Toskana'nın en güzel bağbozumu: Lucca Film Festivali
Saffet Sözen
Lucca, İtalya’nın ortasında, Pisa-Floransa-Siena üçgeninde kalan bir Toskana şehri. Üzerinde bisikletlilerin gezdiği surlarıyla küçük bir lego-kent görünümünde. Roma kemerlerini aşarak gelen buz gibi kaynak suyunu içip (bir nevi şövalye hayratı) kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz, Ortaçağ’ın göz okşayan sarı tonlu mimarisi oluyor. Tarlada taze mısır kırıp bağlarda kalan son üzümleri toplamak gibi domestik beklentilere girmeden film festivaline geçelim.27 Eylül - 3 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen bu küçük çaplı mütevazı festivalin bu yıl büyük bir konuğu var; David Lynch. Zaten mevzu da bu. Yoksa an itibariyle Haydarpaşa Camii’nde su dolduruyor olmam gerekecekti. Bir hafta boyunca yönetmenin tüm uzun-kısa metraj filmleri gösterilecek, litografi, resim ve videoları sergilenecek. Film müzikleri konseri ve festivali açan Transandantal Meditasyon paneli de yan etkinlikler arasında. 150 kişilik salona tahminen 1500 kişi gelmiş. Kalabalık bir süre sonra kültür merkezinin avlusuna alındı. Söyleşi çoktan başlamış bile. Avluya bakan pencereye vantuz gibi yapışıp içeriyi görmeye çalışan insanlar arasında Denis’le tanıştım. 12 saattir pizza yemediğimi fark etmemle bu can sıkıcı bekleyiş sona erdi. Basın toplantısından bir bölüm: “Beatles Transandantal Meditasyon öğrenirken konuya ilgim sıfırdı. Keşke bununla zaman kaybetmeseler ve müzik yapmaya devam etseler diye düşünüyordum. Sonra bir yerlerde şu cümleyi duydum: ‘Mutluluk orda bir yerde değil, içimizde saklı.’ Kız kardeşim meditasyon yapmaya başlamıştı. Sesindeki değişimi hemen fark etmiştim. Mutlu ve kendine güvenen biri haline gelmişti. Tamam, işte bu dedim kendi kendime. 41 senedir bir gün bile aksatmadan meditasyon yapıyorum. Bu bir din değil, dinlere karşı bir şey de değil. Ringo Starr ve Paul McCartney’in David Lynch Vakfı’nın destekçisi olması hoş bir döngü oluşturdu.”
Akşam 15. yüzyıldan kalma San Francesco Kilisesi’nde konser var. Gün içinde uğrayayım dedim ve bir baktım konser başlamış bile.
Perdede Kyle MacLachlan, arkasında orkestra Mavi Kadife’den “Mysteries of Love” çalıyor. Nefesim kesilmiş şekilde bir perdeye bir kilisenin süslü tavanına bakarken Voltran’ı oluşturmuş, kolları iki yana açık güvenlik görevlisi yanıma gelip kulağıma bir şeyler fısıldadı. “Neden,” diyebildim sadece ne söylediğini anlamadan. Dışarı doğru yürürken kelimeleri sakince kafamda tekrar dizdim. “Şu an soundcheck yapılıyor ve müzisyenler içerde seyirci istemiyor.” Denis’le tekrar karşılaştık. Sabahki uzun bekleyişin ödülünü bir imzayla almış. Bana aslını değil de fotoğrafını gösterdi. (Böylesi ihtiyat ancak bir başak burcu insanında olur) Konser bedavaydı ama önceden davetiye almak gerekiyormuş. Türkçesi, davetiyelerin tamamı şehrin ileri gelenlerine dağıtılmış. Biz ileri gidemeyenler kilise meydanına kurulan dev ekrandan konseri izledik. Açılışı Lynch yaptı. “Buradaki müzisyenlerin hepsine teşekkür ederim. Arkadaşım Angelo’nun (Badalamenti) müziklerini umarım siz de benim kadar zevkle dinlersiniz.” Mavi Kadife, İkiz Tepeler ve Mullholand Drive’ın büyülü Badalamenti besteleri filmlerden görüntüler eşliğinde sırayla çalındı. Bol miktarda spritz , yıldızlı gökyüzü, çok sevdiğin film ve müzikler. Hepsi biraraya gelince, hiç uyanmak istemeyeceğin bir rüya alemine dalıyorsun.Ertesi gün daha da önemli. Sabah aynı kilisede David Lynch’in sinema dersi olacak. Gün ışımadan kalkıp sıraya girmek lazım. Sabah erkenden kiliseye yollandım. Görebildiğim kadarıyla Toskana bölgesinin en hasta ruhlu 10 Lynch fanı arasına girmişim. Ülkemi yurtdışında başarıyla temsil etmiş olmanın haklı gururunu yaşadım. Kısa sürede mahşeri bir kalabalık toplandı avluda. Tiplere baksan İkiz Tepeler 3 .Sezon seçmeleri yapılıyor dersin. Saatler sonra içeri girdiğimizde dışarda kalan daha yüzlerce insan vardı. David Lynch “Buon giorno,” diyerek seyirciyi selamladı. Vaaz verecek papaz gibi yerine oturdu ve ayin başladı. Yönetmenin kendi de filmleri gibi. Bir süre sonra ne anlattığına değil nasıl anlattığına odaklanıyorsun. Koluyla havada 30 derecelik yay çizip, parmaklarını yerde ters dönmüş böcek gibi hareket ettiriyor. Söylediği her şey, seçtiği her kelime pozitif çağrışımlarla yüklü. Tane tane, vurgulu, şiir gibi konuşuyor. İki lafın arasında sürekli dediği bir “soo beautiful” var ki insanın içi yaşama sevinciyle doluyor.

