Bu Sene İyi Doppelganger Yaptı!
Murat Kızılca
“Doppelganger” mevzusunu merkezine alarak anlatısını oluşturan, birbirinden ilginç üç film ile kısa aralıklarla karşılaşınca, ister istemez bunları biraraya toplayıp bir yazı konusu yapma fikri peyda oldu. İngiltere yapımı The Double, Kanada / İspanya ortak yapımı Enemy ve Japonya yapımı Bilocation isimli filmlerden bahsetmeye başlamadan önce şu garip kelimeye kısaca bir göz atalım.Aslı Doppelgänger olan Almanca kökenli kelime, Doppel (double, çift) ve Gänger (walker, yürüyen) kelimelerinin bileşiminden oluşuyor. Sözlüğü açıp baktığımızda; “birisine tıpatıp benzeyen kişi, şeytani ikiz ya da bir insanın kötücül tarafının cisimleşmiş hali, yaşayan birinin kötü emeller besleyen hayalet ikizi, bir canavarın ya da yaratığın genellikle bir insanı öldürdükten sonra onun suretine bürünmüş hali” gibi açıklamalarla karşılaşırız. Doppelganger anlam olarak çeşitlilik gösterse de özünde bir kötülük barındırır ve çoklukla kötülüğün habercisi olarak algılanır.
Richard Ayoade’nin yönetmenliğini yaptığı The Double, Dostoyevski’nin 1846 tarihli aynı isimli romanından uyarlama. Jesse Eisenberg’in canlandırdığı Simon James isimli karakter, sıkıcı ve boğucu atmosferi ile bir devlet dairesini andıran işyerinde memur olarak çalışmaktadır. İçine kapanık, utangaç ve asosyal gibi sıfatları hiç zorlanmadan üzerine yapıştırdığımız Simon’ın hayatı, kendisine ikizi kadar benzeyen ama tamamen zıt karakteristik özelliklere sahip (ve gene Eisenberg’in canlandırdığı) James Simon’ın aynı işyerinde işe başlamasıyla değişmeye başlar. İkili arasındaki ilişki ilk başlarda Simon açısından olumluymuş gibi gözükür fakat bir süre sonra James, Simon’ın hayatını ele geçirmeye başlar.
Ayoade, filmin geçtiği dünyayı tasarlarken, başta Kafka uyarlamaları olmak üzere, Terry Gilliam’ın Brazil’inden de çokça faydalanmış. Gilliam’ın o şaşaalı evrenini olabildiğince minimize ederek, kendi öyküsüne yakışan basitliğe indiren Ayoade, siyah beyaz seçimi ile de bu basitlik üzerindeki vurguyu arttırmış. Ayrıca Simon’ın karşı apartmanda yaşayan iş arkadaşı ile bir teleskop aracılığıyla, platonik seviyede geliştir(eme)diği aşk ilişkisi, Kieslowski’nin A Short Film About Love’ındaki Tomek’in dürbün destekli aşkıyla büyük benzerlikler içeriyor. The Double, esin kaynaklarından aldıklarıyla oluşturduğu sağlam temel üzerine kendi özgün evrenini inşa ediyor ve doppelganger aracılığıyla derdini anlatan ilgi çekici öyküsüyle bu senenin en dikkate değer filmlerinden biri olmayı hak ediyor.
