Adalet; Çoktan Küsüp Gitmiş Bir Kadın


Müge Ersan
 
 
“Çok da gözünde büyütmemek lazım böyle şeyleri,” diyordu komşuları Hakkı Bey. “Teraziymiş, kılıçmış falan; bunlar hep gösteriş. E, hanımsınız tabii, Adalet kızım, seversiniz siz de gösterişi.” Konuşulanlar o kadar birbirinin aynıydı ki; onları ilk defa dinleyen biri bile ses tonlarının giderek monotonlaştığının farkına varırdı. Aynı şeyleri duymaktan içi geçen Adalet artık duruma el koymak istiyordu. Adalet’in de başı kel değildi ki sonuçta gösteriş yapmasın, ama gözü kördü işte.
Duyu organlarından birinin eksikliği diğerlerinin çok daha kuvvetli çalışmasına neden olur derler ya, Adalet’te de tabii ki öyle olmuştu.
Sesler artık çığrından çıkmış haldeydi onun için. “Yeteeer!” diye bağırıverdi. Kendilerinden yüksek bir ses duyunca bir anda susan insanlar, bu isyanın ardındaki nedeni anlayabilmek için susmaya bir süre daha devam ettiler.
Adalet; güçlü bir giriş yaptığı konuşmasına belli ki devam edecekti. Ama öyle olmadı. Sadece “yeteer” demekle kaldı Adalet. Sonra da susup ona bakan gözlerin önünden hızla geçip gitti. Tabii ki herkes birbirine aynı soruyu sormaya başladı; “Nereye gidiyor?”.
 
Adalet’in nereye gittiği değildi aslında onların merak ettiği, neden gitmek için bu anı seçtiğiydi. Her şeyin artık hassas terazilerde gramı gramına ölçülebildiği, herkesin yanlış şıkkı soruyu görmeden seçebildiği, bir aracın daha A noktasından B noktasına varmadan C noktasına geçebildiği, Güney Afrika’da kanat çırpan bir kelebeğin kutuplardaki bir fok balığını tedirgin edebildiği bir dünyada, zaten Adalet’in çoktan kendi hâkimiyetini kurması gerekiyordu. Buna sadece insan değil tüm canlı mahlukatlar vakıftı. Ama onu gözlerinin önünde dururken bile görünmez hale getirmeyi de becerebilmişlerdi.
 
Evden çıkıp hızlı adımlarla ilerleyen Adalet, karşına ilk çıkan mini mahalle marketinden bir ekmek aldı. Market sahibinin o gün ilk defa gözlerine baktığını hissetti. Kördü Adalet, evet ama yüreği hiçbir zaman kör değildi. O gün onun yüzüne ilk defa bakan adam, o gün ilk defa para üstünü de en ufak kuruşuna kadar tam vermişti. Bunun da farkına varmıştı Adalet. Bu bir yandan hoşuna gitmişti, ama bir yandan da şimdiye kadar içinde olduğu düzenbazlığa üzülmüştü. Para üstünü ve ekmeği elinde sımsıkı tutarak yine hızlı adımlarla çıktı ve yürümeye devam etti.
 
Yolda onu tanıyan bir kaç kişinin ona şaşkınlıkla baktığını da hissetti Adalet, onu görünce şimdiye kadar onu görmezden geldiğine pişman olanların korkularını da. Ona seslenip nereye gittiğini sormaktan kendini alamayanlara ise ufak bir tebessümle, hava almaya çıktığını anlatmaya çalıştı.
Kimi zaman farkında olmadan yola çıktı. Yanından kornaya ısrarla basarak geçip önlerinden çekilmesini söyleyen araçlara da benzer bir tebessümle karşılık verdi.
 
Otoyolun bittiği, sadece araç seslerinin değil insan seslerinin uzaklaştığı, hatta nerdeyse hiç duyulmadığı, sadece arada bir yolunu kaybetmiş bir martının arkadaşlarını çağırmak için bağırmasının duyulduğu bir yere gelince durdu.
Martının sesini dinledi bir süre, ne tarafta olduğunu kestirmeye çalıştı ve elindeki ekmeği parçalara ayırıp sesin geldiği tarafa doğru bir yere koydu.
Martının bir türlü sesini duyuramadığı arkadaşları ise; o sırada Adalet’in çıktığı kalabalık evin çatısındaydılar. Adalet’in arkasını dönüp bakmadan çıktığı evdeki insanlar gibi onlar da aralarında bulunmayan diğerini hızlıca umursamaz hale gelmişlerdi. Evdekiler bilmem kaçıncı çaylarını içerken, muhabbetin tıkandığı noktalarda sitemle bahsettiler Adalet’ten; bir “ne olacak bu memleketin hali” edasıyla. “Canım ne var yani, terazinin ayarını biraz değiştirdiysek” diyenler mi ararsınız, “kılıcı da zaten adiymiş o yüzden adil olamıyordu” diyenler mi. Adaleti hayatında hiç görmemiş, hatta görmek istememişler bile katılır oldu muhabbete. “Herkese istediğini verirsen olmaz. Arsız olup ayaklanır sonra, senin de elindekini alırlar” gibi iddialı laflar da sıralanıyordu fütursuzca.
Ne zamanki ocaktaki çay bitti, insanlar da artık konuşmamaya, yavaş yavaş kalkıp evlerine gitmeye başladılar. Ama son noktayı tabii, en bilgin olarak gördükleri hoca efendi koyacaktı. “Adalet, mülkün temelidir, zaten biliyorsunuz,” dedi. Herkes derin bir oh çekti, rahatladı bu lafın üstüne.
 
Evdekilerin kendini çoktan unuttuğunun farkında olan Adalet ise; cebindeki mektubu hâlâ son kalan ekmek kırıntılarını yemekle uğraşan martının yanına, kendini ise; denize bıraktı.
 
Bedeni, mektubunda yazan vasiyetine uygun olarak, tek mülkü olan, evin bahçesindeki ağacın altına gömüldü. Belki o ağacın kökleri gibi yayılmak istemişti, belki de o ağaç büyüdükçe insanların artık onu görmezden gelemeyeceğini düşünmüştü. Belki de sadece çocukluğunun mutlu günlerini biriktirdiği için önemliydi o ağaç. 
 
Yıllar sonra, o ağaç sökülüp yeni evler yapıldı artık bahçe olmayan bahçeye. O evlerden birinde ne zaman televizyondaki haberlerde bir çocuk ölümü konu olsa, bir martının gelip pencerenin kenarına ekmek kırıntısı bıraktığına dair bir rivayet yayılır zamanla.
 

  muge.ersan@gmail.com