ideal bir vatandaştı Gazanfer Barut
Oğuzhan Oğuz
“aklın hüküm sürdüğü yerde, ideal bir şeyden söz edemezsiniz.”ideal-x! x bir değişken... Bu da işte, bütün beyin fırtınalarının kaçınılmaz sonu... Ehehe... Ehehe...
Bıyık altından gülüyorum sana, ey insanoğlu. Benim adım Gazanfer. Gazanfer Barut. Bu dönem Kimya derslerini birlikte işleyeceğiz. PV=nRT. / P: Preşşır yani basınç, V: Volüm yani hacim, n: mol sayısı yani gaz moleküllerinin sayısı, R: bir sabit, gaz sabiti ve T: temprıçır, yani sıcaklık... Bu tahtaya yazdığım harflere dikkat edin çocuklar. Bu harfler, zamanı geldiğinde hayatınızı alt üst edecek. Neden Gazanfer Barut? Neden? Kes sesini! Kes! Çünkü her şey böyle başladı.. Her şey, “baskılar bizi yıldıramaz” sloganını ilk haykırdığımda aklıma “preşşır yani basınç” sözlerinin gelmesiyle başladı. O gün Taksim meydanı’nda altı virgül sıfır iki çarpı on üzeri yirmiüç atom gözaltına alındı. Pek kimse hatırlamaz, öyle geniş çapta bir eylem değildi. Muhitimizin soylu ailelerinden soygazların ikinci çocuğu Neon’un bir lambanın içine hapsedilerek insanoğlunun insafına bırakılmasını protesto ediyorduk. Polisin rutine binmiş haletiruhiyesi yetmiyormuş gibi, o gün bir de başımıza minübüs şoförleri çıkmıştı. Ellerindeki levye, pala ve sopalarla devletin memuruna yardımcı oluyorlardı. Canımızı zor kurtardık. Şenlik dağıldıktan sonra, bir köşede soluklanırken o söze şöyle bir düzeltme getirdim. Preşşır, yani Polis! Bu yankı, ense kökümde patlayan jopun da katkılarıyla olacak ki, hiç değişmedi. Sonra bu mevzu bende Gazanfer Barut ile oynanabilecek bir oyun fikri uyandırdı ve bunu kendimce bir bulmaca haline getirdim. Bu fikrin arka planında şu vardı: Gazanfer Barut bu harflerle tahtaya konuşlandırdığı şeyin “ideal gaz denklemi” olduğunu belirtmişti. Zamanı geldiğinde hayatınızı alt üst edecek demişti. Demek ki bu boşa söylenmiş bir laf değildi. Demek ki bu denklemi hayatın getirdikleri ile tamamladığım zaman, bir simyacı olarak hayatımı alt üst edecek kodları tanımlamış olacaktım. Onlar beni alt etmeden ben onları alt edecektim ve bu da bana süpersonik bir hayatın kapılarını açacaktı. Bulmacanın tek bir kuralı vardı. Hayatımda gerçekten iz bırakan kesitlerden birer eşleştirme yapacaktım. Çünkü mevzunun başlangıcı öyleydi ve her şey gibi doğasına uygun ilerlemeliydi. Belki de ilk sefer bir işaretti. “Preşşır, yani Polis” cuk oturmuştu. İşte diğerleri de böyle kallavi karşılıklar bulmalıydı. O gece defterime bulmacanın tek kuralının tam altına gelecek şekilde şöyle bir not düşmüştüm: “Ebabil bir kuştur. Bu kurala uymayan Gazanfer Barut tam bir puşttur.” Gel zaman git zaman, olaylar gelişti. İşte darbe oldu, Maradona futbolu bıraktı filan derken mahallemizin güzide camilerinden birine Kuran kursuna yazdırıldım. İşte böyle, kutsal filan diye nitelendirilen bir şeyler öğreniyorum. Bir yandan da olan bitene anlam vermeye çalışıyorum. Çünkü bütün hafta birkaç yaşlı amcanın uğrak yeri olan bu güzide mekân, Cuma dedin mi böyle bir tür mahşer-i cümbüşe tanıklık ediyor. Etraf ana baba günü filan. İşte aşağı yukarı bu coğrafyada yaşayan herkes faninin bildiği o klasik tablo yaşanıyor. İmam efendi minbere çıkıyor, anlatıyor, sonra namazlar kılınıyor, kalabalık dağılıyor, cami yine tenha günlerine geri dönüyor filan. Sonra bir gün, yine böyle bir Cuma, imam vaaz veriyor. Şöyle bir cümle sarf etti: “Öyle oruçla, namazla filan hacı olunmaz. Bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır.