İkinci filmimiz Enemy de Portekizli yazar Jose Saramago’nun 2002’de yayınlanan Nobel ödüllü The Double isimli romanından sinemaya uyarlanmış. Jake Gyllenhaal’ın oynadığı Adam Bell, Toronto’daki bir üniversitede tarih bölümünde ders veren bir profesördür. Belli başlı rutinlerin hâkim olduğu, sıradan denebilecek monoton bir hayat süren Adam, bir gün bir film kiralar ve hayatı değişir. Kiraladığı filmde kısa bir rolü bulunan bir aktör, tıpatıp Adam’a benzemektedir. O günden sonra kendini bu aktörü bulmaya adayan Adam’ın hayatı kökünden değişmek üzeredir. Polytechnique (2009) ve Incendies (2010) gibi filmler ile dikkat çeken Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, geçtiğimiz sene içerisinde iki film birden çekti. Hugh Jackman ve Jake Gyllenhaal’ın başrolleri paylaştığı, çocuk kaçırma ve işkence gibi hassas konular üzerine kurduğu ve tertemiz işçiliği ile öne çıkan polisiye / gerilim Prisoners ile genel seyirciyi kolayca tavlayan Villeneuve, asıl sürprizini Enemy ile yaptı. Spoiler vermeden Enemy’den bahsetmek çok zor. Ancak totaliter rejim, baskı, sansür, farkındalık ve koyun gibi güdülen kitleler gibi başlıkların ön plana çıktığı bir okumaya müsait Enemy’nin, gizem yaratma ve kafa karıştırma hususunda David Lynch filmleriyle yarışabileceğini söyleyebilirim. Eğer izlemediyseniz Enemy’yi mutlaka izleyin. Bitirir bitirmez tekrar izleme isteği uyandıran nadir filmlerden.
Gelelim Bilocation’a. Bir kişinin ya da objenin mucizevi bir şekilde aynı anda iki farklı yerde bulunması anlamına gelen Bilocation ile ilgili anlatılara tarih boyunca var olan birçok pagan ve semavi dinlere ait söylencelerde rastlamak mümkün. Haruka Hojo’nun aynı isimli romanından uyarlanan filmimizin yönetmeni Mari Asato, son yıllarda çektiği korku filmleri ile adını duyurmaya başladı. Filmografisindeki belli klişelere bel bağlamış, çemberi fazla zorlamayan işler göz önüne alındığında farklı bir yere konumlanan Bilocation, yönetmenin bundan sonraki projeleri için bir kırılma noktası olabilir. Ana karakterimiz Kirimura Shinobu, bir market alışverişi sırasında sahte para kullandığı şüphesiyle market sahiplerince alıkonulur. Olaya müdahil olan Takashi Kano isimli bir dedektif, Shinobu’yu yanına alarak ona Bilocation denilen varlıklardan bahseder. Görünüş itibariyle asıllarına birebir benzeyen bu varlıkların nereden ve niçin geldikleri bilinmemektedir. Asıllarının hayatta en değer verdiği şeylere saldıran Bilocation’lar, onların yerlerine geçmeye çalışmaktadır. Kano, Bilocation’lar ile mücadele etmek için biraraya gelen bir gruba üye olduğunu ve Shinobu’nun da, eğer hayatına rahatça devam etmek istiyorsa, o gruba katılması gerektiğini söyler. Bilocation, bir hayli ilgi çekici bir konuya sahip. Giriş bölümünde merak ve gizem duygusunu üst seviyede tutmayı başarıyor başarmasına ama olay örgüsüne yeni karakterler dahil oldukça ipin ucunu kaçırıyor ne yazık ki. Bol gedikli senaryosu en azılı dezavantajı. Fakat yine de düz bir korku filmi yapmaya soyunmuyor Asato, sınırları zorlayarak varoluş ve “alter ego” problemleri üzerinden hayatı ve aşkı sorgulamaya girişiyor. Ortaya çok iyi bir sonuç çıktığını söyleyemesek de bundan sonraki filmlerini takip etmemiz için yeterli sebepleri barındıran bir iş Bilocation. Bu arada filmde Japonya’da bir hayli popüler, genç kızların sevgilisi iki genç popçunun (Kento Senga ve Sho Takada) yer aldığını ve bu sebeple gayet sağlam bir gişe başarısı kazandığını da ekleyelim.
Doppelganger mevzusuna farklı açılardan yaklaşan bu üç filmin ortak noktası, insan doğası ve insanın içinde yaşadığı toplumla ilişkisi olarak gösterilebilir. Aynı noktadan hareket etmelerine rağmen, her bir film, doppelganger’ın yazının başında verilen sözlük tariflerinden farklı bir tanesini kullanıyor. Biçimsel farklılıklarını da göz önüne alırsak, seyir lezzeti açısından kesinlikle birbirini tekrar etmeyen bu üç film, art arda izlenerek gayet keyifli doppelganger muhabbetlerine yol açabilir. mkizilca@gmail.com