (zira her fırsatta ateş açıyor, saldırıyor) ve duydukları seslere göre savaşın gidişatını tahmin etmeye çalışıyorlar.
 
sonra bugün 3 YPG’linin cenazesine gittim. suruç hastanesinden, suruç’un il sınırının dışındaki mezarlığa kadar yürüdük bir sürü insan, güneş ve rüzgârla, dümdüz kurak ovanın ortasından geçen dümdüz yoldan. sloganlar atıldı öfkeli ve ateşli. mezarlıkta kadınlar ağıt yaktı acılı ve kararlı. ağıtların arasında slogan da attılar şehit namırın diye. çok. çok fena acı. çok biliyorlar acıyı. çok içindeler hep. çok çekiyorlar acıları, üst üste. uzun zamanlardır.
 
sonra depoya döndüm içim çatlamış bir halde. yorgunluğu çöktü sonra onun. sonra deponun ordaki banklarda oturan arkadaşımın yanına oturup tütününden sardım. ailesi yezidi imiş. ta ki “en korkak” dedesi müslümanlığı kabul edene kadar. aileden 16 kişi gerilla, 20’si de cezaevinde. geçenlerde, resim bitirip sonra gerilla olan, 6 yıl gerilla olarak yaşayıp bayramda kobanê'ye gelip orda DAİŞ'in eline düşüp ölmüş olan kuzeninden bahsetti. kuzeninin iki gün boyunca kapalı olan telefonunu üçüncü gün arapça konuşan biri açmış. annesine “oğlunun cesedi elimizde, YPG’nin elindeki rehinelere karşılık size veririz,” demiş. tabii olmamış öyle bir şey. taziye çadırı kurulmuş, bir hafta boyunca kalmış çadır. mevlitler filan. bu dini vecibeler arkadaşımı kızdırmış. annesinin “demek oğlumun kaderi buymuş” demesi de… öyle kader mi olur dedim, “bence insanın tek kaderi coğrafyadır,” dedi. “ağrıma gidiyor,” dedi, “bugün de cenazedeyken çok kötü oldum, çok suçlu hissettim. şimdi buraya, depoya gelince biraz daha iyiyim... hiç param yoktu. 50 lira bende vardı, 50 lira da bi arkadaştan aldım, 100 liraya bi koli yapıp buraya gönderdim. arkadaşımın kıyafetlerini çalıp, kendi kıyafetlerimi toplayıp koliledim gönderdim. şimdi buraya bakınca kötü hissettim, bunca yardım burda böyle yığılı. ben buraya parasız, çantasız geldim.” sonra gülümseyip, omzuma pat pat yapıp beni yemeğe gönderdi.
 
26.10.2014, suruç
güneş batmadan maaser’e vardık. maaser, kobanê’nin doğu sınırına (mürşitpınar kapısına -bu arada mürşitpınar, kobanê’nin türkçesi. ha ve bu arada kobanê de demiryolu yapan bir alman firmasının adından geliyormuş. “bahn” kobahn, çaktın?) 1 km kadar mesafedeki sınır köyü. sınıra en yakın boşaltılmamış olan köy. insanlar gece gündüz nöbet tutuyor köyde, köyün etrafında. köye gireni çıkanı, arabaları kontrol ediyorlar ve kobanê’nin doğusu DAİŞ’in elinde olduğu için sınırdan içeri sızmaları engellemek / sızanı yakalamak için sürekli nöbet tutuyorlar. geceleri ateşler yakılıyor. burda her yer dümdüzlük, çoraklık. o yüzden soğuk geldi mi dümdüz geliyor, keserek. yakılan ateşlerin başında birikilerek savaş dinleniyor, sadece ses, kobanê gece simsiyeh. şarkılar söyleniyor, kürdistan, YPG, PKK marşları söyleniyor. şekerli çay içiliyor (kobanêliler çayı, 4-5 şekerle içiyorlar). kulaklar kobanê’de. çatışma ya da patlama sesleri gelince, seslerden balistik analiz yaparaktan kimin kime nerden saldırdığını tahmin eden amcalar burda birikiyor. bu amcalar balistik analizin ardından derhal çok ciddi savaş stratejistlerine dönüşüp bir toplantı alabiliyorlar halka açık. gece 2’lere 3’lere dek sürüyor bu. orada nöbet tutan, bekleyen neredeyse herkesin bir parçası, bir tanıdığı, birkaç kızı oğlu kobanê’de. kobanê’nin karanlığına dimdik bakıyorlar onları görebilecekmiş gibi. bu bekleyiş aslında gene rahatsız ediyor beni biraz. kobanêli olsam, hiçbir sebep aramadan sırf evime, savaşan arkadaşlarıma, akrabalarıma yakın olmak ihtiyacıyla sınıra dayanabilir, sürekli savaşı izliyor olabilirdim ama istanbul’dan gelmiş bir gökçe olarak gidip savaşmıyorsam belli bir mesafeden izliyor olmak turistik bir eylem gibi geliyor. öte yandan orda “olan”, orada kobanê’de savaşanları bekleyen insanlar için önemli benim orda olmam. belki de artık o kadar da yalnız olmadıklarını az da olsa hissettikleri için. direnişi yükselt. dayanışmayı yükselt. gece, insanlar evlerini açıyor insanlara. herkes her yerde uyuyor sabahın ilk ışıklarına kadar. havan toplarını, doçkaları, keleşleri dinleye dinleye. rojbaş!

