DRD4 (*)


Utkan Çınar
 
 
Adaletin bu mu dünya sorusunu dürüstçe bir şaşkınlık nidası olarak düşünürüm. Bir serzenişten öte, gerçekten merak ederek; yani “Bu mu?”
 
Genin bencilliği ve evrimin amaç gütmeyen kısa vadeli çözüm makinası olduğunu düşündüğümüzde o inanmak istediğimiz evrensel adalet duygusunun var olması çok zor geliyor kulağa. Ama tabii işin bir de sosyolojik evrim süreci var. İnsan artık bir sonraki öğününü düşünmek zorunda kalmadığından (akşama ne yesek?) ve kaplanlara yem olmayacağından emin olduğundan beri, bunu sağlayan “toplum olma süreci”nde kurallarını koymaya başladı. Bu kuralların hepsi o dönem için güvenliğini ve doymasını ve birarada kalmasını sağlayan kurallar oldu. Dünya Savaşı yaşamadığımız son 70 yılda da iyice gelişti bu kurallar. Avukatlık en geçer akçe işlerden biri oldu. Aynen evrimin uzun vadeli değil anlık işini gören değişimler yaratması gibi.
 
İnsanlık tarihinde görece çok az zamandır içinde bulunduğumuz Aydınlanma sürecinde evrensel eşitlik ve adalet duygusu ortaya çıktı. 1789’un tohumlarıyla günümüze gelen bir “ama”sız eşitlik. Emile Zola’nın Dreyfuss olayı üzerine 13 Ocak 1898’de L’Aurore gazetesine yazdığı “Suçluyorum” makalesi adalet önünde ayrımcılığa dayalı (burada anti-semitik) yargılamayı lanetleyen en önemli yazı ve özgür basının (ne kadar önemli şu yaşadığımız süreçte) kamuoyu fikrinde yaratabileceği soru işaretleri açısından ve de en önemlisi aydınların o toplumun adalet duygusunu sürekli o “ama”sız eşitliğe yaklaştırma çabasıyla ile ilgili en önemli olaylardan biriydi. 1920’lerde Amerika’da yaşanan, işlemedikleri bir suçtan göçmen ve radikal olmaları nedeniyle idam edilen Sacco ve Vanzetti olayı (**) da yarattığı etki açısından, ayrımcılığın günümüzdeki sözümona demokratik dünyada, özellikle Batılı toplumlarda, eşitlik ilkesine sirayet etmesini bir şekilde önleme refleksini yarattı. Ne kadar kızarsak kızalım Norveç’in yasalar önünde ayrımcılık yaratmamak adına Breivik’e 21 yıldan fazla ceza vermemesi de bunun çabası gibi geliyor bana. “Ama”sız eşitlik budur.
 
Gene işin özüne, evrime bakarsak... Günümüzde en çok uyum sağlayanın yaşamını sürdürmesi (hadi günümüzde yaşamını “iyi” sürdürmesi diyelim) hâlâ yürürlükte ama buna bir de “adil” veya “iyi kalpli” olanın yaşamını sürdürmesi olarak bakan bilim insanları da var. (Survival of the Kindest) Yani adil olanın çevresinde iyi bir insan olarak bilinmesi ve güvenilmesi böylece etraftan zarar görme olasılığının azalması. Bir şekilde bize yabancı tabii bu durum. Ama şöyle düşünürsek, yani adil olmayanların adil olmadıkları bilindiği sürece varlıklarını istedikleri şekilde sürdürmeleri her zaman tehlikede olacaktır. Sözümona demokratik sistemler ve kapitalizm bunun netliğini bozsa da kamuoyu algısında bunun oluşması önemlidir. Mesela ülkemizde çocukların ölmesinden daha çok yolsuzluğa tepki verilmesi buna çok sinir bozucu ama gerçek bir örnek. Ki bu da şu an ne kadar gerçek bilemiyoruz.
 