* Çocukken tek istediğim şey ressam olmaktı. Bir gün yaptığım resmin hareket ettiğini gördüm ve ondan gelen rüzgârın sesini işittim. Ardından yaptığım bir dakikalık stop-motion filmle sinemaya geçtim. Sinemayı, sesi de olan hareketli resimler olarak görüyorum. Film, ses ve görüntünün birlikte zaman içinde hareket etmesi. İhtiyacımız olan şey fikirler. Gerçekten tek ihtiyacımız olan şey bu.
* Ne profesyonellik ne para ne de film çektikten sonra ona ne olacağı. İlk gereken şey sizi peşinden sürükleyecek ve ona âşık olabileceğiniz bir düşünce. Bu düşünce sizinle konuşur. Ne yapmanız gerektiğini, film karakterlerini, onların nasıl konuşacağını ve hikâyeyle ilgili diğer tüm ayrıntıları söyler. Filmle ilgili her detayda yola çıkış noktanız olan düşünceye sadık kalın. Çekimler sırasında tamamen özgür bırakılmanız ve filmle ilgili son sözü sizin söylüyor olmanız gerekir. Yoksa film çekmenin ne anlamı var.
* Senaryo fikirlerin biraraya getirildiği metindir. Nasıl evin projesi evin kendi değilse senaryo da film değildir. Inland Empire için başlangıçta elimde senaryo yoktu. Aklımda bir düşünce vardı ve onu filme aldım. Sonra, birincisi ile hiç ilgisi olmayan başka bir sahne çektim. İlk ikisiyle ilgisiz üçüncü sahneyi çektikten sonradır tüm filme dair fikirlerin biraraya gelip senaryoyu oluşturması. Senaryo üzerinde çalışırken fikirler ve görüntüler parça parça oluşuyor ve sonra bir bütün haline geliyor.
* “David, madem kendini bu kadar mutlu hissediyorsun niye bu tür tablolar ve filmler yapıyorsun?” diye bana soruyorlar. Bazı fikirler var ki beni büyülüyor. Bunları eserlerime uygulamak ve bunu deneyimlemek beni çok mutlu ediyor. Sonuç olarak bu fikirler içinde yaşadığımız dünyadan geliyor ve bu dünya oldukça sevimsiz ve karanlık.
* Yıllarca dijitalin savunuculuğunu üstlendim. Web sayfası yaptım. Inland Empire’ı dijital kamerayla çektim. Ekipman daha hafif ve sette daha az insana ihtiyaç duyuluyor. Çok daha uzun süreli kesintisiz çekimler yapabiliyorsunuz. Post prodüksiyon aşamasında size büyük kolaylıklar sağlıyor. Görüntüler üzerinde istediğiniz oynamaları yapabiliyorsunuz. Öte yandan bu yakınlarda Fire Walk With Me’nin çıkarılmış sahneleri üzerinde çalışırken uzun bir aradan sonra filme alınmış görüntüler izledim. Sadece pelikül üstündeki görüntüler bu denli derin ve güzel olabilir diye düşündüm. Sonuçta her ikisi de birbirinden farklı araçlar ve elinizdeki projeye hangisi daha uygunsa ve daha iyi sonuç verecekse onu kullanmanız gerekir.
* Angelo benim kardeşim. Şu an gündemde değil ama onunla tekrar çalışmayı çok istiyorum.
* Angelo ile besteler üzerinde çalışırken amacımız onları önceden belirlenmiş bir sahnede kullanmak değil. Hatta müziğin hangi yöne doğru gideceği ve sonunda ortaya ne çıkacağını da belli değil. İyi haber şu ki her beste belli bir sahnede mutlaka işe yarıyor.
* Bu günlerde Neil Young’ın “Love and War” şarkısını dinliyorum. Çok güzel. Siz de mutlaka dinleyin.