1.11.2014, suruç
1 kasım dünya kobane günü
bugün dünyanın bayağı bi noktasından eylem haberleri ve fotoları gördüm twitter’dan takip edebildiğim kadarıyla. biz maaser’deydik sabahtan. başka köylerden maaser’e yürüdük. en son maaser’in meydanında toplanıldı, kobanê’ye doğru duruldu, pankartlar, bayraklar, flamalar, açıklamalar, sloganlar, uçurtmalar, bombalar.
 
polis, asker, özel harekat. burda 3’ü 1 arada içiliyor. ne burda ne istanbul’da elleşmediler bize. amed’i dağıtmışlar tabii, gözaltılar da varmış. bu arada bu 3'ü 1 aradalar çok acayip. suruç merkezde kobanê çadırkentinin yanındaki merkezlerinde duruyorlar. koca koca araçları, kiminin jöleli saçları, robokop kolları ve reyben gözlükleriyle her an her an fotoğraf veriyor gibiler. her an 5. sınıf bir holivud filmi sahnesi. öööle duruyolar. bakıyolar süzüyolar. bazen akreple takip ediyolar filan. ve suruç şehrinin ana ve ara sokaklarında, sabah öğlen akşam ve gece geziyorlar, hatta kol geziyorlar. akrepler, kirpiler, panzerler askeri kamyonlar, bi de camları filmli, renksiz plakasız, içi gözükmeyen polis otobüsleri var (bunların da DAİŞ’li taşıdığı söyleniyor) ve biz alışmışız buna. bazen geçiyorlar şehirden hayalet gibi. burdaki halk kediye köpeğe bu kadar alışık değil. (o konuya da gireceğim, unutturma) kronik OHAL’ler yani senin anlayacağın. çoluk, çocuk, eczane, hastane, soğan, nohut, panzer, kuşbaşı, isot, kirpi, ciğer, ekmek, TOMA, nar. suruç’un sembolü nar, kürtçesi pirsus.
 
