Kılavuzu Karga Olanın ...
Yayın
kargamecmua’ya uzunca süre yaptığı katkılarından, Giovanni Scognamillo ile beraber imza attığı
Vampir Manifestoları ile Scognamillo hakkında hazırladığı
Aşk ve Korku adlı kitaplardan ve Açık Radyo’daki “Karanlığın Çocukları” adlı radyo programından tanıdığımız
Aylin Ünal’ın ilk romanı
İstanbul’un Gizli Büyücüleri İthaki Yayınları’ndan çıktı. Fantastik türdeki roman, merkezine İstanbul’u ve Galata’yı alan bir kurguyla çıkıyor karşımıza. İstanbullu büyücülerle yapılmış görüşmelerin hikâyeleriyle karşılaştığımız kitapta, belgesel ve kurgu, araştırma ve hayal gücü iç içe geçiyor. Aylin’e edebi hayatında başarılar diliyor, şiddetle tavsiye ediyoruz.
Film
Dune’u hepimiz David Lynch’in külliyatından önemli bir yapım olarak biliyoruz. Peki ya 1970’lerin sonunda mecmuanın favori yönetmenlerinden Alejandro Jodorowsky çekmiş olsaydı. Salvador Dali, Orson Welles oynasa, 14 saat sürse, Peter Gabriel ve Pink Floyd müziklerini yapsa nasıl olurdu?
Frank Pavich’in belgeseli
Jodorowsky’s Dune, bu dönemi, bu çabayı konu alıyor. 1975-1982 arası Frank Herbert’ın kitabının film haklarını elinde bullunduran Jodorowsky, bu projeyi finansal nedenlerle gerçekleştiremeyince iş Lynch’e kalmıştı. Bu heyecan verici belgeselin yanında 85 yaşındaki Jodorowsky’nin 23 yıl aradan sonra çektiği ilk film olan otobiyografik
The Dance of Reality de geçen yıl prömiyerini yapmıştı. Ayrıca
El Topo’nun devamı niteliğindeki
Abel Cain’in de eli kulağında. Jodorowsky’e selamı çakıyor ve emekliliğe daha var diyoruz.
Dizi
Bu aralar televizyonda iyi komedi bulmak kolay değil. “Portlandia” tam gaz devam, uzun süredir de “Louie”yi bekliyoruz ama onun dışında “The Office”, “Seinfeld” ayarı sit-com dönemleri kapandı gibi.
“Episodes” birkaç sezondur bu açlığımızı biraz da olsa gideren bir yapım. İki İngiliz TV senaristinin başarılı dizilerinin Amerikan adaptasyonunda görev almaları ve Los Angeles’ın o bol köpekbalıklı televizyon dünyasına adapte olma sürecini konu alan “Episodes”da, “Friends” dizisinden tanıdığımız Matt LeBlanc’ın Larry David-vari şekilde kendini muazzam oynaması ve dizinin mantıklı “hızı”, şu dönemdeki en iyi komedilerden biri olmasını sağlıyor. Başrollerde özellikle Tamsin Greig ve Matt LeBlanc’ın çok iyi olduğunu söylemek lazım. Seyircisi bol olmadığından sürekli ha bitti, ha bitecek stresiyle yazılan senaryolardan bir öykü çıkarmayı başarabildiler. 4. sezonu da seneye geliyor. Yeni başlıyorsanız açın, arka arkaya takılın, iyi geliyor.
Albüm
2008’de onları uluslararası yıldız konumuna getiren
The Seldom Seen Kid’den beri
Elbow’un üzerinde çok baskı var. Grup Coldplay’lerin yoluna mı gidecek yoksa Radiohead gibi kendi markalarını mı yaratacaklar merak konusuydu. Buna önce
Build a Rocket Boys! gibi kariyerlerinin en zayıf ama bir yandan da en kişisel albümüyle cevap verdiler. Kötü müydü, hayır, ama o zamana kadar sürekli yükselen grafiklerini sabitleştiriyordu. 3 yıl aradan sonra ise
The Take Off and Landing of Everything ile geri geldiler.
The Seldom Seen Kid’in asıl devamı bu diyebiliriz. Vokalist ve söz yazarı Guy Garvey’nin New York maceraları ve uçak yolculukları ön planda bu albümde. Çok büyük bir kitleyi kucaklama amacında değil. Bu iyi bir şey ama ilk zamanlardan beri var olan Peter Gabriel etkisini daha şiddetli ve kendi özgünlüklerini ortaya çıkaracak adımları atmamış olduklarını görüyoruz. Elbow kesinlikle çok iyi bir grup; genç de değiller, daha çok cesaret dileyelim onlar için. Ha, bu arada ilk 45’lik “Fly Boy Blue / Lunette” harika tabii.