* “Arkadaşınız ve oyuncunuz merhum Jack Nance hakkında ne söylersiniz?” sorusu üzerine: Jack çok özel bir insandı. Onunla Eraserhead’in çekimlerinde tanıştık ve hemen arkadaş olduk. Jack Nance’de çok iyi hikâyeler vardır. Bunları size araya uzun susuşlar ekleyerek ağır ağır anlatır. Üzücü olan şu ki birçok insan hikâyenin tamamını asla öğrenememiştir. (gülüşmeler) Hikâye tam sona erdi zannettiğiniz noktada aslında daha ilk çeyreği bitmiş olur. Eğer sabrınız varsa ve sonuna kadar dinlerseniz size harika şeyler anlatır. Bir tanesi şöyle: Jack çok küçük, belki üç yaşında filan. Annesi eline bozuk para verir. O da gider bununla dondurma almak ister. Yolda karşıdan karşıya geçerken büyük bir arabanın altında kalır ve defalarca takla atarak kaldırıma savrulur. Hemen hastaneye kaldırılır. Muayene sırasında doktor bir avucunun sıkılı olduğunu görür ve elini açıp bakar. Para hâlâ orda avucunun içinde duruyordur.
* Kafka’ya hayranım. Özellikle de Dönüşüm’e. Zamanında o kitabı baz alarak bir senaryo yazmıştım. Önümde iki yol vardı. Ya, çok az insanın izlemek isteyebileceği uçuk bir film yapacaktım ya da böceği ve kitabın geri kalanını gerçek anlamda filme uyarlayabileceğim büyük bütçeli bir film ortaya çıkacaktı. Sonuç olarak Dönüşüm’ü Kafka’nın o üstün yeteneğiyle başbaşa bırakmak en iyisi diye düşündüm ve onun kitap olarak kalmasını istedim.

* 2007’den beri Paris Idem stüdyosunda çalışıyorum. Yaklaşık 200 litograf yaptım. Bu stüdyoda Picasso, Matisse, Miro gibi sanatçılar çalışmış. Geçmişin büyüsü insana esin veriyor. Üstelik stüdyonun hemen yanında güzel krep ve kahve yapan bir kafe var.
Söyleşi bitti. Ardından imza alma telaşı başladı. O hengamede ben de elime ne geçirdiysem imzalattım. Ve akşam. Üç katlı muhteşem Cinema Moderno’da yönetmene dakikalar süren alkışlar ve büyük tezahüratlar eşliğinde Yaşam Boyu Başarı Ödülü verildi. Burada da kendisine İkiz Tepeler 3. sezon söylentisi soruldu. “Devam eden hikâyeleri seviyorum. Bir dünyayı sevmek ve derinlere daha derinlere dalabilmek. Her zaman bir ihtimal vardır. Bekleyip hep beraber görelim.” (Ekim ortası itibariyle tümünü Lynch’in kendi yöneteceği 9 bölümlük 3. sezonun 2016’da gösterime gireceği teyit edildi. “25 yıl sonra görüşürüz” kehaneti gerçek oluyor.)
Festivalin diğer bir bombası da ünlü Pasolini filmi Aziz Matyas’a Göre İncil’i sunmak üzere başrol oyuncusu Enrique Irazoqui ve Pasolini’nin birçok filminde oynayan yakın arkadaşı Ninetto Davoli’nin festivale davet edilmesiydi. Filmlerden hatırladığımız Ninetto, sürekli gülümseyen yüzüyle oradan oraya koşturan, Toto’nun yancısı küçük sevimli bir çocuktu. Aynı yüz ifadesi ve kırlaşmış saçlarıyla sinema salonunda görünce hemen yanına damladım ve heyecanla bir şeyler söyledim. Gösterimden sonra uzun uzun konuştular. Irazoqui, Filmekimi’nde de gösterilen Abel Ferrara filmi Pasolini’ye beş dakika dayanabilmiş. Filmde küçük bir rolü olan (kendi olarak değil ama) Ninetto, “Pasolini’nin hatırlanması güzel. Gerisinin çok bir önemi yok,” dedi ve yönetmenle ilgili tonlarca anısını anlattı.
Final: İkiz Tepeler 3. sezonun içindeyim. Uçar gibi alacakaranlık sahnelerin içinden geçiyorum. Bir yanda, yüzleri isli camın ardında insanlar, diğer yanda süzülerek üzerime doğru gelen hayaletler. Korku tünelinden geçer gibi geçtim aralarından. Yalnız, gariptir hiç korkmadım, hatta kamera arkasını gezdiriyorlarmış gibi hissettim. Sonunda karlı ve aydınlık bir bahçeye çıktım. Bir arkadaşım bisikletiyle karda bıraktığı izlere baka baka dönüp duruyordu. Uyandım, sırtım açık kalmış. saffetsozen@gmail.com