neyse, maaser’deki ateş başlarından birine, geçen gece üç tane anne geldi. “ana” demeli belki de, sanki de. bu üç ana, van’dan birlikte geldikleri diğer onbir ana gibi “şehit anası”. van barış anneleri olarak gelmişler kobanê için. bu üç ana o gece nöbetteydi 9 ila 11 arası. sonra gelip bizim ateşin başına oturdular. altı tane vakur göz. gülmeye alışık, için için gülen gözleri ve dişleriyle machbeth’in cadıları gibi oturdular yanımıza. en baştaki bizimle konuşmaya başladı. ismi Axin, yani kod adı Axin. toprak demek. aynı zamanda “ah etmek”ten geliyor. sonra bizim de türkçe isimlerimizin değişmesi gerektiğine karar verip bizi yeniden isimlendirmeye başladılar. birimiz Agir (ateş) oldu, birimiz Jinar (can veren), öbürümüz Zinar (kaya) oldu. bana sordu, dedim “benim adım Sore”. “neden Sore?” dedi. dedim “depoda çalışırken bize yardım eden kobanêliler adımı bilmedikleri için sırtımdaki kırmızı hırkaya seslenerek adımı Sore koydular.” Fakat Axin bunu beğenmedi, dedi “o zaman adın Viyan Soran olsun. çok yetenekli bir kadın komutandı.” Sore’den Viyan Soran’a terfi ettim o gece. Axin, üç oğlunu da kaybetmiş HPG’de… buraların acılarını anlamak harcım değil çünkü acı hep var hep olmuş. hem en fenası, çocuğunun senden önce ölmesi, hem de parçalanarak, öldürülerek. ancak “özgürlük için, kurdistan için” diyerek avunuyorlar. acıyı biliyorlar ve bekliyorlar. ölümü de biliyorlar ve bekliyorlar. nesilden nesile. yeni değil ki. o yüzden bunca dayanışma, bunca kenetlenme. sadece cenazeye gelip sırtına iki patpat yapıp gitmiyor kimse. acı paylaşılıyor, yemek gibi, hane gibi, mutluluk gibi. her an her yerde birlikteler. kimseyi yalnız bırakmıyor kimse. ben bile günlerdir burdayım ve hâlâ her gün birileri “heval iyi misin, bi ihtiyacın var mı, kalacak yerin var mı?” diye soruyor on kere. bu dayanışma gezi’de ucundan kokladığımın aslı gibi. bu daynışma, sahip çıkma, bir savaş hali değil, olağanüstü bir hal değil, yaşam biçimi. böyle yaşıyorlar burda. ve o “şehit anneleri” acıyla büyüyor, büyüdükçe büyüyorlar, kaya gibi. sırf cenazelerde, taziyelerde ağlıyorlar, ağladıkça ağıt yakıyorlar, ağıt yaktıkça resmen kenetleniyorlar, ağlamadıkça ,durdukça büyüyor, güldükçe gülebildikçe sağlamlaşıyorlar. çocuğu, kardeşi ölen genç kadının acısını, çocuklarını, kardeşlerini defalarca gömmüş olan kadınlar dindiriyor. acının tesellisi başka bir acıyla oluyor.

cenazede ağıtlar yakılırken, mezarlar kazılırken arka tarafımızdan, kobanê’den bomba sesleri geliyor, dumanlar tütüyor, ambulanslar yaralılara ulaşmak için uçarak sınıra doğru gidiyor, devlet asla asla yardım etmiyor, sınırı geçip yaralıları almaya ambulans göndermiyor, hatta sınırı bile sınırlı zamanlarda sınırlı süreler için açıyor, o sırada biz depoda tozlar arasında gelen yardımları ayrıştırıyoruz, çadırkentlerde, suruç sokaklarında, köylerde her yerde çocuklar yaşamaya çalışıyor bağıra çağıra. her yer çocuk. en çok çocuk. yardımların kobanêliler’e ulaşması için arı kovanı gibi hareket halinde bir kısım insan. sınıra, savaşa bu kadar yakın ama mecburen bir o kadar uzak. içim dışım karışıyor sık sık…
 
7.11.2014, suruç
yirmiüçüncü gün.
evde oturuyoruz. sigara ve çay içiyoruz. bezgin floresanın beyaz ışığı, kocaman elektrikli sobanın turuncusu, serat’ın müzikleri ve ağırlaşmış sigara kokusu odada. 20 gündür depoda çalıştıktan sonra dün itibariyle bilgi-işleme geçtim. bir süre de orda çalışıcam. bilg’işlem, gelecek ve dağıtılacak tüm yardımların, ihtiyaçların trafiğinin koordine edildiği yer. olayın beyni yani. ihtiyaç listeleri buraya geliyor ve sisteme giriliyor, kobanêli ailelerin kayıtları tutuluyor, STK’larla temas burdan kuruluyor ve koordine ediliyor.
derin dedi ki az önce, o buraya geleli 52 gün olmuş. ben de farkında bile değildim 23 gün olduğunun. acayip. pazartesi günü derin’le eser gidiyor, ferat geliyor. birileri geliyor, gelen birileri kalıyor, birileri gidiyor, ben burdayım. her şey bir yana, bu da tuhaf. yani önceden hiç ait olmadığım ve aslında ait olmakla hiç alakası olmayan başka bir ilişki içinde olduğum suruç’ta sabite yakın durup etrafımdaki insanlarla birden ve direkt yakın ilişkiler kurup sonra onların gitmesini izlemek. normalde çok zorlandığım bir şey, biraz olsun ısındığım, alıştığım insanların tık diye gitmesi. zaten tık diye alışıyorum, tık diye seviyorum, tık diye gidiyorlar. bu bazen çökmek istiyor içime ama sonra bertaraf oluyor. (saat 01:30, epey şiddetli bi bomba atıldı, kapılar zangırdadı yine)
 
