Görsel: Murat Mrt Seçkin

Dubnobasswith myheadman Ya da Senneyaptında beniböylesardın arkadaş


Murat Mrt Seçkin
En baştan başlayıp hızlıca ortaya geçelim. Karl Hyde ve Rick Smith önce Freur adı ile iki albüm çıkarır. Synth-pop ve new wave tarzındaki grup daha sonra Underworld’e dönüşür. Eski tarzlarına göre daha dansa yönelik bir ses tutturan grup halen şimdi bildiğimiz Underworld’den uzakta yolculuk etmektedir. Çıkarttıkları iki albüm özellikle Amerika ve Avusturalya’da çok ilgi gören ekip bir süre Eurytmics’in alt grubu olarak Amerika’da turneler.

Sonrasında Karl Hyde narsist kral Prince’in meşhur Paisley Park stüdyolarında takılmaya başlar. Underworld’ü dağıtmış olsalar da yanlarına ara ara Darren Smith’i de alarak çeşitli remiksler ve reklam müzikleri yaparlar. Bu dönem çalışmalarını Lemon Interrupt adı ile bulabilirsiniz.

Elektronik dans müziğinde adını yeni yeni duyuran Darren Smith’in varlığı Hyde ve Smith’i yeniden Underworld olarak biraraya getirir. Bu birleşme ile de dubnobasswithmyheadman isimli şaheser gelir ve grup için yepyeni bir hikâye başlar.


Dark & Long:


Sağlıksız ama açık bir kafa ile gezintiye başlamak için evden dışarıya ilk adımı atıyorum. Rüzgâr her ne kadar nefes kesermiş gibi suratıma suratıma vursa da ben yine “Nefes alamam,” diye atkıdan vazgeçmişim. Hafif yağmur, biraz gök gürültüsü. Şimşekli havada açık alanda yürüyen paratoner gibi yaşayıp gitmenin emniyetsiz, huzursuz tadı. Uzunca yürüyüp dayanamayacak hale geldiğimde kendimi bir otobüs durağına atıyorum. Biraz olsun rahatlar diye umut ediyorum. Bir yandan da istemiyorum. “Sadece keskin keskin tene değen yağmur damlaları, birazcık daha ılık olsaydı ne hoş olurdu,” diye düşünüyorum. Oldum olası sıcağı sevmedim ama aynı şekilde soğuk duş almaktan da hoşlanmadım. Yağmur ve rüzgâr o kadar hızlandı ki dikdörtgen durak, içi hava dolu bir kabarcık gibi kalakaldı sahil yolunun kenarında. Saçımdan süzülen, burnumun kenarını geçip dudağıma ulaşan su ile cebelleştim.

Baktım olacak gibi değil öpüştüm durdum.
Baktım olacak gibi değil çıktım duraktan, devam ettim yürümeye.


Mmm Skyscraper I Love You:


Aradan zaman geçti, ıslanarak yürüdüğüm o açık yollar çelik ve betonun semirmiş çocukları ile doldu. Tüm binalar çirkin değil tabii. Korkmak, hayret etmek ve yükselmek için de dev gibi binalara lüzum yok. Benim gibi yükseklik korkusu olan birisine yedi sekiz kat kâfidir. Ben de üst katında arkadaşımın kaldığı ve otomatiğe ihtiyaç duymadan kapısı açılan o binayı kestirdim gözüme. E tabii sarhoşluğum yüzünden bina sakinlerini rahatsız etmeden çıkmak için verdiğim çaba teras katında kendini yorgunluk ve kramp olarak ödüllendirildi. Binanın kenarından birazcık uzakta yere oturdum. Derdim aşağıyı görmek değil yukarıya bakmaktı. Sonra o tuhaf dürtü (hani şeytan dedikleri) içimi kapladı. “Kenara git, aşağıya bak, sark, bir şeyler at,” diyen o ses.

Yukarıya bakarken her şey ne kadar yavaş ise, aşağıyı incelerken daha da ağırlaştı...
Ağzıma yeni koyduğum sigara düştü...
Sonra hava kararmaya başladı.