Elbow’un yükselme dönemini şu anda yaşayan bir grup da
Wild Beasts. İngiliz dörtlü, 3 yıl aradan sonra 4. albümleri
Present Tense’i yayınladılar ve zirvelerini yaptılar. Turne işlerine bir yıl ara verip, 2 albümdür birlikte çalıştıkları Richard Formby yerine önemli prodüksiyon insanları Lexxx ve Leo Abrahams ile beraber kotardıkları bu yeni yapıt onların şu ana kadarki en iyi çalışmaları. Daha köşeli, indie rock’tan synth’lere giden yolda daha ne yaptıklarını bilir tınlıyorlar. Zaten bu kadar güçlü iki vokale (Hayden Thorpe ve Tom Fleming) sahip ve melankoliyle belden aşağılığı(!) bu kadar rahat birleştiren başka bir grup da yok ortalıkta. Doğumundan beri takip ettiğimiz bir grubun başarısı bizi de mutlu ediyor. 2010’lu yıllara damgalarını vuruyorlar.
Real Estate’ten bahsederken en seviğimiz müzikal yorum tarzlarından birini yapmak lazım: Midlake ve Stone Roses tanışıyor. New Jersey’li grubun 3. albümü
Atlas pek yüksek kalite ve indie rock’ın Amerika’daki en başarılı örneklerinden biri. Hemşerileri Springsteen’in pozitif enerjisi de hissediliyor müziklerinde. Amerikalı bu tarz gruplar yarattıkları taşralı sound ile gerçek ve alçakgönüllü tınlıyorlar. Gitarların dozunda homojenleşmesi, pek istikrarlı vokallerle kendilerinin ve yılın en iyi albümlerinden birine imza attıkları rahatça söylenebilir... Philadelphia’lı Adam Granduciel’in tek kişilik diyebileceğimiz grubu
The War On Drugs da aynı tellerden başyaptını
Lost in the Dream adıyla yayınladı. Bolca reverb ve layer’larca gitar, Granduciel’in daha kendine güvenli vokali ile indie rock’ın bereketli senesinin baş aktörlerinden desek yanlış olmaz herhalde. Sevin bunları.
King Krule’den sonra yeni bir yetenekli ergen daha var ortamda. Oklahoma’lı 20 yaşındaki country’ci
Parker Millsap ilk albümü diyebileceğimiz
Parker Millsap ile güzel sürprize imza attı. Country bizim memlekette bazen tam anlaşılamasa da John Fullbright ve Millsap gibi gençlerin getirdiği yeni soluklar bu müziğin de doğru yerine yerleşmesinde büyük önem taşıyor. Yaşından çok daha büyük duyulan pek güçlü sesi ve neredeyse punk-vari basitlikle yaklaştığı enerjik şarkılar heyecanımızı körüklüyor. Ayrıca bassçısı Michael Rose da 1993’te Oklahoma’da en güzel bebek yarışması kazanmış!
Ayın krautrock menüsünde ise Köln’den bir ikili yer almakta. Alman müzisyenler Marcus Worgull and Danilo Plessow’un biraraya gelerek kurduğu
Vermont’un kendi adlarını taşıyan ilk albümü Jaki Leibezeit ve Dominik von Senger’in konuk sanatçı hüviyetinde katkılarıyla oldukça keyifli bir çalışma. Üstenci ve küstah olmayan eğlenceli bir Alman(!) çalışma arıyorsanız
Vermont’u atlamamalı. Led Zep’ten tanıdığımız ve son yıllarda Them Crooked Vultures, Seasick Steve gibi isimlerle takılmasını takdire şayan bulduğumuz John Paul Jones’un Norveçli ambientçi Deathprod (Helge Sten) ile kurduğu
Minibus Pimps’in yarı-doğaçlama, yarı-yazılı ve canlı kaydedilmiş şarkılardan oluşan
Cloud To Ground isimli albümü de gayet dikkat çekici. Tabii önce ambient sevenlere...