dün gündüz kader ortakkaya, tam kobanê’ye geçmişken türk askeri tarafından kafasından vurularak öldürüldü. cenazesi yarın istanbul’da. bugün boğadaki kader eylemine polis saldırdı. başka yerlerde de gözaltılar oldu kürdistan’da. operasyon. dalga dalga. bu vurulma büyük bir olay ama burası sessiz. basın ne yazacağını, nasıl yazacağını bilmiyor çünkü. bu haberin / olayın devamında ne olacağına karar verilmedi. o haberin etkisinin sorumluluğunu almıyor kimse. bir tuhaf dondu zaman... kader de daha savaşmaya başlamadan öldürülmüş oldu. aslında bir önceki gün maaser’e gelen sanatçıların sınırdaki barış eyleminin bir parçası olarak gündüz gözü kobanê’ye geçti 60 kişilk grup. eylem gibi geçtiler. yoksa normalde geceleri ve kimsenin bilmediği noktalardan yapılıyor kobanê’ye geçişler elbette. ve 60 kişi kobanê’ye geçtikten sonra ateş açtılar. yani kader kobanê’de öldürüldü, tam geçtiği anda. eylem yapan sanatçılara da saldırdı asker tabii. yaralılar var. bu tip bir şeyin tek etkisi, kürdistan’dan da batı’dan da savaşa katılımın daha da artması oluyor başka bir şey değil.
 
bugünse gene her günki gibi cenaze vardı. iki tane YPJ’li, ikisi de Perwin, ikisi de 20’lerinde. hem ağlayan hem gülen. hem düşen hem ayakta duran. şimdi suruç’a gömülenler tabutlarla gömülüyor. çünkü kobanê’ye geri götürülüp tekrar gömülecekler.
 
kobanê sokakları ceset dolu. her iki taraftan da. DAİŞ kobanê’ye 8000 kişiyle gelmiş ve bunun yarısını kaybetmiş. tabii sürekli eklenenler var. YPG 3000 kişiden 1000’ini kaybetmiş olsa, tabii eklenenler var. eklenenler, ölenler. gelenler, gidenler. 50 küsur günde 5000’i aşkın insan öldü kobanê'de. saçmalığın gerçekliğine vakıf mısın? bi de bu saçmalığa ordan burdan militer destek geliyor meliyor. destekleniyor yani. neyse...
 
14.11.2014, suruç
evin bahçesinde oturuyorum. saat 10:45. şimdi nohut yemeye çıkacağım. burda sabahları yenen soğuk nohut salatası gibi bişey var. adını hatırlamıyorum. nok işte. haşlanmış, soğumuş nohut, domates, soğan, maydonoz, isot, narekşisi. çok güzel. hem tutuyo da. eve gidince yapasın.
 
sana yusuf'tan bahsedeceğim. yusuf gitti. yusuf, deniz’in arkadaşı. yani ben onu öyle tanıdım. ankara’dan geldi. suruç’a bundan bi dört beş gün önce geldi, bizde kaldı iki gece. her gün, her gün noterde işi vardı. sonra öğrendim, her şeyini ona buna verip, üzerine bağlı ne varsa başkalarının üzerine geçirdiğini. ankara’daki hayatını terk ettiğini. yusuf’un gözlerinde, halinde tavrında çok tanıdık bir şeyler fark ettim. bi canım ısındı. gideceğini söylemeleri de hep bi ince ince. azar azar, hendik hendik, bazı bazı. biraz kırgın, biraz gözleriyle gülen, biraz dalga geçen ama ciddi… gitmesi, gidecek olması beni tuttu. içime oturdu gidip bir anda yok olacağı fikri. gözleri, burnu, gülüşü, bakışı kaldı gözümde. sonra maaser’e geldi. gitmeden görmem lazım deyiverdim kendime. bu gece maaser’deyim. ortalıkta az insan vardı bu gece, az ateş, az ses, bi tuhaf durgunluk, ölü toprağı. sonra geldiler kolkola, slogan ata ata ateşlerin oraya. YPG ateşliler. yusuf da onlarlaydı. gözleri farklıydı biraz daha. biraz daha kara. biraz daha sert ve net. yarım saat şarkılar söyleyip söylettiler ateşin başında insanlara. ölü toprağını üflediler kobanê’ye doğru. yusuf bi yok oldu. neden sonra gördüm onu cizre kantonu’nda, sırtında iki çanta, kafasında sarı… “gidiyorum ben Sore,” dedi. “dur nereye gidiyosun?” dedim. “gidiyorum,” dedi “eve… yatmaya.” gözleri gülümsedi gözüme. baktım yarı şaşkın, yarı üzgün, yarı ben de gülümsedim. dedi “arkadaşlara selam söyle. kendinize iyi bakın.” koştum sarıldım sıkı sıkı, kısacık. gitti. gözleri gitti. gülüşü gitti. gitti galiba, bildiğin gitti. onu tekrar görmek için aklıma gelen senaryoların hiçbiri olmasın gerçek. umarım görmem ama ölmez. umarım görürüm ama… çok keskin, kesik gibi gidişi. bana çok durduk yere, çok bir anda. nasıl anlatayım ki ben şimdi. şimdi adı ne acaba?
 