Alevi öldürenin mükafatı cennettir.” İmam bunu dedi. Namaz kılındı. Cuma dağıldı. İki gün sonra Maraş’ta altı virgül sıfır iki çarpı on üzeri yirmiüç atom hayatını kaybetti. Pek kimse hatırlamaz. Ölenler öyle devlet büyüğü filan değildi. Üç tarafı metallerle çevrili periyodik bir cetvelin sade atomlarıydı. Pazartesi oldu. Yeni bir hafta başladı. Bir daha hiç camiye gitmedim. Bütün hafta simyacılığımın haklı gururuyla “Gördün mü bak kimyacı Gazanfer Barut, yine yanıldın! V, volüm yani hacim değilmiş, volüm, yani vaazmış,” diye mırıldandım durdum. Gazanfer Barut bu, yılların kimyacısı... Hiç durur mu? Hemen “Ona bakarsan Hiroşima ve Nagazaki’ye uranyum ve plütonyum tipi bombalar atıldı. Çernobil’de nükleer reaktör patladı. Oldu olacak ‘n’ yerine de nükleer koy bari, Karadeniz’de radyasyona maruz kalıp kanserden ölen hemşerilerinin hatrı kalmasın,” diye cevabı yapıştırdı. Kimyacı Gazanfer Barut haklıydı. Yaşadığım coğrafyada gün geçmiyor ki hektar hektar orman sermayedarlara peşkeş çekilmesin. Gün geçmiyor ki bir gökdelen daha dikilmesin. Gün geçmiyor ki şantiyelerde yok pahasına çalışan işçiler ölmesin. Oldum olası her yer Rant! Rant! Rant! Rant! Madem öyle, bunu da yaz simyacı Gazanfer Barut! “R” düpedüz rant sabiti! Gaz sabiti değil... Rant sabiti! yaz. KES Sesini! Hadi R’yi rant değil gaz sabiti yerine koymanı geçtim. Her allahın günü kız çocuklarına, bebeklere hatta! bebeklere tecavüz edilen bir ülkede T’nin tecavüz değil de sıcaklık olduğunu nasıl iddaa edersin Gazanfer Barut! Hiç mi utanmadın bunu yazarken, hiç mi ar etmedin! KES SESİNİ. Tamam... Tamam Gazanfer Barut! Affediyorum seni. Madem ki hatanı kabul ettin. Madem ki denklemi Polis/Vaaz/Nükleer/Rant Sabiti/Tecavüz ile düzelttin, affediyorum. KES SESİNİ! KES SESİNİ! KES! KES! KES! Kimyacı Gazanfer Barut! Kimyacı Gazanfer Barut! Yetti be! Sen ne zannediyorsun Simyacı Gazanfer Barut? He? Ne zannediyorsun? Canını en çok yakan şeylerle ideal bir utanç denklemi yarattığında her şey düzelecek mi zannediyorsun. Polisin yerini para, politika, pedofili, petrol.. Vaazın yerini Vatikan, nükleeri Nazi kampları, tecavüzünkini tecrit, televizyon, trans cinayetleri almayacak mı zannediyorsun! Rant hep sabit Gazanfer Barut! Rant hep sabit! KES SESİNİ LANET OLASI! Evet! Evet! RANT HEP SABİT! YETER KES SESİNİ! Tamam sustum Gazanfer Barut... Artık utancı kavramak için ideal bir denklem tanımlamak yerine, gerçekleri görmenin yeterli olacağının farkındasındır umarım... KES SESİNİ ALLAHIN BELASI! KES! Elbette farkındayım... Anladım...Anladım ki utanç, idealize edilemeyecek tek gerçeği bu dünyanın...
Gazanfer Barut benim kimya öğretmenimdi. Sınıfa geldi. Günaydın bile demeden tahtaya dönüp canhıraş bir halde bir dünya şey karaladı. Bir yandan da sürekli bir şeyler mırıldanıyordu. Ses tonu, tahtadaki kaosa paralel olarak artıyordu. Sonra aniden durdu Gazanfer Barut. Sınıfa döndü. “Utanç, dünyanın idealize edilemeyecek tek gerçeğidir çocuklar,” deyip elindeki hasan iki salak osman dört (H2SO4) şişesini kafaya dikti ve yere yığıldı. Ben en ön sıradaydım. Her şey birbirine girmişti. O karmaşada tahtaya yazdıklarından ancak bu kadarını not edebildim. Aldığım notları sizinle paylaşmak istedim.
Biraz önce okuduklarınız, Gazanfer Barut’un ilk dersinde tahtaya yazıp anlattıklarıydı. Sadece paylaşmak istedim. Paylaşmak istedim çünkü.. çünkü ben o derste anlattıklarından hiç bir şey anlamadım. Belki anlayan birileri olur, sınavdan önce bana anlatır diye düşündüm. Çünkü önemliydi sanki. Yani önemliymiş gibi, sanki böyle sınavda kesin soracakmış gibi anlattı o gün Gazanfer Barut. Benim bir şekilde o derste anlattıklarını anlayıp, bu sınavı geçmem lazım. Geçmem lazım öyle değil mi? Geçemezsem, olmaz çünkü... Olmaz, öyle değil mi? oguzo@sabanciuniv.edu