Konser
Philadelphia’nın son yıllardaki medar-ı iftiharı
Kurt Vile bu kez solo bir performansla İstanbul’da. 2013’teki harika albümü
Wakin’ On A Pretty Daze ile rüştünü ispatlayan şarkıcı / şarkıyazarını bu solo konseri gitar yeteneklerini de test edebilmek güzel bir fırsat olacak. Ayrıca müzisyenin geçen yılın sonlarında
It's a Big World Out There (And I Am Scared) adında gayet keyifli bir EP yayınladığını da söylemeli. Gayet istim üzerindeki böyle sanatçıları zamanında(!) memlekette görmek de her zaman keyif verici oluyor.
16 Nisan, Çarşamba, 21:30, Salon İKSV
Record Store Day – 19 Nisan 2014
“Dünya Plak Dükkânları Günü” 2007’den bu yana her yıl nisan ayının üçüncü cumartesi günü kutlanan özel bir gün. Hikâye Amerika’da sayıları 700 civarında olan bağımsız plak dükkânıyla başlıyor ve hemen akabinde İngiltere başta olmak üzere adım adım Avrupa’ya yayılıyor. Peki bu özel günde neler oluyor ? Hadisenin birkaç ana başlığı var. En mühim kısmı pek çok müzisyen ve grubun sadece bugüne özel RSD plakları yayınlamaları. Tahmin edebileceğiniz gibi bu plaklar sınırlı sayıda basılıyor, başka yerlerde bulunmayan özel kayıtları içeriyor ve öncelikle sadece bağımsız plak dükkânlarında satışa çıkıyor. RSD’nin bir diğer hedefi de müziği yapan sanatçılarla müzikseverleri biraraya getirmek; elbette bunun için de plak dükkânlarından daha cezbedici bir yer bulmak zor. Özetle o gün (bu yıl RSD 19 Nisan Cumartesi’ne denk geliyor!) pek çok bağımsız plak dükkânında birçok müzisyen minik performanslar sergiliyor, sevenleriyle buluşuyor ve bir anlamda müziğin coşkusunu beraberce kutluyorlar.
Memleketimizde sayısı bir elin parmaklarını geçmese de son zamanlarda sevinerek aralarına yenilerinin katıldığını memnuniyetle tespit ettiğimiz bağımsız plak dükkânlarından en yenisi olan Kontra Plak, geçen yıl bu konuda bir ilke imza atmış ve Galatasaray / Beyoğlu’ndaki adresinde İlhan Erşahin’den Mira’ya, Melis Danışmend’den Genç Osman ve Selen Gülün’e varıncaya dek pek çok müzisyeni ağırlamıştı. Bu yıl Kontra Plak’tan gelen haberler yine heyecan verici. İlk duyumlarımıza göre bu yılki etkinlik programının bir kısmı aynı güne denk gelen club2club festivali ile paylaşılmış. Bu çerçevede
Ah! Kosmos,
Dalt Wisney ve
Daire 2:General Gramofon günün yerli elektronik müzikteki isimleri. Bunun yanında
Boys from 123 (yani vokal Dilara Sakpınar’sız 123), Queen Tribute Band ve Yüksek Sadakat’ten tanıdığımız
Cingi, son dönemin hip hop cenahındaki en ses getiren ekibi roadside.picnic ve muhtemelen 2014’ün en çok konuşulan grubu olan
The Ringo Jets Kontra Plak’taki RSD performanslarının öne çıkan isimleri. Günün ilerleyen saatlerinde DJ performanslarıyla da (kulağımıza ilk çalınan isim
Barış K. hem de!) zenginleşecek programdaki yerinizi almak için şimdiden ajandanızda 19 nisanı boşa çıkarın diyoruz.
Tanıl Bora – Türkiye’nin Linç Rejimi – Birikim Yayınları
Tarihimiz olağanlaştırılmış linçler silsilesi. Linç kültürünün “rejim”e dönüştüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. Azınlıklar, Aleviler, komünistler, Kürtler… Linçleri besleyen tarih anlatısı milli eğitim tarafından meşrulaştırılıyor, resmi ağızlarca yaygınlaştırılıyor. Tanıl Bora,
Türkiye’nin Linç Rejimi’nde, bahanesi ve meşrulaştırma mekanizmaları hep hazır tutulan linç eylemlerinin analizini sunuyor. Son yıllardaki linç girişimlerinin inanılması zor dökümünü sunarak...
“Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir” sözlerinin altını çizerek... Kitabın bu üçüncü baskısında, 6-7 Eylül olayları, popüler linç söylemi ve “Gezi” eylemleri dönemindeki linçlerle ilgili ilave yazılar yer alıyor.