“Allah’ından bulsun” refleksi de var tabii. Bu kaderciliğin de mantıklı bir açıklaması var. Yaşadığımız dünyadaki görsel algı, gerçekleri son derece distorte etmekte. Bunun en yeteneklisi Amerika tabii ki. En basitinden Kennedy’nin öldürülmesi veya 9/11 sonrası Usame Bin Ladin’in gerçek cani olarak gösterilmesi ve daha sonra Bin Ladin evine girip yargısız yok edilmesi kimsenin sıkıntı duymayacağı bir halkla ilişkiler hamlesi. Ya da o ilk Körfez müdahalesindeki petrole bulanmış kuşun aslında başka bir dönemden, yerden bir görüntü olması örneği. Ama siz toplumun kafasındaki gerçeği yönetebilmeye başlayınca gene toplumun talep edeceği adaleti de kontrol etmiş oluyorsunuz. Evrensel adalet isteği de bundan sonra oluşuyor beynimizde. Yoksa öncesinde yaşanan savaşlar ve evrimin ilk zamanlardaki hayatta kalma çabaları çok daha “adil” tınlıyor ha?
 
Adalet, bir yanıyla kurallarla belirlenirken, eşitlik ilkesinin yürülüğe konmasıdır. Yasalar önünde eşit olmak. Dünya aydınlanma çağında bu fikri ortaya çıkarsa da kapitalizmin gemi azıya aldığı yakın geçmişte bu eşitlik ve dolayısıyla adalet duygusu sadece Şirket’in güdümünde ve azınlık aleyhine işlemekte. Ama en başta Şirketin güdümünde. Neo-liberalizm işine geldiği sürece ırk ayrımı yapmaz. Kapitalizmin adaleti de olmaz. Onun tek derdi alım gücüne sahip müşteridir. Eşitliği de istediği zaman bunun için ister. Zengin ve fakir arasındaki uçurum bu kadarken adalet sağlanmaz çünkü öyle ulu bir mekanizma yeryüzünde dediğim gibi maalesef yok. Allah’ın da geçekten sopası yok. Guantanamo da hâlâ açık. Türkiye’de yaşadığımız bunun daha ilkel versiyonu. Hâlâ liberalizm ve kapitalizmin kurallarını göre işlemediği (böyle bir şeyin temnnisinde değilim tabii), feodal yapının sindirilemediği bir “Survival of the Turk” kafasındayız. Hükümetin de muhalefetin de özünde “Devlet”le aynı noktada olduğu tek durum bu. Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol’un yüzleri bana bunu söylüyor.
 
Sonuçta adam öldürmek suçtur, şike yapmak, hırsızlık yapmak suçtur. Ayrımcılık yapmak, ekonomik adaletsizliğe göz yummak suçtur. Bunların hiçbirinin cezası ölüm değildir. Ama hepsi suçtur. İster mahkemelerce bu kararlar verilsin, ister verilmesin; toplum gözünde suç olmalılardır. “Ermeni Dölü” lafını söyleyebilmiş birinin cumhurbaşkanlığına eyvallah denmesi de hiç adil değildir. Yani kısaca “suçlamaya” devam etmeli. Eşitliği ve gerçeği kayıtsız şartsız talep etmeli. Julian Assange’a saygıyla, vijilanteler sadece çizgi romanlarda oluyor. Evirebileceğimiz sadece toplumdur.
 
(*) Dopamin D4 reseptörü. Adil olmayana karşı töleransı yönettiği düşünülen bir gen türü.
 
(**) “Suçlu olmadığım şeylerden ötürü çektiklerimi bir köpeğe veya yılana, en düşük ve şanssız yaratığa, hiçbirine dilemem. Ama kanımca suçlu olduğum şeylerden dolayı acı çektim. Bir radikal olduğum için, ki radikalim, çektim. İtalyan olduğum için, ki İtalyanım, çektim. Beni iki kere idam edebilecek olsanız ve tekrar doğabilsem 2 kere daha, yaptıklarımın hepsini gene yapardım.” / Bartolomeo Vanzetti
 
 
  khgv@hotmail.com