Bisikletle İspanya'ya
Faruk Kaplan
2014 Nisan ayının başı. Her ay yaptığım gibi ailemle buluşup hasret gidermek için Kadıköy’deki evimden ayrılıp Maltepe’ye gelerek bir balıkçının önünde beklemeye koyuluyorum. Ailem geliyor; sarılıyoruz, mutlu bir şekilde mekâna girip siparişlerimizi veriyoruz. Girizgâh, hal hatır muhabbetlerinden sonra konuyu açıyorum:Ben: Bir karar aldım; önümüzdeki yaz bisikletle İspanya’ya gideceğim.
Babam: Bisikletini uçağa koymak sorun olmayacak mı?
Ben: Yok baba öyle değil, sürerek gideceğim.
Annemden, değil yazıyla, sesli olarak bile tasvirini yapamayacağım, “nasıl yani” anlamına gelen acı bir ses geliyor; ondan birkaç saniye sonra da nar gibi kızarmış balıklar…
O geceyi nasıl zehir ettiğimin, ailemle olan mücadelemin, bir ara sinirlenip, mekândan gitmek için kalkıp, bir sigara içtikten sonra geri döndüğümün, içlerini rahatlatmak adına hayatım boyunca kurmadığım olgunluktaki cümlelerimin, kararımdan vazgeçmeyeceğimi anladıklarından sonra babamın gecenin sonundaki sessizliğinin, annemin yarısı yerinde duran tabağın karşısındaki acı suratının ve kardeşimin “Abi sen manyak mısın?” bakışlarının detaylarına çok girmeyeceğim burada. Sadece şunu söyleyebilirim ki, tura başlamak için aşmak zorunda olduğum en büyük engelin özneleri olan bu insanlar, daha sonra en büyük destekçilerim oldular.
Ben Faruk Kaplan. 29 yaşındayım ve geçtiğimiz Haziran ayının başında başladığım serüveni tamamlayarak Türkiye’den İspanya – Madrid’e bisikletle ulaştım. Dağlar aştım, hastalanıp hastanede operasyon geçirdim, köpekler -ve de bir inek!- tarafından kovalandım, bol bol yağmur yedim, son derece sert rüzgârlara karşı sürdüm, lastikler patlattım, Pireneler’i tırmandım, ama hep devam ettim. 2.5 aylık bir süre sonunda 18 Ağustos 2014 tarihinde Madrid’e giriş yaparak emelimi gerçekleştirdim.
Başlangıçlar Zordur
Hani Üsküdar’da, kadrajında minibüs olan, üzerindeki su sebebiyle yolun denizle bir olmuş gibi gözüktüğü, Vali Mutlu’nun bile hakkında tweet attığı ünlü bir fotoğraf çekildi ya geçtiğimiz yaz. İşte o fotoğraf, turuma başladığım gün ben daha yoldayken ve Aleksandrapolis’e doğru ilerlerken çekildi. Üstelik o feci yağmurun İstanbul’a geleceğini biliyordum. Babamın en başta reddettiğim teklifini kabul etmiş ve beni arabayla Türkiye – Yunanistan sınırına götürmesine sesimi çıkartmamıştım. Zira hava durumu yağmurlu gösteriyordu ve ben vize başlangıç tarihim olan 2 Haziran’da sınırı geçmiş olmak istiyordum.

Sınır kapısına sadece 30 metre uzaklıkta arabayı park ettik. Bisikletimin çantalarını teker teker üzerine geçirdim ve içimi –korku demeyeyim ama– bir endişe kapladı. Zira beklediğimden çok daha ağırlaşmıştı bisikletim. Değil sürmek, elimle iterken bile zorluk çekiyordum. Ve bu durumu hemen yanımda bulunan aileme belli etmemem gerekiyordu.
Güle güle merasiminden sonra atladım bisikletimin üzerine ve sınırdan çıkış yaptım. 2010’da Selanik’den İstanbul’a otostop çekerek döndüğümde sınırdan geçerken duyduğum “Vay, bizim gençlerimiz de yapıyor muymuş böyle şeyleri...” minvalindeki yorumlarla muhatap olduktan sonra sınırımızı geçerek Yunanistan sınır kapısına doğru pedallamaya başladım. Önce köprünün başındaki bizim askerlere, sonra da köprünün sonundaki Yunan askerlerine selam verdikten sonra sınır kapısına ulaştım. Son derece bozuk bir Türkçe ile “Başarılar komşu” şeklinde iyi dileklerini ileten tombul ve sevimli Yunan kapı görevlisine pasaportumu damgalattım, Yunanca “Antio” (güle güle) diyerek onun iyi niyetine karşılık verdim, sınır kapısının bitiş noktası olan 70 metrelik mesafeyi pedalladım, bisikletimi durdurup kenara yasladım, tütünümü sarıp yaktım, etrafıma, bulutlu havaya, yanımdan geçip giden arabalara, yolumun üzerindeki bomboş tepelere bakıp derin bir nefes aldım: Artık turuma resmi olarak başlamıştım.
Anlatılmaz, Yaşanır
Bazı tanımlar klişedir. Ancak klişe olmalarının sebebi tasvir ettiği durumu son derece iyi karşılaması ve bu sebeple sık kullanılmalarındandır. Başlıktaki tanım da aynen böyledir.
Hava kapalı ve gri, hatta arada çiseliyor. Etrafımdaki yeşil ama çorak arazi de bu renklere uyum göstermiş ve son derece karamsar bir kompozisyon sunuyor ortaya. Ancak benim içim içimi yiyor. Bir yandan çoktan yapmaya başlamış olduğum bu işe -hâlâ- inanamıyor, bir yandan “Ben nasıl gideceğim o kadar yolu,” diye düşünüyor, ama bir yandan da toplam mesafenin büyüklüğü sebebiyle, bu işi başarmış olduğum takdirde elde edeceğim kişisel tatmini düşünüp kendimi motive ediyorum. Bu karışık duygular içerisinde devam ederek ilk molamı verdiğim ve ufacık bir köy olan Doriskos’a ulaşıyorum. Dışarıda masaların bulunduğu çay bahçesi gibi bir yere oturup, kahve siparişi veriyor, yanımda taşıdığım meyvelerimi tüketiyorum. Alt tarafı 20 küsür kilometre gitmeme rağmen canım çıkmış durumda. Kafa olarak değil ancak vücut olarak o kadar hazır değilim ki, hem bacaklarım ağrıyor, hem de normal nefes alıp verme hızına geçmem zaman alıyor. Yaklaşık 40 dakikalık bir moladan sonra tekrar yola koyuluyorum.

