İllüstrasyon: Melis Balcı

Muasır İnsan Muhasebesi


Ozan Durmaz
İnsanın en korktuğu an, kendinden korktuğu andır. Korkunun büyüklüğünün nedeni, kendi bilinci ve bedeni dışında gelişen, savaşılacak belirgin bir dış düşman bulunamamasıdır. Kendi içinde ve yarı bilinç dışı mevcudiyetiyle, ister istemez keşfi zor bir yerlerde tezahür eden bu düşmanın bulunması, bulunsa da tarifi, tam tarif edilebilse de karşısında durması oldukça zordur ve insan, en çok, sevdiğinden ayrıldığında korkar kendisinden.

Yalnızlıktan bağımsız olarak, kaybın derinliği ve acısıyla, kötüye çalan saatler insanın içinde çalmaya ve büyümeye başlar, sesleri çoğalır, insanın kalbinde ve zihninde çınlarlar. Böyle damalarının içinde hissedecek kadar birini sevdiğinde insan, onu hayatıyla bir kabul eder ve bunun mevcut varlığını içinden söküp atmakta oldukça zorlanır. Zorlandıkça, onurunu düşünmeden bir arayışa girer, bu içindeki sonsuz acının kaynağı nerededir, o şimdi ne yapmaktadır, bir şans daha mümkün olabilir mi? Sonra bir haber gelir, bir görüşme olur, acı bir ses duyulur… İnsan içindeki acıyı belaya çevirmiştir: Damarlarında yoksunluğunu çektiği kişi, şimdi bir başka damarın içindedir. İnsan, kendiyle giriştiği bu son çırpınış mücadelesinde, artık tek kafanın içinde yaşayan üç kişidir.

Gürültülü bir sinir, nefret ve kin dalgası, kişinin özünde kendine, varoluşta eski sevgilisine karşı bir saldırı olarak peyda olmaya hazırdır. Bunlar, son mermi kalana kadar sağa sola umutsuzca sıkılan kendini yitiriş saldırılarıdır ve son mermi kaldığında, çalıp duran saatlerin çığlığı kesilir, derinden, içsel bir gong çalınır ve muhasebe şu cümleyle başlar: “Şimdi ne yapıyorlardır acaba?”

İdeal muhasebe, cehennemden gelip, cehenneme dönecek insanın en karanlık muhasebesidir. Bu yeni başlayan iç hesaplaşma, insanın üşenmeden kendisine karşı girişebileceği savaşların en büyüğü, en cesaret gerektireni, en rezili ve en kusursuzudur. Kusursuzdur çünkü kendi yoksunluk kuyusundan, zihinsel ve anısal tırnaklarının sökülmesi pahasına başlattığı bu tırmanış, saatlerin sessizliği ve anın durmasıyla, kendi içinde tufanlar doğurmaya gebe bir cesarete dönüşmüştür. Korkarak çıktığı bu yol, bu kusursuz iğrençliğin görkemi, yer altındaki tüm ecinnileri şehvete getirir. Şehvet, pislikten bir mukaddes vaftiz olarak, bilinç ve mantık karşıtı bu iç muhasebenin kişisel, ahlak karşıtı bir isyanın toplumsal duruşudur ve tarihin etine yazılan en güzel dehşet mürekkebidir. Çığlık çığlığa direnen anıların eşiğinde bir insan, topluma ve hafızaya karşı çırılçıplak bir bakiredir. Yeryüzünün muhasebesine doğum kaydı böyle düşülür.