21.11.2014, suruç
otuzikinci gün
iki haftadır bilg’işlemde çalışıyorum. sürekli ve döngüsel bir kaos var. elbette hiçbir şey bitmiyor, akarak devam ediyor. gecenin 2’lerine kadar o odada minimum üç, maksimum beş kişi çalışıyoruz bilgisayarların başında, telefonda, büyük dosyaların içinde. hiçbir şeyin net bittiğini görmeyince insan faydalı olamadığını düşünüyor. bu da iki kat yorucu oluyor onca şeyin arasında. öyle değil gökçe, öyle değil. epey yıpratan, mala bağlatan bir iş ve ama önemli. bu kadar önemli bir işin neden bizim gibi tıfıllara (istanbullu gönüllüler) kaldığını anlamaya çalışmak biraz asap bozucu açıkçası. neyse... bu noktada insiyatif almak, birlikte çalışmak, gönüllü olduğunu unutmayıp memura bağlamamak, emir komuta zinciri oluşturmaya meyledenlere karşı direnmek, koyun olmaya da direnmek ve o dört duvar arasında gün boyu ne kadar saçma sapan insanlarla da muhatap olup dışardaki gerçekten kopsan bile neden burda olduğunu, yapıyor olduğun şeyi neden yapıyor olduğunu unutmamak lazım. yani ne kendini kaybedip gaza dönüşücen, ne iktidar alanlarına bulaşıcan, ne de asimile olucan. kafan ruhun direniyor elbet, direnmeli yani, epey yorucu senin anlayacağın. olsun. fakat gerçekten sabahtan gecenin bir vaktine kadar o mavi duvarların arasında takılı kalınca, bir süre sonra koptum gerçeklikten. hani ha öğrenci işlerinde çalışıyorum ha suruç’ta koordinasyondayım gibi bir algı oldu. son dört beş gündür burnumun dibindeki kobanê’de neler olduğunu bilmiyorum bile. her gün, her gün cenaze var, bizim haberimiz bile olmuyor filan.
 
bu sabah bilg’işleme gitmeden bi bir saat geçireyim dedim evde ve dışarıyı dinledim. yağmur başladı. bahçede yerlere yığılmış yapraklara isabet eden damlaları dinledim. ardından yer yer bağrışan çocuklar, onlara çığıran anneler, kaldırılan kepenkler ve uzaktan (ama epey yakındaymış gibi) gelen doçka, kalaşnikof ve havan topu sesleri. bi on dakika sürdü. doçkanın nefesli bir sesi var. esli yani. ateşledikten sonra yaylanıyor bir geri gidip ileri gelirken, nefes alır gibi. tatatatatatatatatatata / gümmmmmm phh / gümmmmmm phhh / … / .. / … / tatata / … / tatatatatatatatata / … / ….. / … / boummmmmmmmmmmmmmmm / … / .. / …. / .. / .. / tatatatatatata…. tata…... tatatatatat / gümmm phh gümmmmm phhh
 