Normalde mola vermeden maksimum 2 saatte alacağım 45 km’lik yolu, bisikletimin ağırlığı ve vücudumun hamlığı yüzünden 4 saatte alıyor ve akşam saatlerinde Aleksandrapolis’e ulaşıyorum. İnternetten konaklayacak yer bulma imkânı sağlayan couchsurfing.org üzerinden iletişime geçtiğim Elektra ile buluşup evine geçiyoruz. Çok yorgunum. Kapıyı annesi açıyor ve ben daha “Hi,” diyemeden kendisi bana “Merhaba!” diyor. Kendi annesi eski bir İstanbullu olan bu Yunan kadın, bozuk da olsa son derece anlaşılabilir bir Türkçe ile benimle muhabbet etmeye başlıyor; gözlerinin içi gülüyor konuşurken. O kadar samimi bir ortam vardı ki, akrabalarımdan birinin evine gitsem kendimi ancak bu kadar rahat hissedebilirdim.
O gece yatağımda, daha sonraki günlerde azalacak olan, fakat o anda iliklerime kadar hissettiğim vücut ağrısından mazoşist bir zevk alıyordum. Vücudumun kendisini yenilemeye çalışırken bana verdiği hissiyat, emeklerimin bir nevi karşılığı benim için.
Sonraki günler kısmen daha rahat geçti. Orada bulunan ve birer kardeş kadar çok sevdiğim arkadaşlarım sebebiyle Selanik’i ilk uzun konaklayacağım nokta olarak belirlemiştim. Beni ağırlamaktan zevk alacaklarını bildiğim arkadaşlarımın bulunduğu bu tarz yerlerin varlığı (Selanik, Niş, Belgrad, Genova, Brignoles, Aix-en-Provence, Zaragoza) yolculuğum boyunca en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri oldu.
Her 20 – 25 km’de bir mola veriyor, yanımda taşıdığım meyve ve çerezleri tüketiyordum. Bol bol su içip, bacaklarıma masaj yapıyordum. Aleksandrapolis’den sonra Xanthi’de de couchsurfing’den Elena ve ailesi ağırladı beni. Bunun dışında bazen kamp alanlarında, bazen güvenli bulduğum parklarda kamp kuruyor, sabah uyanıp kendime geldikten sonra tekrar yola koyuluyordum.

Selanik’e vardığımda detaylarını belki ileriki sayılarda yazacağım bir sürpriz bekliyordu beni. Ülkemizde yapılması imkânsız olan ama her sene dünyanın birçok büyük kentinde düzenlenen ve Türkçe’ye Çıplak Bisiklet Turu olarak çevirebileceğimiz “Naked Bike Riding” organizasyonu Selanik’de düzenlenecekti. Tabii ki oradaydım…
Tam tahmin ettiğim gibi Selanik’de geçirdiğim zaman fiziksel ve mental olarak beni kendime getirdi. Bunda en büyük etken daha rahat koşullarda dinlenme şansına erişmem, kentin güzelliği ve bana sunduğu eğlence olanakları değil, oradaki arkadaşlarımın bana olan manevi destekleriydi. 3 gece konaklarım diye gittim, 5 gece kaldım.
Yolculuk sadece yeni yerler görmek değildir; oradaki insanlarla tanışmak, yemeklerini yemek, kültürlerini öğrenmek ve hatta öğrendiklerinizi kendi günlük yaşam alışkanlıklarınıza katmaktır. Ve tabii ki aynı şekilde onlara kendi bilgilerinizi vermek, sizdekileri kayıtsız ve koşulsuz paylaşmaktır. Bazen, en yakın dostlarımızla bile farkında olmadan aramızda bulunan çıkar ilişkisinin sıfıra yakınsadığı bu süreçten sonra yaşadığınız mutluluğun, hayata ve insanlığa karşı oluşan inancınızın tasviri hem sözel hem de yazısal olarak namümkündür: Yaşamadan bilemezsiniz; yaşamalısınız.
Önümüzdeki sayı devam edecek... farukkaplan@gmail.com