Terk edilmişlik üzerine bu karanlık muhasebeye girişen insan, terk edilmişliğin idealine doğru yeni bir düşünsel hayata doğurulmuştur. O, bu yeni hayatında, sevmiş olduğu insanla geçmişte yaptığı her şeyi, her anı kaydını, onun yeni hayatındaki varoluşuna tekrar tekrar giydirir. İsa marangoz, Muhammed çoban ve “yeni insan” da terzidir ve dikebildiği tek sökük de kendisine aittir. Terzi, şimdi yeni bir kumaşı eline almış gibi, kendi zihninin askılıklarında sevgilisiyle diktikleri geçmiş anıların hepsini, o adam ya da kadına giydirmektedir. Zihninde onları birbiriyle gezdiriyor, o adam ya da kadını mutlu düşlüyor, onlara birlikte olacakları güzel bir yemek ısmarlıyor, o kadın ya da adamın öpüşmesini, ağlamasını ya da sevişmesini seyrediyordur. Seviştiği tüm pozisyonları, yerleri, anıları, mutlulukları, bağırışları, hepsini, en küçük detayına kadar istemsizce aklının derinliklerinden çıkartarak bu “yeni kumaş”a nakış eder gibi işlemektedir çünkü vicdan sızısıyla kesilmiş her damar, her göbek bağı beyne akar.
Kendinin terzisi olarak insan, kendi söküğünü ancak karanlıkta kalmış içsel sesine kulak kabartıp, bu doğrusal – akılcı aydınlığa gözlerini kapatarak dikebilir.

Sevdiği kadının kalçasındaki gamzeye adamın elini koyar, sevdiği adamın kasıklarına kadının başını yaslar. Birbirlerine dudaklarını ısırttırır, aşkla birbirine bakıp ağlamalarını izler, kesilmiş yaralarından zihnine damlayan tüm kirli kandan bir damla kalmayıncaya kadar kendine ardıl tuzaklar kurarak ustaca saldırır. Artık başta korktuğu düşmanı gözünde küçülmüş, yok olmuştur çünkü sonuçta, düşmanının, yani kendisinin açıklarını bilen de elbette kendisidir.

İnsan, aklından kuşlar besleyen bir yaratıktır. Yaşadıkça aklındaki kuşları saatlerin içine koyar, kafesler. Zaman, kuşların kanadına yazılan anıları hapseden bir uzamdır. Saatlerin içine kapatılan kanatları yazılı kuşlar ise, insanın bilinç tutsaklığıdır.

Fetih, insan arzusunun köhne ahlakıdır. İşgal edilen içsel kuşlar, özgür arzuyu kısıtlar, oysa arzunun aydınlık kadar karanlığa da ihtiyacı vardır.

İnsan kendi açıklarını bilir, kuşları nasıl serbest bırakacağını bilir fakat cesaret edemez. Bu akıl ve mantık dolu kötü okuma, tüm ekonomi içi ve dışı kurallarca öğretilen, zincire vurulan ve gasp edilen çocuksuluğumuzdan başkası da değildir.

Acı başlı başına bir erdem olmayabilir fakat bir tahrik ve uyarma unsuru olarak kişinin tüm açtığı savaşları sonunda kendisine yöneltmesini sağlayacak bir yönlendirici ise, erdemleşir. Acı artar, döner dolaşır, sahibini bulur. Uyarılan birey cesaretlenir, akla, mantığa ve bilince karşı karanlığın içinde bir isyan doğurur. Çünkü tutsak edilemeyip, insandan koparılan, uzaklaştırılan, ahlakla yasaklanan, vicdanı hadım ederek insana kötü gösterilen tek boşluk karanlıktır.

Kendinin terzisi olarak insan, kendi söküğünü ancak karanlıkta kalmış içsel sesine kulak kabartıp, bu doğrusal – akılcı aydınlığa gözlerini kapatarak dikebilir.

Cennetin cehennem üzerine tahakkümü, gözle okunacak kitapların hepsinde yazılıdır ve bunu en öven kitaplar da en kutsal kitaplardır. Oysa cehennem, öteki dünyanın gözden çıkartılan yarısıdır. Karanlıkta kalıp acısını dinlemeyen insanın kurtuluşu mümkün değildir. İnsanı açacak, büyütecek ve yeniden doğuracak ideal, muasır insan muhasebesidir ve terk edilmişliğin kutsal acısı içinde bir bakire gibi boylu boyunca ve çırılçıplak uzanmaktadır. Kendisini öldürüp yenisiyle değiştirmek ve tekrar doğmak arzusundaki insan, isterse tüm korkularına karşı bir zaferi, çıkarttığı bütün savaşlarda yenilerek kazanabilir. Bu nedenle;

Eğer isterlerse…
Terziler, kuşları serbest bırakabilirler. ozan_durmaz@hotmail.com