Surfboy + Spoonman:


Baktım akşam oluyor, kimseye görünmeden sıvışayım dedim binadan. Daha tam güneş batmadan sahile ulaşmayı başardım. Sanırım daha önceden helikopter pisti olan alan, sanki terk edilmiş bir plajın iskelesi gibi önümde uzanıyor. Kıyıdan uzakta, denizin üstünde ama yapay da olsa ayakları yere basmanın verdiği güvenle en uca gidiyorum. Bizim buralarda okyanus olmadığından ve Marmara dediğin deniz de pek güven vermediğinden öyle tahtalı çocuklar göremezsin. Ama bolca martı dalgalı denizde yüzeye üşüşen ne olduğu belirsiz balıklar ile uğraşırken o çocuklardan daha sıkı figürler çıkarabiliyorlar. Pençeleri ve gagaları sesleniyor; “Benimle, makinem ile konuş”...

O beyaz ama kirli kanatlara dalarken arkadan meczuplar birliği geçiyor tek tek. Eskiden terk edilmiş binaların ve sahil yollarındaki künklerin ev sahibi onlardı. Her şehrin ve neredeyse her mahallenin bir tane kaşık adamı olmalı. O kaşık adam, ruhunu güzelleştirmek adına bedenine yaptığın harcamaların ne yaparsan yap içindeki boşluğu dolduramayacağını anlatır sana. Sesler, etiketler, yazı bantları gözünün önünden geçer.
“Sen sakin ol... dalgayı izle ara ara benimle...”


River Of Bass:


Aradaki bağlantıları hatırlamadan gözlerimi aralıyorum. Kaşık adamı bıraktığım platformda, dalgalar suratımı ıslatıyor. Miyop gözlerim suyun bulanıklığından kurtulana kadar uzanıyorum. Tüm iç ağrılarım azalsın diye felce uğratıyorum kendimi.



Tongue:


Kaşık adamı arkamda bırakıp yola devam ediyorum. Ara sokaklardan caddeye çıkıyorum. Caddeler neşeli ve yaşayan kalabalıklar olduğu sürece güzel, çekici ve sıcak. Burada arabalar neredeyse daha candan, daha duygu dolu. Umursamazlık bir hap olsaydı şimdi yüksek doza razı olurdum. Yabancı bir insanın rahatlığı ile yürümek, gezinmek isterdim tanıdığım sokaklarda. Her gün yeniden keşfetmek. Eğer neredeyse tüm şehir yaşayan ve düşünen etler mezbahasına dönüşmeseydi, rutin tapabileceğim tek yaratıcı olurdu.


Dirty Epic + Cowgirl:


Bir süre sonra ...
Kalabalık gittikçe umursanmaz hale geliyor. İnsan sinsilesi sadece sana çarpıp başka yere seken polenler gibi yanından akıp gidiyor. Etler yok olup giydikleri elbiseler, kullandıkları telefonlar, taktıkları takılar serbestçe geziniyor caddede. Görünmez adam gibi değil. Eşyaların vicdanına kalmış bir sokağın ortasında tek başına ilerlemeye çalışıyorum. Sanki o marka etiketleri, fiyat çıkartmaları, ürünler beni görmezken ya da görmemezlikten gelirken –rahatlığımdan olsa gerek- endişeli şekilde hareketlenmeye başlıyor. Telefonlar titriyor, takılar şıngırdıyor, elbiseler buruşuyor. Yürüdükçe büyüyen bir outlet misali çevremde doluşuyorlar. O çöp dağının ortasında kalan kraterde inatla yürümeye devam etmeye çalışıyorum.
Daha ne olduğunu anlamadan, bir duvar iken kocaman kubbeye dönüşüyorlar. Sesleri tek bir tiz sese dönüşürken içinden çıkmamam için sıkı sıkı birbirlerine kenetleniyorlar. Tetris gibi her satış bir başkasına kenetlenip kapatıyor önümü. Karanlık artıyor... sanırım bayılıyorum. muratmrtseckin@gmail.com