dün gece saat 01:30’da bilg’işlemden eve dönüyorduk üç kişi. insanların kötü muamelesi yüzünden bir göz temasında dahi depar atarak kaçan sokak hayvanları o saatte çıkıyorlar ortaya. (çünkü kürdistan’da sokak hayvanlarına bildiğin kötü davranılıyor. kedilere taş atılıyor köpeklere sağlam tekmeler ve daha neler neler. siklerinde değil açıkçası. zevk için yapıyorlar. hayvanların insanlara yanaştığı yok ama yiyorlar dayağı. her gün her yerde ağlayan köpek sesleri duymak mümkün. korkunç yaraları olan köpeklerle de karşılaşmadım değil. uzun yollarda otobüslerin de çatır çatır hayvan ezdiğini, bu yüzden artık otobüse binmekten vazgeçmiş olan bir arkadaştan dinledim. bu anlamda kürdistan’dan nefret ettim. savaş olmasa tutmazdım kendimi ama bu zamanda burda hayvan haklarından söz etmek çok mümkün değil. ben gene de tartıştım birkaç insanla ama… yani sen ki ezilen halk kavramından bir siyaset kurmuş bir devrim planı yapmışsın. böyle yüksek bir duyarlılığın hayvanlara böyle davranması olanaksız. sana yapılanın alasını onlara yapıyorsun demektir.) işte biz de ortalarda dolanan sokak köpeklerine bulaştık. sevilmeye çok alışık değiller ya, seven bulunca coşuyorlar. üç oldular beş oldular on oldular, boş caddede birlikte oynaşa oynaşa koşturuyoruz. sonra bizi sahiplenenlerden birkaçı diğer birkaçına saldırarak hır çıkartmaya başladı. bomboş caddede epey bi gürültü oldu. tam o sırada meydanın orda sabit konuşlanmış olan polis ve özel harekat arabalarının yanından geçiyorduk. tam sokağa saptık ki iki tane akrep gelip sıkıştırdı. üç kişiye iki akrep ve içinden çıkan sekiz sivil. kimliklerimizi aldılar. köpeklerden biri de yanımızda oturdu. biz de ööle durduk. süzdüler de süzdüler. kot pantolon üzeri uzun namlulular. başlarındaki amir geldi yanımıza, nerden nereye gittiğimizi ve nereli olduğumuzu sordu. istanbul, izmir gibi cevaplar alınca da “hiç kürtlük yok mu?” diye bi şaşırdı “hiç?!?” beyazlığımız gözlerini ısıttı. sonra başladı: siyaset bilimi okumuş, doktormuş. çok atatürkçüymüş. biz çok güzel insanlarmışız, burda ne işimiz varmış. izmir’i ayrı severmiş. burdaki insanların hepsi, hem suruçlular hem suriyeliler atatürk’e, cumhuriyete düşmanmış (bi suriyelinin atatürkçü omasını neden bekliyorsa??) bizim buraya hümanist hislerle geldiğimizi anlıyormuş anlamasına, kendisi de hümanistmiş ama işler burda öyle yürümüyormuş. buraları bilmiyormuşuz, görecekmişiz ama ilerde. bizim gibi eğitimli, güzel insanlar akıllı olduğumuza göre anca anca yanlış eğitimle doğrudan saptırılmış, aklımız karıştırılmıştırmış. umarmış burda başımıza kötü birşey gelmezmiş. sonra kimliklerimizi verdiler “gökçe hanım? buyrun,” diyerekten.
kanları ısındı bize. hepsinin bi yüzü güldü. gittiler. köpekler de dağıldı tabii. sonra akreplerden biri bizi hafiften takip etti, sapaklardan birinde yanımızdan geçerek “brıp” diye bi de selam verdi bize. akrep selamladı bizi. rezalete gel.
işte beyazlık bu. atatürkçülüğün beyazı yüceltmesi bu. beyazi saygınlığı… diyecektim “sayın doktor, madem bu insanlar bu kaddar rezalet, siz burda n’apıyosunuz? gitsenize.” neyse.
 
22.11.2014, suruç
birkaç gündür depolar boşaldı. acil yardım çağrısı yapılmasına rağmen yardım gelmiyor. bir çadırkente iki gündür kahvaltı gitmiyor, depolarda kalanlardan ayarlayıp gönderdik bu sabah. kış geldiğinde o çadırkentlerdeki çadırlarda, inşaatlarda, ortalarda kalan kobanêliler ne olacaklar bilmiyorum. henüz hava soğumadı çok..
 
bir hafta sonraya bilet aldım. istanbul’a dönüyorum. yoruldum biraz. sonrasında beni çağırırlarsa geri döneceğim elbet. info@kargamecmua.org